Geçtiğimiz hafta sonu yapılan (22. 09. 2024) Kayyûmiyet dersinde, bir önceki hafta gündeme getirilen bir soru vesilesiyle imanda emniyet, yaratılışın aracısız yani doğrudan ve daimî olarak gerçekleşmesi, “aracılık” ya da “şefaat” kavramı gibi birbiriyle yakından ilişkili olan konular üzerinde duruldu. Önceki hafta bir katılımcı tarafından insan ruhu yahut duyguları açısından “İmanda emniyetin nasıl sağlanacağı” hususu sorulmuş ancak zaman kalmadığı için üzerinde müzakereler yapılamamıştı. Takdimci bu sorunun önemli ve yaygın olarak sorulan bir soru olduğunu kaydederek cevap sadedinde hazırladığı uzun bir metni paylaştı. Küçük açıklamalarla paylaşılan metnin okunması sırasında zaman zaman katılımcıların da soru ve katkısı ile ders verimli bir mecrada devam etti. Ben dersin tamamını ilgili kayda havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=3cIJYka1q90) burada metni ve metin paylaşılırken hatırıma gelen bazı çağrışımları aktarmak istiyorum.
Takdimci önce “Allah’a iman” kavramına dair bir açıklamada bulundu: “Allah’a iman deyince neyi kastettiğimizi iyi düşünmek gerekiyor. Bununla bu dünyadaki bir şeye, bir kimseye inanmak gibi bir şey mi kastediyoruz? Allah demek, benim her şeyimin Ona ait olduğunu idrak edip yalnızca Ona ibadet edeceğim, Onun önünde secdeye kapanacağım kaynak demektir. Bu kainatta neyin önünde secdeye kapanmak bize uygun görünüyor? Hiçbir şeyin! Çünkü her şey benim gibi yaratılmaya muhtaç. O halde imanın konusu fiziki görüntüsü olan bir şey değil de insanın aklının ve kalbinin tatmin olduğu var olması zorunlu olan (Vâcibü’l-vücûd) bir şey olmalı. Bu sonuç da ancak beni ve kainatın varlık kaynağına yani Yaratana iman olabilir. Ona iman ise, Kendisini bana göstermesini beklemek değil (çünkü O bir yaratık olmadığı ve dolayısıyla maddesel bir varlık olması mümkün olmadığı için gözle görmeye konu olamaz), Kendisinin mutlaka var olduğuna dair kesin delillere yani Kendisini tanıtmak için yarattığı kainat ayetlerine, onların şahitliklerine dayanması gerekir. Kainat ile bize Kendisini tanıtan Yaratıcıya yani Vâcibu’l-vücûd’a iman ancak delillerin kesinliği ile gerçekleşir. Bu nedenledir ki, Kur’an ‘iman’ı ‘gayba iman’ olarak tanıtır. Gayba iman ancak delillerini görerek mümkün olur. Eğer deliller yeterli ise, bizi tatmin ediyorsa, o zaman iman, yalnız ve yalnız ‘gayba iman’ olabilir. Gayba iman etmeyenler ya bir nesne hakkındaki bilgilerine ya başkalarından duyduklarına veya gözleriyle gördüklerine iman ederler. ‘İman bilgi cinsinden değildir’ prensibinin önemini iyi anlamak ve takdir etmek gerekir.”
Metnin bu parçasını dinlediğimde üç husus geçti aklımdan. İlki “Allah’a iman”ın ne demek olduğuna yahut neleri içine aldığına dair Nursi’nin “Allah’ı bilmek” üzerinden yaptığı açıklamalar. Şöyle diyor özet olarak: Allah’ı bilmek bütün kainatı içine alan rubûbiyetine ve en küçük varlıklardan en büyük varlıklara kadar her şeyin Onun irade ve kudretiyle olduğuna iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına kesin şekilde inanmak ve kalben tasdik etmektir. Yine Allah’ı bilmek Onu kainata tecelli eden isim ve sıfatlarıyla tanımak, her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmek, şiddetli emirlerini tanımak, gönderdiği elçilerini bilmek demektir…” (Emirdağ Lahikası, mektup no: 150). Bu açıdan bakıldığında “Allah’a iman”ın ne demek olduğuna dair kapsamlı bir çerçeve çıkıyor diye görünüyor. İkinci husus, Allah’ı kainattaki şahitleri ile tanımak gerektiğine dair yapılan vurgu. Bu vurgu baktığımızda, Kur’an’da ve Risalelerde sıklıkla gündeme getiriliyor -ve bence- devamlı gündeme getirilmesi de gereken bir önem ve özellik taşıyor. Kelime-i şehâdetteki “eşhedü” (müşahede ederek, yani gözlemlemelerimle ulaştığım sonucun gerçekliğine şahitlik ediyorum) tabiri bunu zorunlu kılıyor. İnsanın Yaratıcıya iman ettiğini söyleyebilmesi için delillerin şahitliğine ihtiyacı var. Kur’an da sürekli varlık alemine dikkat çekerek insanın Yaratıcısını, Onun niteliklerini kainatın tanıklığına başvurarak tasdik etmesi teklifinde bulunuyor. Üçüncü husus da imanın “gaybîliğine” dikkat çekilmesi. Ha-mim derslerinde sıkça atıf yapılan bu husus, -kanaatimce- o kadar önemli ki, Kur’an daha en başta bu prensibin altını çiziyor, “Müttakiler o kimselerdir ki gayba iman ederler”(Bakara 2/3) diyor.
Takdimci gayba imanın altını çizdikten sonra “Şefaat/aracı ve şahitlik arasındaki önemli fark” yan başlığı altında şunları kaydetti: “Evet, tekrar tekrar söylediğimiz üzere iman gayba olur. Gayba iman etmeyenler gördüklerine veya duyduklarına inanırlar. Eğer insanlar Allah’ın bizim için ‘gayba iman ile tanınabilen’ olduğunu kabul etmezlerse semboller geliştirirler. Mekke müşrikleri ‘Bu semboller (genellikle putlar diye anılır) için ‘ilah değildir, ilahî sembollerdir, bizi Allah’a yaklaştırıyor, Allah ile bizim aramızda şefaatçilik yapıyor’ diyorlardı (Yunus 10/18). Bu ifade çağımızda kimi inançlı kimseler tarafından dile getirilen ‘Allah evrim ile yaratıyor veya Kur’an evrimi onaylar’ demeye gelen anlayışla büyük bir benzerlik arz ediyor.”
“Çok kullanıldığı için yaygınlaşan ‘evrim’ teriminin bugünün dünyasında belli bir tanımı vardır. Bu tanımı şu veya bu şekilde yapılan Yaratıcı ve Düzenleyen ‘Allah’ inancıyla eklemeler yaparak onaylayacak bir şekilde yumuşatmak ancak evrim teorisinin materyalist yorumuna “teistik” bir katkı sağlar. Eğer ‘evrim’ teriminin, toplumlar tarafından tanındığı şekliyle yanlışlığı ve temelsizliği ileriye sürülecekse, o takdirde Kur’an’ın yanına değil, Kur’an’ın ve kainatın ‘Allah’ tanıtımının karşısına koyarak eleştirisini yapmak gerekir. Çünkü son iki yüzyıla yakın dönemden beri ‘evrim teorisi’ diye bahsedilegelen kavramın içeriğini teorinin savunucuları şöyle tanımlar: ‘Evrim, canlı türlerinin genetik değişimlerle nesiller boyunca farklılaşarak ortak atalardan türediğini ve çevresel koşullara uyum sağlama süreçlerini açıklar.’ Bu tanımda da görüldüğü gibi canlı türlerinde değişimleri sağlayan genlerdir. Genlerin ise bilinçsiz, iradesiz, güçsüz maddelerden oluşan ve kendilerinin de var edilmeye muhtaç olan varlıklar olduğu bilinen bir gerçektir. Kur’an da dikkatimizi kainatın var edilmeye muhtaç olduğunu aşağıdaki ayetlerinde açıkça ifade etmektedir, kainattaki her bir varlık da buna şahitlik yapmaktadır.
وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ
‘Allah dışında yakardıklarınız hiçbir şey yaratamazlar; onların kendileri yaratılmaktadır.’ (Nahl 16/20)
وَٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً لَّا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَوٰةً وَلَا نُشُورًا
‘Fakat onlar Allah’tan başka birtakım tanrılar edindiler ki, ne bir şey yaratabilirler—çünkü kendileri yaratılıyorlar—ne onlara bir yarar veya zarar verebilirler; ne öldürmeye güçleri yeter, ne can vermeye, ne de ölüleri diriltmeye.’ (Furkan 25/3; ayrıca bakınız, A’raf 7/191).
“Kur’an insanın yaratılışının aşamalı bir şekilde, nasıl doğrudan doğruya kainatın Yaratıcısı olan Allah’ın bizzat Kendisinin yaratma fiilini gerçekleştirdiğini, insan hücresini de Kendisinin yarattığını ve o hücreyi yaratma işleminde bir aracı, bir şefaatçi yapmadığını gayet net bir şekilde ifade eder. Kainatın bütün zerreleri ile birlikte her an varlıkların devamını sağlamada doğrudan doğruya Kendisinin İradesine ve Kudretine tabi olduğunu açık bir şekilde gösterir. Zaten varlıkların kendi gerçekleri de her an Onun yaratmasına muhtaç olduklarını görmemize engel hiçbir delil yoktur.”
“وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍۚ
ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍۖ
ثُمَّ خَلَقْنَا ٱلنُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا ٱلْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا ٱلْمُضْغَةَ عِظَـٰمًا فَكَسَوْنَا ٱلْعِظَـٰمَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَـٰهُ خَلْقًا ءَاخَرَ فَتَبَارَكَ ٱللَّهُ أَحْسَنُ ٱلْخَـٰلِقِينَ
“Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz;
Sonra onu sağlam bir karar yerinde nutfe haline getiriyoruz.
Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyoruz, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyoruz, bu etten kemikler yaratıyoruz, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir varlık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.” (Mu’minun 23/12-13-14)
“Ayetlerde çok açık bir şekilde ifade edilen her bir aşamanın doğrudan doğruya bir yaratma işlemi olduğunu, bu yaratma işlemler zincirinin her bir halkasını, her bir anda ‘Biz yaratıyoruz’ demek suretiyle aracılar ve şefaatçiler anlayışına kapı aralayacak hiçbir delil bırakmadığının ifade edildiğini görüyoruz. Ayrıca, zaten canlılar da dahil olmak üzere her bir varlığın her an vücut bulması için, onların bir an sonraki halleriyle yaratılmaya ihtiyaçları olduğu apaçıktır. Kendilerinin varlıklarını kendilerinin sürdürebileceğine dair hiçbir delil yoktur. Canlı veya cansız her bir şeyin düzenli ve kasıtlı bir şekilde, sürekli Mutlak bir Yaratıcı tarafından yaratılıyor ve kainatın varlığı kâim kılınıyor, yani devam ettiriliyor. Mevcudatın düzen içerisinde yaratılmasının neticesini, bazı kişiler, eşya kendileri kendi varlıklarını sürdürüyorlar yanılgısına kapılıyorlar. Kainatın aralıksız sürekli yaratılışını, dikkat etmeyen veya görmek istemeyenler, eşyanın kendisindeki özelliklerle kendileri varlıklarını kendileri sürdürüyorlar yanılgısına kapılıyorlar. Yaratıcıya inanmayanlar bu özelliklerin zaman içinde gelişerek kendiliğinden oluştuğunu, inananlar ise, bu özelliklerin Yaratıcıları tarafından verildiğini savunurlar. Her ne kadar aralarında inanmak ve inanmamak gibi önemli bir ayrım varsa da, her iki anlayış da şu anda var olan eşyanın şu andaki varlığını kainatın Yaratıcısının gerçekleştirdiğini gözden kaçırıyorlar. Bu dikkatsizliğin nedeni, Yaratıcı olmak için Mutlak olmak, kainat cinsinden olmamak, sınırlı olmamak, kainatın daima varlığını yalnız Onun sağlayabileceği, yani Kayyum oluşu özelliği ile tanımamaktan kaynaklanıyor diye anlaşılıyor. Eğer biz bir şeyin şu andaki varlığına dikkat edersek kolayca anlarız ki ancak bütün kainatı şu anda var eden o şeye varlık verebilir. Onun yaratmasında yarattıklarına özelliklerinin bir parçasını verip yetkili kıldığına dair hiçbir delil yoktur.”
“Bir insanın bir hücre halindeki yaratılışını, sonra da yukarıdaki ayetlerde geçen aşamalarda yaratılışını, onlardaki genlerin kendilerini değiştirdiklerini, nesiller boyunca kendileri farklılaştıklarını, türediklerini, ve çevresel koşullara sanki kendi irade, bilinç ve gücü varmış gibi kendileri uyum sağladıklarını iddia etmek için kimsenin elinde hiçbir delil yoktur. İnsanı hücre halinde yaratan olmalıdır, cenin halinde yaratan olmalıdır, bebek halinde yaratan olmalıdır, genç halinde yaratan olmalıdır, yaşlı halinde ve ölü halinde yaratan olmalıdır.”
“Biliyoruz ki insan bedenden ibaret değildir. İnsanın yaratılışı konuşulurken unutmayacağız ki, insan bedenden ibaret değildir. İnsanda bedenden çok daha varlığı önemli olan bilinç, akıl, sayamayacağımız kadar duygular vardır. Bunların kaynağının madde olamayacağı apaçıktır. Bu akıl almaz özelliklerin varlık kaynağını genlerin ürettiğini ve geliştirdiğini bir insan nasıl iddia edebilir?”
“Evrim teorisi bu iddianın savunucusu bir yorumdur. Öte yandan Kur’an ile taban tabana zıt olan bu teorinin Allah’a inananlara kabul ettirilmesine zemin hazırlayan bir gayretkeşlikle Kur’an’ı alet etmek en azından Kur’an’a hakarettir. Evrim teorisinin “Yaratıcı” eksikliğini tamamlama çabaları, materyalist evrim teorisinin sanki bir gerçekliği varmış gibi destekleyici bir şekilde Kur’an alet edilmemelidir. Kur’an’ın Allah’ı tanıtma amacı ile taban tabana zıt bir tavır sergilenerek Kur’an’a çok büyük bir haksızlık yapılmış olur. Düzenli ve aralıksız yaratılışı görünüşüne bakarak eşyanın kendi varlığını kendi sürdürüyor diye yorumlayan bir teoriyi haklı göstermeye çalışmak için Kur’an ayetleri kullanılmamalıdır. Kur’an ancak kendi maksadı olan, Yaratıcının tek ve mutlak olduğunu insanlara bildirmek için konuşur ve insanların algılama düzeyinde konuşur. Bu konuşma tarzından literal bir okuma ile çıkarımlarda bulunma çabaları Kur’an’ın maksadıyla çelişir.”
“Birtakım nesneleri ‘aracı’ olarak kabul eden müşrikler de sonuç itibariyle Allah’ı kabul ediyorlardı, ‘Allah evrimle yaratıyor’ diyen teistler de Allah’ı kabul ediyorlar. Bunlar şimdi ‘maddenin kendisi Allah’ın onlara verdiği kendindeki özelliklerle bize Allah’ı tanıtıyor, bir şefaatçilik yapıyor’ demeye gelen bir söylemi benimsemiş görünüyorlar. Daha açık belirtmek gerekirse bazı müminler yani evrime olumlu bakan müminler, ‘Mutlak’lığı zorunlu olan Allah’ın bizzat Kendisinin daimi yaratılışı gerçekleştiren olarak Kendisini insanlara tanıtmakta oluşunu anlamakta zorlanıyorlar.”
Okunan bu ifadeler bende yine bazı çağrışımlar yaptı. Birisi Mekke müşriklerinin Allah’a inandıkları halde sembolleştirdikleri bazı “nesne”leri ilah kabul ettiklerine dair tespit ve Kur’an’ın bunu şiddetli şekilde eleştirmesi. Nitekim mesela bir ayette bu açıkça şöyle dile getiriliyor: “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. (Yunus 10/18). Takdimci bu ayette belirtilen ve Allah’a yaklaştırma vesilesi olsun diye bazı sembolleri benimseyenlerle, Allah’a inandıkları halde -lafzen böyle söylemeseler bile, böyle söylemeye gelen bir anlayış içinde- yaratılışın bazı aşamalarında maddenin kendisini etken görenler arasında bir benzerlik kuruyor. Diğer bir husus ise, “Mutlak’ın yaratması” konusunda bazı müminlerin -ya da pek çok müminin- daimî yaratılışı dikkate almaması. Kayyumiyet derslerinde sık sık altı çizilen bu noktanın ne kadar önemli olduğu ortada!
Takdimci şöyle devam etti, önceden hazırladığı metni okumaya: “Bazı müminlerin ‘Mutlak’ın aracısız, daimî yaratmasını dikkate almamalarının sebebi ‘Kayyûmiyeti’ anlamamak olarak görünüyor. Kur’an neden müşriklerin bazı sembolleri ‘Allah’a yaklaşma vesilesi’ başka bir ifadeyle ‘aracı’ veya ‘şefaatçi’ olarak görmelerini şiddetle reddetti? Çünkü bu ‘Allah’ı ‘mutlak/sınırsız’ olarak görememe yahut Allah’ın kayyûmiyet’ini dikkate almama veya gayba tam olarak iman edememe anlamına geliyordu. Diğer bir ifadeyle ‘Mutlak’ı müşahhas bir formda görüp ondan sonra tatmin olma meyli, zafiyeti görünüyor burada. Mekke müşriklerinin maddi bir forma soktuktan sonra Allah ile ilişki kurmaları ile, bir maddeden ibaret olan genlerin yaratıcının özelliklerini taşıyarak, Yaratıcının doğrudan Kendisinin yaratmasından bağımsız olarak, kendisi şu anda varlığını sürdürüyor diyerek Yaratıcının genler ile sembolleştirilmesi arasında bir zafiyet paralelliği görünüyor. Kur’an’ın davet ettiği iman ise, Yaratıcının Mutlak gaybî olması gerektiğine iman olduğu için böyle bir aracıya gerek duymaz. Hem Kur’an hem kainatın bizzat kendisi ve hem de insanın sonsuza açılan ruhî ihtiyacı gayba imanı zorunlu kılar. Mutlak, ancak gaybî yani ‘kainat cinsinden tanımlanamaz olan’ olabilir. Kainat cinsinden olan her şey her an yaratılmaya muhtaçtır ve dolayısıyla mutlak olmayandır.”
Takdimci metni paylaşmaya şöyle devam etti: “Düşünüldüğünde, insanların kendi elleriyle yaptıkları ‘put’ların yaratma işleminde hiçbir payının, hiçbir rolünün olmadığı, olamayacağı açıktır. Ne var ki o günün şartlarında müşrikler -dediğimiz gibi ‘gayba imanı’ kavrayamadıkları yahut kavramak istemedikleri için bazı nesneleri uluhiyetin yanına Allah katında aracı olsun, şefaatçi olsun diye koyup tazimde bulunmuşlardı. Bugünün Allah’a inanan bazı kişileri -evrimi benimsemenin sonucu olarak- süreç içinde maddenin kendisine ‘etkenlik’ veriyor. Şöyle söyleyelim: ‘Allah bizatihi yarattığı madde ile bizatihi Kendisini tanıtıyor’ demek yerine ‘bir aşamada madde kendisi yaratıyor, madde kendisi Allah’ı tanıtıyor’ demeye gelen bir anlayışa yaslanıyor. Nasıl? Allah’ın maddeye verdiği özellikler aracılığı ile! Yani Allah’ın verdiği özelliklerle şimdi madde kendisi varlığını geliştirerek sürdürüyor. Oysa Yaratıcı ‘mutlak olması gerekir, -tarif gereği- Mutlak’ın gücü sınırsız olmalıdır, O sınırsız gücü ile her şeyi, her anda, daimî olarak mükemmel şekilde yaratan olmalıdır. Nitekim yaratılışı incelediğimizde, bunun tam da böyle olması gerekiyor’ diye düşünüyor ve bunda insan ruhu büyük bir emniyete ve adeta sonsuza açılan bir sevince ulaşıyor. Daha açık bir ifadeyle böyle bir anlayış Kur’an’ın Allah tanımına ve kainatın Yaratıcısına şahitlik yapma (Dikkat! Şefaatçilik yapma veya aracılık yapma değil) ve de insanın doğrudan Rabbi ile ilişki kurma özelliğine çok uygun düşüyor. Dolayısıyla insanın her an, her bir şeyin varlığına bakarak doğrudan Allah’ın yaratma işlemini gerçekleştirerek Kendisini insanlara tanıtıyor olduğunu anlama ihtiyacıyla yaratıldığı anlaşılıyor. Dolayısıyla bu gerçek unutulmamalıdır.”
Metnin bu kısmını dinleyip kendi insanî gerçekliğimi yokladığımda, ifade edildiği gibi ‘Bütün yaratıkların bizzat mutlak Yaratıcı tarafından yaratıldığını bilmek, her oluşun, her an Onun irade ve kudretiyle gerçekleştiğini, daha doğrusu gerçekleşmekte olduğunu anlamak, bunu şuur halinde getirmek hem duygularımızla tamamen örtüşen bir karakter taşıyor hem de hissetme oranında ruha tarifsiz bir manevi lezzet kazandırıyor diye bir sonuca ulaştım.
Takdimci kaldığı yerden metni sunmaya devam etti: “Mekke müşriklerindeki yanılgı günümüzde Hinduların tapınakları süsleyen ‘sembolik ilahları’nda, Hıristiyanların Hz. İsa’yı şu veya bu şekilde ilahlaştırmalarında görünüyor. Allah, bir peygamber olarak görevlendirdiği Hz. İsa’nın Kendisinin tarafından görevlendirildiğini insanlara bildirmek için, insanların alışkın olmadıkları şekilde yaratılışlar sergilemesini, yani ‘mucizeler’ yaratmasını, Hıristiyanlık anlayışı, bu mucizeleri Hz. İsa’nın bizzat kendisinin yarattığını zannedip ona bir tür ilahlık özelliği vermişlerdi. Şimdilerde de maddeden ibaret olan genlere böyle bir özellik vermek arasında önemli bir paralellik görünüyor. Materyalistlerin, Natüralistlerin ‘tabiat’ı ilahlaştırmalarının sebeplerinden birisi Yaratıcının gaybîliğini ve ‘mutlak’lığını kavrayamamaktır. Aynı şekilde inanan bazı insanların da inandığı halde, -evrim teorisini Allah inancı ile kaynaştırarak kabul etmeleri dolayısıyla- yaratılışın bazı süreçlerini maddenin kendisine vermeye gelen fikirleri de yine aynı sebepten kaynaklanır. Daha açık ifade etmek gerekirse, evrimleşmenin ya maddenin bizzat kendisinin ezeli olarak evrimleşmesi anlayışının veya Allah’ın bir yaratma türü olduğunu onaylamanın nedeni de Yaratıcının gaybîliğini, mutlaklığını, kayyûmiyetini anlamamanın bir sonucu olduğu görülüyor.”
Takdimci bu aşamada, baştaki soruya da atıf yaparak şu ifadelere yer verdi: “İmanda emniyet istiyorsak, delillerin kuvvetli ve ikna ediciliğine dikkat etmek gerekir. Delilsiz iman olmaz. Kur’an bu delillerin tümüne ‘ayet’ der. Yani ayet ‘işaret, şahit’ diye anlaşılmalıdır. Yoksa ‘aracı-şefaatçi’ diye değil. Risalelerin metodu bize bunu gösteriyor ve mantığımız, kalbimiz tatmin oluyor. Kur’an bunu ifade ediyor. Delilsiz, şahitsiz iman olmaz. İnanmak için, ‘şefaatçi’ yani aracı ihtiyacı duyan her tür anlayış da Kur’an’ın ifadesiyle Ehad, Samed olmaz, olamaz!”
“Allah maddeyi öyle özelliklerle donatarak yarattı ki, şimdi artık madde bu özellikleriyle otomatik olarak bir saat gibi çalışıyor ve fakat devamlı da evrimleşerek gelişiyor. Bütün bunlar Allah’ın tercihidir diye anlamak neden sakıncalı olsun ki?” diye bir soru insanların aklına geliyor ve de devamlı soruluyor. Yukarıdan beri vurgulanan nokta burasıdır. Allah bir yaratığına yetki verdi de şimdi o yetki ile her şey kendi varlığını kendisi yürütüyor ve Allah sanki yukarıda oturmuş, işler yerinde gittikçe rahatına bakıyor” demeye gelen gülünç bir tablo ortaya çıkıyor. Veya işler biraz bozuk giderse müdahale eden Allah olarak ‘gözetici’ anlamına kapı açıyor. Böyle bir Allah anlayışı, şu anda yaratılanların doğrudan doğruya Mutlak olması dolayısıyla her birimiz ile her an yaratması ile baş başa olan bir Allah anlayışının yolunu kesiyor. İnsan Allah’a her an ve her bir varlık ile Onun yaratıcılığını gözlemleyerek Onunla ‘Ey benim Rabbim!’ deme imkanından mahrum kalıyor. İnsanın muhatap olamayacağı bir Allah inancına dönüşüyor.”
“Mamafih, İhlas suresinin Allah’ı tanıtmasına dikkat ettiğimizde (لَمْ يَلِدْ) ‘Allah doğurmadı’ diye literal olarak tercüme edilen ayet bize, ‘Allah öyle bir Ehad, Samed’dir ki, hiçbir surette Kendi özelliğini bir başka yaratığa nakletmez’ der. Anne çocuğu doğurduğunda çocuk annenin bazı insanî özelliklerini miras alır. ‘Allah’ın yarattığı mahlukatıyla ilişkisini bir annenin yavrusu ile ilişkisi şeklinde anlamayın’ demek olan bu ayet, bize hiçbir surette, yaratılmaya muhtaç maddenin Yaratıcısının özelliklerini bizzat taşıyan ve icra eden, yani yürürlüğe koyan, tatbik eden olamayacağını ifade eder. Böyle bir Allah anlayışı takdim eden Kur’an, nasıl olur da yaratıklara şu veya bu şekilde kendilerinin varlıklarını devam ettirdikleri anlayışına kapı açar? Ancak, Allah’ın Mutlak olan, kainat cinsinden olmayan Gaybi bir Varlık olduğunu kavramakta zorlananların başvurduğu anlayış diye anlaşılıyor.”
Son olarak takdimci “şefaat” konusuna değinerek yaratılıştaki “şefaat” ile Kur’an’ın yahut Resulullah’ın şefaatinin birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini hatırlatarak şunları söyledi: “Yanlış anlaşılmasın, Kur’an’ın veya Resulullah’ın şefaatçilikleri konusu ayrıdır. Onların bize ulaştırdığı mesaja uyduğumuz kadar onlar bize ‘şefaat’ eder. Yani onların mesajı, Allah’ı nasıl tanıyacağım konusunda beni eğitmeleri için, Ona ibadetimizde yardımcı olur. İmanımızda değil. Mesela bir koyun benim süt ihtiyacımı karşılamakta aracılık yapmak üzere ‘esbab’ dairesinde yaratılmış bir ‘şefaatçi’dir. Bu dünya hayatında esbaba teşebbüs etmeden ben süt elde edemem. Yani Allah’tan bana süt vermesini istersem, Allah bana, ‘Koyuna git, onu Benim yarattığım ot ile besle, Ben de sana süt yaratırım, bu Benim sünnetimdir, yaratma usulüm, prensibim, kanunumdur’ der. Ama bu demek değildir ki sütü koyun üretir. Veya ‘Ben koyunu süt üretecek şekilde yarattım, şimdi sana sütü koyun verecek, koyuna müracaat et’ demek asla değildir. Yani bu yaratılış türü şu demektir: ‘Koyun ile beraber yaratılan sütü alırken, koyundan almıyorsun, Benden alıyorsun. Şu anda seni, koyunu ve sütü yaratan Benim. Ben bizzat kendi elimle sana sütü sunuyorum, bunu anla’ der. Bu noktaya çok dikkat etmek gerekir. Kayyûmiyet derslerimizin önemi bu noktayı açıklamak ihtiyacından kaynaklanıyor. Bu durum Allah’ın yaratma sünnetidir, bu sünnetullah’a uymadığım sürece süt elde edemem, yani Allah süt yaratmaz benim için. Fakat bana yaratıcımı tanıtmak için ‘şahitlik yapma’ konusunda hem koyunun ve hem de sütün şu anda yaratılmasını gerçekleştiren ancak kainatı Yaratabilen olduğuna koyun ve süt aynı anda yaratılmaya muhtaç oluşlarıyla şahitlik yapmaktadırlar. Karıştırılmaması gerekir!”
“Kur’an, yaratılışta gözlemlediğimiz ve ‘sebepler’ diye andığımız düzenli yaratılışı, bizim Kendisine dileklerimizi fiili olarak nasıl ulaştırmamız gerektiğini bildirmek amacıyla olduğunu açıkça ilan eder. Sanki ‘sütü koyundan alıyorum zannediyorsunuz, çünkü koyun olmadan süt alamıyorsunuz. Bu Benim yaratma usulümdür, sakin ola ki koyuna verdiğim özelliklerimle koyun şimdi sütü üretiyor zannetmeyiniz,’ diyor. Aşağıdaki ayetler bu maksadı açık bir şekilde ilan eder:
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ ﴿٧١﴾ وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ ﴿٧٢﴾ وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴿٧٣﴾ وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ ﴿٧٤﴾
71. “Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.
72. Biz o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.
73. Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
74. Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’ı bırakıp da ilahlar edindiler.” (Yâsin 36/71-74)
Sorulan bir soruya cevap olarak hazırlanan metin Allah’a iman kavramı, emniyete ulaşmak için delilli olarak iman etmenin zaruriliği, gayba iman, Yaratıcının “mutlak” ve “kayyûm” olması dolayısıyla daimî yaratılış, “şefaat” kavramı, yaratılışta aracının olmaması, nihayet böyle bir yaratılış fikrine ulaşmanın insan duygularına verdiği tarifsiz lezzet… gibi konularda kısmen tekrar, kısmen vurgu, kısmen yeni olmak üzere çizdiği geniş çerçeve ile ciddi istifadelere yol açtı. Ders, metnin bazı parçalarının anlaşılması istikametinde yapılan katkılar ve paylaşılan müzakerelerle sona erdi. Allah razı olsun.


