Ders Notları

Ene’nin “Ben”, “Ecdadımız”, “Milletimiz” ve “Biz İnsanlar”a Dönüşerek Yaratıcısına Meydan Okuması

Ene’nin “Ben”, “Ecdadımız”, “Milletimiz” ve “Biz İnsanlar”a Dönüşerek Yaratıcısına Meydan Okuması | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (23. 02. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene Risalesi Dersi”nde ilgili metnin okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Kur’an’ın ifadesiyle göklerin, yerin ve dağların korkup yüklenmekten kaçındıkları ‘emanet’in muhtelif vecihlerinden biri olarak açıklanan ‘ene’nin boyutlarının anlaşılması ve bunların hayatımıza yansıtılması istikametinde yine çok önemli tefekkürler paylaşıldı. Ben bunların tamamını ilgili kayda havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=dQ0mKxnn32o) aşağıdaki paragrafla ilgili olarak gündeme getirilen müzakerelere değinmek istiyorum:

“Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır, koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra, nevin enâniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i neviyeye istinat ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâlin evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra, kıyas-ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip Cenâb-ı Hakkın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder; gayet azîm bir şirke düşer, “inne’ş-şirke le zulmün azim” meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir; öyle de, “Kendime mâlikim” diyen adam, “Her şey kendine mâliktir” demeye ve îtikad etmeye mecburdur.” (Sözler, İstanbul 2020, s. 509).

Takdimci, ‘ene’ ile insana verilen sorumluluğun çok büyük olduğunu, doğru kullanıldığında Yaratıcıyı tanımaya vesile olduğunu ve insanı da ahsen-i takvime yani yaratılışındaki maksada en uygun hale ulaştırdığını, doğru kullanılmaması halinde yani insanın kendi gerçeği ile çelişmesi halinde hem Yaratıcısını tanımaktan uzak kalmasına yol açtığını hem de en yıkıcı hasarete düşmeye vesile olduğunu söyledi. Arkasından ilgili metni okuyarak bazı ifade ve terkiplerle ilgili olarak açıklamalar paylaştı. Metinde geçen “Ene’nin farazi bir hat” olduğuna dair şunları söyledi: “Daha önce geçtiği ve üzerinde konuşulduğu üzere, metin ene’nin farazi bir hat olduğunu söylüyor. Yani bir hat var, bir çizgi var, insan ‘Ben şuna sahibim, ben şunu yaparım, ben şunu bilirim, bende şu özellikler var’ vs. diyor; yahut kainata bakıyor, etrafına bakıyor, ‘şu şu özellikler var’ diyor. Oysa düşündüğünde kendisinin, kendindeki özelliklerin hiçbirisinin kaynağı olmadığını, olamayacağını anlıyor; ‘kainattaki özellikler de onları yaratan ve dolayısıyla kainatın sahibi olan kim ise Ona ait olmalıdır’ sonucuna ulaşıyor. Metin diyor ki, insan ‘Ben şunu yaparım, ben şuna sahibim…’ dediğinde bunlar farazidir, bu sahiplik iddialarının bir gerçekliği yoktur. Elbette bu, biz sahte bir iş yapıyoruz anlamında değildir. Bu iddiaların gerçekliği yok, öyle zannediyoruz demektir. Evet, bu özellikler bende var ama sahibi ben değilim. Tabiri caizse-, ben kiracıyım, kullanıcısıyım. Bana ait değil bunlar. Bana verilmiş aletlerdir. Kısacası metindeki ‘farazi’ tabirinden ben bunu anlıyorum. İnsan böyle bir zan ile kendisine kullanılmak üzere emanet edilen özellikleri kullanarak dünya hayatını sürdürebilir. Değilse, dünyadaki yaratılış şartlarına göre hiçbir teşebbüste bulunamazdı.”

Hemen bir-iki cümleyle söylemek gerekirse ‘nev’in enaniyeti’ demek ‘Biz insanlar şunları yaptık, şunları başardık’ gibi cümlelerle ifade edilen şişinmelerdir. Sanki bu bir nevi, -tabir caizse- ‘insan ırkçılığı’dır. İnsan kendi dairesinde yaptıklarını, kendine ait sandığı şeyleri kendine mal ederse ve diğer insanların da ayni şekilde bir anlayışla yaptıklarından dolayı övündüklerini düşünerek ‘Biz insanlar şöyle başarıya ulaştık’ iddiasıyla insanlık ölçeğinde bu tutum nev’in enaniyetine döner, diye anlaşılıyor.

Takdimci yine metinde geçen “nev’in enaniyeti” tabiriyle ilgili olarak da şunları kaydetti: “Hemen bir-iki cümleyle söylemek gerekirse ‘nev’in enaniyeti’ demek ‘Biz insanlar şunları yaptık, şunları başardık’ gibi cümlelerle ifade edilen şişinmelerdir. Sanki bu bir nevi, -tabir caizse- ‘insan ırkçılığı’dır. İnsan kendi dairesinde yaptıklarını, kendine ait sandığı şeyleri kendine mal ederse ve diğer insanların da ayni şekilde bir anlayışla yaptıklarından dolayı övündüklerini düşünerek ‘Biz insanlar şöyle başarıya ulaştık’ iddiasıyla insanlık ölçeğinde bu tutum nev’in enaniyetine döner, diye anlaşılıyor.” Ardından şöyle devam etti: “Metinde, ‘kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi hatta her şeyi kendine kıyas edip Cenab-ı Hakkın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder, gayet azim bir şirke düşer…’ deniyor. Buradaki ‘kıyas-ı binnefs’ insanın kendisine benzetmesi, kendisine kıyaslamasıdır. Mesela, insan ene’yi doğru kullanmaz da ‘Ben kendim varım, bir şekilde var olmuşum, yaptıklarımı kendim yapıyorum, bu benim başarımdır’ derse, aynı bakış açısıyla, mesela bir bitkiyi gördüğünde, ‘şu bitki de bir şekilde var olmuş, suret sahibi olmuş, renk sahibi olmuş… bunlar da bu bitkinin başarısıdır’ diyerek hüküm verir, onu da kendine veya ‘şu veya bu araçlar vasıtasıyla böyle bir sonuca ulaştılar’ diyerek araçları etken faktör olarak görür. Kendisinin ve o araçların yaratılmaya muhtaç olduklarını, onların yaratılışlarında yansıyan özelliklerin gerçek sahibinin kendileri olduğunu düşünür. Yaratılışlarında kendilerine kullanmaları için verilen özelliklerin gerçek sahipleri olduğunu iddia eder, bunların birer emanet olduklarını inkar eder. Yahut bir hayvan gördüğünde, söz gelimi, bir kediye baktığında, ‘Şu kedi ve kedide gördüğüm bütün özellikler kedinin kendisinden yahut annesinden yahut çevresindendir…’ diyerek aynı hükmü tekrarlar. Şirke düşer. Yani Allah’ı inkar etmese bile Yaratıcıya ait özellikleri yaratıkların kendisine verdiği için ona ortak kılmış olur. Şirk, ayetin ifadesiyle (31: 13) en büyük zulümdür. Neden en büyük zulümdür? Çünkü hiçbir varlığın ne kendisi ve ne de o varlıkta görünen hiçbir özellik kendinden olmadığı halde, -o kişi kainatı yaratan Allah’a inandığını söylediği halde varlıkları yahut varlıkların özelliklerini kendilerine veya sebeplere atfetmek gibi bir anlayışla varlıklar sayısınca, varlıklardaki özellikler sayısınca haksızlık yapmış oluyor. Şirk, bu bağlamda, mesela, kedinin var oluşunu anne kediye veya kedideki özellikleri kedinin kendisine atfetmenin adıdır.”

Metnin devamında, Yaratıcının malını sebeplere veya varlıkların kendilerine atfederek taksim eden kimselerin hali, devlet malından kırk lira çalan bir kimsenin haline benzetiliyor. Böyle bir kimsenin diğer arkadaşlarının birkaç lira almasını kabul ile hazmedebileceği belirtiliyor. Takdimci -küçük tasarruflarla- şunu söyledi. “Diyelim ki ofiste çalışan bir kimse, diğer çalışanların da bir şeyler çaldığını görünce, ‘herkes çalıyor, bende çalayım’ diyebilir. Fakat metindeki ifade biçiminden asıl hırsızın kişinin kendisi olduğuna dikkat çekiliyor. Kendisi ofisteki çalışma saatinden hırsızlık yapan bir kişi ofiste diğer çalışanların da çalışmadan vakit geçirmelerine göz yumar, onların da zamandan veya ofisin malından hırsızlığını hazmeder. Dolayısıyla ‘Ben kendime malikim’ diyerek Yaratıcının mülkünden kendi varlığını hırsızlayıp, yani ‘ben kendi kendime rastlantılar sonucu oluşmuşum’ iddiasında bulunan bir kimse, diğer varlıkların da kendi kendilerine var olduklarını, Bilinçli bir tercih ile kendilerinin yaratılmadıklarını iddia ederek sindirir. Zaten bütün mesele ‘Ben kendime malikim’ iddiasında bulunmaktır.”

Takdimci daha sonra tekrar metnin başına dönerek daha önce hazırladığını söylediği şu notları paylaştı: “İnsan önce ben kimim, neyin nesiyim, duygularım nereden geldi, niçin bende böyle duygular var?… gibi temel soruları sormalıdır. Eğer bunları sormadan hayatını yaşarsa, sonunda hiç fark etmeden kendisini beğenen, yaptıklarıyla övünen bir kimse olarak ölür gider. Bu konuda çok ilginç ayetler var. Bunlardan birisi şudur: ‘Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından (geçici bir yararlanmadan) başka bir şey değildir.’ (57: 20) Bu ayetin her bölümünü, her fıkrasını kendi hayat safhalarımızı düşünerek okuduğumuzda tam da bizi anlattığını kolayca fark ederiz. Ne var ki insan çoğu defa kendi gerçekliğine gözünü kapatıp diklemesine gidebiliyor. Kendi gerçekliğini sorgulamadığı için Yaratıcısını tanıyamıyor, yanlış kıyaslamalara girebiliyor. Nitekim mesela şu ayette buna işaret ediliyor: ‘Allah (İblis’e), ‘Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?’ dedi. (O da) ‘Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın’ (7: 12) dedi. Hakikaten bizi titretmesi gereken bir ayet! İblis Yaratıcıyı inkar etmiyor ama kendisinin kurguladığı ölçülerle düşünüp Yaratandan daha iyi bildiğini iddia eden bir tavırla üstün görerek Yaratıcıya baş kaldırıyor. Bu ayetin bize bakan yönünü düşündüğümüzde adeta titreyesimiz geliyor yahut gelmesi gerekiyor. Ayette Yaratıcıyı kabul etmeyenden değil, Yaratıcıya inandığı halde Ona itiraz eden, Ona isyan eden bir zihniyetten söz ediliyor…”

Daha sonra bir müzakereci söz alarak şunu sordu: “Metinde ene’nin ferdi boyutu işlendikten sonra konunun ‘enaniyet-i nev’iyye ve enaniyet-i milliye’ye getirilmesi çok dikkat çekici görünüyor. Müzakerede enaniyet-i insaniyeye işaret edildi. Ben enaniyet-i milliye ile ilgili olarak bir soruyu gündeme getirmek istiyorum. Enaniyet-i milliye bir açıdan unsuriyete dayalı enaniyet, etnik aidiyete dayalı enaniyet diye anlaşılabilir gibi geliyor bana. Bu da hamaset-i milliyeyi hatırlatıyor. Ene’sini yanlış kullanarak ‘Ben yaptım, ben yapıyorum’ dediği şeyleri kendine mal eden bir kimse, mesela, kendi ırkî mensubiyetini ‘Biz şöyleyiz, biz böyleyiz, biz şunu yaptık, biz bunu yapıyoruz’ diye ifade edebiliyor. Eğer bir kimse, kendi toplumunun yaptığını veya geçmişte ecdadının yaptıklarını ‘Biz Allah’ın ihsanı ile şunları yaptık, ecdadımız Allah’ın izniyle bunları yaptı, Allah’ın nimeti olarak milletimiz şunları gerçekleştirdi’ gibi ifadelerle dile getirirse bunda beis var mıdır, bu tür ifadeler de enaniyet-i milliyeye girer mi? Çünkü malum, Kur’an’da ‘Rabbinin nimetlerine gelince, bunları konuş/ söyle’ şeklinde bir ayet (93: 11) var.”

Ama biz asabiye-i milliyemizi okşama adına güzellemeler yapıp önüne arkasına da ucundan kenarından ‘Allah’ın ihsanı ile’ vs. dersek insan ölçeğinde enenin yanlış kullanımını toplum ölçeğinde tekrarlamış olmaz mıyız? Çinlilerden Mısırlılara, Araplardan Türklere, İranlılardan Kürtlere kadar her toplumda bu tür sözleri söyleyip bunu övünme vesilesi yapmayan var mı? Biz niye güzelleştirme içine girelim?

Bu soru üzerine takdimci cevap olarak şunları hatırlattı: “Bu soru hassas bir tele, yaygın bir zaafa işaret ediyor. Her şeyden önce ‘Milletimiz şöyle yaptı, ecdadımız bunları yaptı’ gibi ifadelerde tarihi nakillerin ne kadar doğru olduğu ayrı bir soru işaretidir. Çünkü tarihi nakilleri her millet kendi lehine yontarak anlatır. Bu nakillerin güvenilir olanları bulunduğu gibi güvenilir olmayanları da vardır. Diğer taraftan bazen bu tür ifadeler içinde kullanılan ‘Allah’ın nimeti olarak…’ gibi kayıtların gerçekte ne kadar ilahî nimet olduğu da iyi tahlil edilmelidir. Söz gelimi, Mısır medeniyetinin üstünlüğünü savunma adına piramitlerin resmini evine asarak Firavnî döneme öykünme ilahî bir nimet olarak anılabilir mi? Ciddi ve hakkaniyetli bir tutum sergilemeksizin ‘ecdadımızın medeniyeti’ diye her şeyi sahiplenme biraz önce okunan ayetteki ‘insanlar arasında övünme’ (tefâhurun beyne’n-nâs) değil midir? ‘Rabbinin nimetlerine gelince, bunları konuş’ şeklindeki ayet ‘tefahür’ için değil, nimetin Allah tarafından verildiğini ikrar içindir. Mesela, ‘Rabbim şu güzellikleri bize verdi’ demek ayrıdır, ‘Biz çok iyi pamuk yetiştiririz’ diyerek böbürlenmek ayrıdır. Bu böbürlenme de yine az önceki ayette ‘mal çokluğu ile gururlanma’ (tekâsürün fi’l-emvâl) kategorisine girer. Dilinin ucuyla ‘Allah yaratıyor canım, biz çalışıyoruz’ şeklindeki ifadeler de çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Kanaatimce, bu tür hamasi sözlerle insanların ‘milli benliğini’ okşamak yerine onlara ‘Sen kimsin, sen kendini sorgula, sen mahiyetine odaklan, mahiyetini bilmezsen ecdat diyerek kuru hamaset yapman hiçbir işe yaramaz’ demek gerekiyor.”

Takdimci şöyle devam etti konuşmasına: “Ama birisi iyi niyetli olarak, ‘Siz Müslüman çocuklarısınız, müminlerin evladısınız… vs. diyerek onları iyiye kanalize etmeye yönelik sözler söylerse elbette bunda bir sakınca yoktur. Bunu eserinizi okuduğumuz müellif de yapıyor. Ama biz asabiye-i milliyemizi okşama adına güzellemeler yapıp önüne arkasına da ucundan kenarından ‘Allah’ın ihsanı ile’ vs. dersek insan ölçeğinde enenin yanlış kullanımını toplum ölçeğinde tekrarlamış olmaz mıyız? Çinlilerden Mısırlılara, Araplardan Türklere, İranlılardan Kürtlere kadar her toplumda bu tür sözleri söyleyip bunu övünme vesilesi yapmayan var mı? Biz niye güzelleştirme içine girelim? Ben şöyle diyorum: Arkadaş! Sen dedenle övünüyorsun, Mesela deden bir doktordu. Şu kadar kişinin iyileşmesine vesile oldu. Allah razı olsun. Peki sen ne yapıyorsun? Onun birçok kişinin iyileşmesine vesile olmasının sana ne faydası var? Sen ne yaptın, ne yapıyorsun? Sen kendini tanıdın mı? Dedenle övünüp duruyorsun? Haydi -güzelleştirme üslubu ile söyleyelim- dedene layık torun oldun mu? Diyelim ki, birisi ‘ecdadımız şunu yaptı, ilme şöyle katkılar yaptı, şu büyük alimleri yetiştirdi’ vs. diyor. Tekrarlıyorum, ‘Peki sen ne yaptın, ne yapıyorsun? Bırakalım başka şeyleri, mesela Ebü’s-Suûd’u okudun mu? Onun tefsirinden haberin var mı?’ Sonuç olarak maalesef, insanlara ‘kendini tanı, kendi sorumluluğunu en iyi şekilde yerine getirmeye çalış’ gibi insanî, gerçekçi yaklaşımlar yerine ‘Biz şunu yaptık, ecdadımız bunu yaptı’ diye başkalarının yaptığı ile övünme altı boş sözlerle avunmaktan başka bir şey değildir. Dikkat etmek gerekiyor.”

Ders, devam eden paragrafların okunması ve kıymetli tefekkürlerin paylaşılması istikametinde devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın