Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta yapılan (15. 09. 2025) Kayyûmiyet dersinde, Otuzuncu Lem’a’nın başında yer alan “İhtâr” ve iki ayetin yer aldığı giriş mahiyetindeki paragraf ile birlikte Birinci Şua’nın ilk üç paragrafı okunup müzakere edildi. Derste, söz konusu metnin ilk paragrafının başında geçen “Bu kainatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûm’dur, yani bizâtihi kâimdir, dâimdir, bâkidir” cümlesi ile ikinci paragrafında geçen “O Zât-ı Zülcelâlin ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz” cümleleriyle ilgili kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Ben müzakerelerin tamamını ilgili ders kaydına havale edip (link) aşağıda alıntıladığım paragrafta geçen müzakerelere işaretle yetinmek istiyorum:
“Evet, bir Zat ki, Ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele, ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine musahhar ola, ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mâni olmaya, ve hadsiz efrad, bir fert gibi nazarında hazır ola, ve bütün sesleri birden işite, ve umumun hadsiz hâcâtını birden yapabile, ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle, hiçbir şey, hiçbir hal daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya, ve hiç bir mekânda olmadığı halde, her bir yerde ve her bir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola, ve her şey Ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, O ise her şeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâlin elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız, mesel ve temsil suretinde şuûnât-ı kudsiyesine bakılabilir…” (Lem’alar, İstanbul 20220 [YAN], s. 384)
Görüldüğü gibi metinde “Bir Zât ki” diye başlanarak Yaratıcının birtakım özellikleri sıralanıyor. Takdimci şu önemli notu düştü: “Burada kainatın nokta-i istinadının, başka bir ifadeyle varlık kaynağının ‘mutlak, tanımlanamaz, sınırı belirlenemez oluşunun gerekçeleri sayılıyor.’ Ardından her bir özelliği tek tek okuyup -sonradan bazı tasarruflarla- küçük açıklamalar yapmak suretiyle metinle bağımızı güçlendirmeye yönelik katkılar sundu: “İlk cümlede, ‘Öyle bir Zât ki Ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele’ diyor. Bakıyoruz ki, kainatta yıldızların var olmasıyla zerrelerin var olması eşit görünüyor. Zerreler yani küçük varlıklar kolayca var ediliyor da yıldızlar veya galaksiler zorlanarak var ediliyor değil. Popüler bir ifadeyle, ‘küçük varlıkları kolayca yaratıyor da büyük varlıkların yaratılması için derin bir nefes alıyor, sonra yaratıyor’ değil. Her şey eşit kolaylıkta vücuda geliyor görünüyor. Bu da Yaratıcının ‘mutlakiyet’ini gösteriyor.”
“Metinde ikinci olarak O Zât için ‘En büyük şey, en küçük şey gibi kudretine musahhar ola’ deniyor. Yine kainata baktığımızda büyük olsun küçük olsun, basit olsun karmaşık olsun, cansız olsun canlı olsun bütün yaratıkların en güzel şekilde yaratıldığını gözlemliyoruz. Büyük ile küçük veya basit ile karmaşık yahut cansız ile canlı arasında fark olmadığını müşahede ediyoruz. Bu da bizi metindeki ifade ile ‘Her şeyin Onun kudretine musahhar olduğu’ sonucuna götürüyor. Hani sonsuzun karşısında bütün rakamlar eşittir deriz ya, yahut sonsuzu beşe de bölersek, beş milyara da bölersek eşit çıkar ya, bu hakikat bize Yaratıcının ‘sonsuz’ olduğunu ifade ediyor.”
“Üçüncü olarak metinde ‘Hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya’ deniyor. Bakıyoruz, bir şey yaratılıyor, sonra sıra öbür şeye geliyor değil. Kayyûmiyet açısından şunu iyi anlamamız gerekiyor: Kainat her bir anda, kainattaki her bir şey her bir anda, kainat bütünüyle birlikte tam bir mükemmellik içinde yaratılıyor. ‘Kainat genişliyor’ diyorlar. Evet, ‘Biz kainatı genişletiyoruz’ diyor (Zariyât 51/47). Yani kainatın her bir anda, her bir şeyi ile, mükemmel yaratıldığını görüyorsunuz, göreceksiniz’ demektir. Bir şeyi yaratıyor, sonra biraz enerji topluyor da diğer şeyi yaratıyor değil. Bir yaratma diğer yaratmalara engel olmuyor. Hatta her an yenilenen kainatın aynı sınırlar içinde kaldığını da görmüyoruz; böylece sürekli genişletilerek yaratan gücün sınırlanamaz olduğuna işaret ediliyor. Aynı anda, her bir şeyi mükemmel şekilde yaratmasıyla, ‘Ben mutlakım’ diyor, ‘Ben sınırsızım’ diyor, ‘Beni yaptığım işlerin sınırlarına sıkıştıramazsınız’ diyor. Kaldı ki, daha önce birçok kez ifade edildiği üzere, kainatta her bir şey başka şeylere muhtaç olarak yaratılıyor. Mesela ‘a maddesi’ yaratılıyor ama o ‘b maddesine’ muhtaç; ‘b maddesi yaratılıyor’ o da ‘a maddesine’ muhtaç. Yani bütün varlıkların zincirleme olarak birbiriyle münasebeti var, birbirine muhtaçlığı var. O yüzden Ha-mim derslerinde sık sık vurgularız, ‘kainat bir bütündür parçalanamaz’ diye. Sadece kainat değil, Kur’an da bir bütündür parçalanamaz, her bir insan da bir bütündür parçalanamaz, risalet de -kurum olarak- parçalanamaz. Bunlar alt kategorilere ayrılamaz anlamında değil. Bunlardan her hangi birinin her hangi bir parçası ‘bütününden’ bağımsız olarak ele alınarak yapılan bir incelemeden sonra o maddenin varlığı hakkında hüküm verilemez, zira aralarında birbiriyle kopmaz bir ilişki söz konusudur’ anlamında.”
“Dördüncü sırada O Zât’ın özelliklerinden birisi olarak ‘Hadsiz efrad bir ferd gibi nazarında hâzır ola’ deniyor. Kainatta cinsler var, türler var, türlerin hadsiz fertleri var. Buradaki ‘hadsiz’ kelimesi önemli. Bize bakan yönüyle sayısını belirleyemeyeceğimiz, sonuna gelemeyeceğimiz kadar çoklukta fertler var. Bakıyoruz bunlar birbiriyle karışmadan, her hangi bir aksamaya meydan verilmeden tam bir düzenlilik içinde yaratılıyor. Bu da yine O yaratıcının ‘mutlak’ olduğunun delili olarak karşımızda duruyor. Tabir caizse yaratılıştaki sayısız ferdin mükemmel şekilde, her an varlığa sahip kılınması Onun sayısız ‘mutlakiyet’ delilini teşkil ediyor.”
“Beşinci olarak metinde, ‘O Zât bütün sesleri birden işite’ deniyor. Bakıyoruz, kainatta her varlığın ihtiyaç diliyle adeta konuştuğunu, ihtiyaçlarını dile getirdiğini anlıyoruz. İhtiyaçlarının karşılanmasıyla yine anlıyoruz ki O Yaratıcı hiçbirini duymazdan gelmeyerek bütün sesleri işitiyor, bütün dilekleri yerine getiriyor. Özellikle canlıların, özellikle de insanların bütün konuşmalarını duyuyor, bütün temennilerini işitiyor, en ince kalbî niyazlarından haberdar oluyor. Niye? Çünkü yaratan O. Konuşma yetisini veren O. İşitme duyusunu veren O. Ama haberdar olduğu, duyduğu dinlediği sınırlı değil. Bütün sesleri ayni duyuyor olmalıdır ki her bir varlığı tam bir muhtaçlık içinde yaratıyor ve sonra da onların ihtiyacını ayrı ayrı karşılıyor. Demek ki O ‘mutlaktır’, ‘sınırsızdır’ diye anlıyoruz.”
“Altıncı olarak metinde, O Zât için ‘Umumun hadsiz hâcâtını birden yapabile’ deniyor. Bir önceki cümleyle ilgili olarak söylendiği gibi kainatta her varlığın, her çeşit ihtiyacının karşılandığını görüyoruz. Özellikle canlı varlıkların umumunun yeme, içme, çoğalma, barınma… gibi ihtiyaçlarının temin edildiğine tanık oluyoruz. Bitki veya hayvan olarak ne kadar canlı çeşidi varsa, her çeşidin ne kadar ferdi varsa, her ferdin her bir organının hatta her bir hücresinin ne kadar ihtiyacı varsa tastamam sağlandığını görüyoruz. O halde böyle bir Yaratıcı ancak ve ancak ‘mutlak’ olabilir, ‘mutlak’ olmalıdır sonucuna ulaşıyoruz.”
Yedinci olarak metinde, O Zât için ‘Kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle, hiçbir şey, hiçbir hal daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya’ deniyor. Müellif burada hiçbir şeyin ve hiçbir halin Yaratıcının iradesinin dışında olmadığını, olamayacağını varlıklardaki intizam ve mizan yani düzen ile temellendiriyor. Çünkü biliyoruz ki, düzen irade ve kastın bulunmasını gerektirir. Eğer bir faaliyette veya faaliyet dizisinde gelişigüzellik, intizamsızlık yoksa muhakkak ki bir iradenin varlığı söz konusudur. Kainata, kainattaki varlıklara, varlıklardaki hallere baktığımızda asla inkar edemeyeceğimiz bir düzen ve düzenlilik görürüz. Bu da zorunlu olarak her şeyin, her ân’ının ve her halinin irade dahilinde olduğuna delalet ediyor. Yine bu hakikat de Yaratıcının mutlakiyetinin sonucudur, diye anlaşılıyor.
Sekizinci olarak metinde O Zât için ‘Hiç bir mekânda olmadığı halde, her bir yerde ve her bir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola’ deniyor. Önceki derslerimizde vurgulandığı üzere bir sanatkar, zâtı ile sanatının içinde değildir ama sanatına yansıyan özellikleriyle sanatının içindedir. Söz gelimi, bir ressam zâtı bakımından resmin bir parçası değildir, tuvalin içinde değildir, boyanın içinde değildir ama resme yansıyan sanatlılık, bilgililik, süslülük, güzellik gibi sıfatlar tamamen o sanatkara aittir. Dolayısıyla kainatta gördüğümüz başta ilim, kudret olmak üzere hikmet, rahmet, tasvir, tahsin, tezyin… gibi tüm sıfatlar Yaratıcıya aittir. Yaratıcı zâtıyla bir mekanda olmadığı halde (zira Onu bir mekanla sınırlı kılmak Onu varlıklar cinsinden tasavvur etmek demektir) isimleriyle, sıfatlarıyla her yerde hâzır ve nâzırdır.”
“Dokuzuncu olarak metinde O Zât için ‘Her şey Ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, O ise her şeye nihayet derecede yakın olabile’ deniyor. Yani yaratıklar ‘yaratık olmaları bakımından’ Ondan nihayetsiz uzaktır; ama O ‘yaratan olmak özelliği bakımından’ her şeye her şeyden daha yakındır.”
“Bu paragraf maddeler halinde Yaratıcının ‘mutlak’ oluşunun gerekçelerini zikrettikten sonra, ‘O Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâlin elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız, mesel ve temsil suretinde şuûnât-ı kudsiyesine bakılabilir’ cümlesiyle sona eriyor. Bu paragraf şöyle özetlenebilir diye anlaşılıyor: Yaratıcı yarattıklarına benzemekten sonsuz uzaktır!”
Ders okunan kısımların daha iyi anlaşılmasına yönelik olarak soru ve cevaplarla zenginleşerek devam etti. Allah razı olsun.


