Ha-mimde geçtiğimiz hafta sonu yapılan (28 Eylül 2024) Sünühât dersinde “Kim bir cana kıyamamış ve yer yüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” (5: 32) ayetinin tefsirine dair yazılan metnin okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Müellifin -ayetteki iki hükmü dikkate alarak- “İki Cümle” olarak başlıklandırdığı metninle ilgili olarak Birinci Cümle dört madde halinde tahlil ediliyor, sonunda da “Tembih” şeklinde küçük başlık açılarak bir paragraflık açıklama yapılıyor. Derste, aşağıya alıntıladığım bu bir paragraf geniş müzakerelere konu edildi:
“Bazı âyat ve ehâdis vardır ki, mutlakadır; külliye telâkki edilmiş. Hem öyleler vardır ki, münteşire-i muvakkatedir; daime zannedilmiş. Hem mukayyed var; âmm hesap edilmiş. Meselâ, demiş, “Bu şey küfürdür.” Yani, o sıfat imandan neş’et etmemiş; o sıfat kâfiredir. O haysiyetle, o zat küfür etti, denilir. Fakat mevsufu ise, mâsume ve imandan neş’et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa malik olduğundan, o zat kâfirdir, denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et ettiği, yakînen biline… Zira başka sebepten de neş’et edebilir. Sıfatın delâletinde şek var; imanın vücudunda da yakîn var. Şek ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cüret edenler düşünsünler!” (Sünühât [Eski Said Dönemi Eserleri içinde], İstanbul 2020,YAN, s. 340).
Görüldüğü gibi metin, ayet ve hadis okuma usûllerinden üçüne dikkat çekiyor. Birincisi bazı ayet ve hadislerin “mutlak” (her hangi bir kayıtla kayıtlanmamış olup kendi cinsinden yaygın olan fert veya fertlere delalet eden lafız) olduğu halde “küllî” (genel, birimlerden meydana gelen topluluğun tamamı) telakki edildiği hususudur. İkincisi bazı nassların “münteşire-i muvakkate” (belli bir süre için konulmuş) olduğu halde “daime” (sürekli) zannedilmesidir. Üçüncüsü ise yine bazı ayet ve hadislerin “mukayyet” (kayıtlanmış yani belirli bir sıfatla sınırlandırılmış olan lafız) olduğu halde âmm (umumi yani delalet ettiği bütün fertleri sınırsız olarak içine alan ve birçok şeyi ifade eden lafız) olarak hesap edilmesidir. Müzakerelerde ifade edildiği gibi müellif burada yeni bir usûlden bahsetmiyor. Usûl kitaplarında ayet ve hadislerin anlaşılmasında bir lafzın mutlak mı, mukayyet mi, bir vakitle sınırlı mı yoksa daimî mi, âmm mı, hâs mı olduğunun belirlenmesinin önemli olduğu, hükümlerin bu çerçevede verilmesi gerektiği örneklerle açıklanıyor. Müellif usûl hatırlatmasında bulunarak metni bu usûllere yani metotlara dikkat ederek anlama çabası içinde olmanın önemine dikkat çekiyor.
Ha-mim derslerinde gerek Kur’an ve hadis okumalarında gerekse Risale-i Nur okumalarında “usûl”e özel önem verildiği için bir müzakereci, müellifin usûle dikkat çeken bu yaklaşımından hareketle önceden kaleme aldığı yazılı bir metni paylaştı: “Burada dile getirilen prensipler, -deyim yerindeyse- altın ve elmasla yazılması gereken usûlî prensiplerdir. Özellikle imanın esaslarını delillendiren; iman, içtimaiyat ve ahlâka dair örneklerin sergilendiği peygamber kıssaları ve Resulullah’ın (asm) döneminde yaşanan olayların değerlendirilmesine dair ayetleri zamanın şartlarına göre anlamada bu usulî prensipler çok ihmale uğradı ve uğruyor. Nursi ise, eserlerini baştan sona kadar temel insanî özellikleri yani akıl ve duygu bütünlüğünü, mantık prensiplerini, yaşanan çağın gerçekliğini ve sorunlarını, iman esaslarını temellendirmede kainatın şahitliğine başvurma esasını, ayet ve hadisleri “genel maksatları”nı göz önünde bulundurarak anlama çabası içinde olmak gerektiği… gibi çok önemli metodik prensiplere dayalı olarak kaleme almış görünüyor. Metindeki örnekte görüldüğü üzere hem klasik usûlleri kullanıyor hem de -Risale-i Nur Külliyatında açıkça gözlendiği üzere-, özgün usûlî prensipler eşliğinde tefekkürlerini paylaşan bir yol izliyor. Denilebilir ki, onu anlamak ve takdir etmek dikkatli bir okuyuş ve metodik bir bakışla onun usûllerini tespit etmekle mümkün olur. Çoklarınca bilinen bir rivayette, ‘Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî (anlayışlarını) yenileyecek bir müceddid gönderir’ (Ebû Davud, Melâhim, 1) buyruluyor. Ben buradaki yenilenmeyi (tecdid) paradigma değişimi olarak anlıyorum. Çünkü metinler sabit, değişmiyor. Fakat kainatın yaratılışı daima yenileniyor, hayat değişiyor, anlayışlar değişiyor, insana ve aleme dair bilgilerimiz artıyor… Metinlere baktığımız zaman gerek ayetler gerekse hadisler bütün zaman ve mekana hitap edecek mucizevi anlam katmanlarına sahip görünüyor. Bunun sebebini anlamak zor değil. Zira Kur’an kainatın yaratıcısı olan ve ‘mutlak ilme’ sahip olan Rabbü’l-alemîn’in konuşması. Resulullah (asm) da bu ‘mutlak’ olan Yaratıcının belli bir dönem ve bölgede örnek temsillerle bu konuşmayı uygulayan öğretmeni. İşte bu öğretmenin uygulamalarını nakleden hadis rivayetleri böyle bir paradigma değişimine müsait oldukları bilinerek okunmalıdır. Bu, ‘İslam’ı çağa uydurma’ olarak da anılan ‘modernizm’ değildir. Aksine çağın ihtiyacına göre dini aslına döndürüp tecdid etme, yenileme, tazelendirme, metnin orijinalinin evrensel zaman ve mekan ile sınırlanamaz olma niteliğini kullanıp ‘çağı dine uydurma’ çabası olarak anlaşılmalıdır.”
“Said Nursi her hangi bir iddiada bulunmadan, geleneksel dili kullanarak kimseyi incitmeden ‘tecdid’ini yapmış görünüyor. Bu değişimi kabul etmede samimi ulema bile zorlanıyor, çekiniyor. Dolayısıyla bu konuda işin farkına varmayan veya zorlanan kimselerin Risale-i Nur’ları takdir etmelerini nasıl bekleyebiliriz? Maalesef hem geleneksel ulemanın hem modern eğitim kurumlarında eğitim görmüş olan ilahiyat camiasının bunu hazmetmesi kolay görünmüyor. Fakat diğer taraftan böyle bir din eğitiminden geçmeyen birçok insanın, farkına varmadan Risaleleri olduğu gibi takdir etmeleri söz konusu olabiliyor. Lakin bu kimseler sonradan geleneksel İslam mirasına muhatap oldukça, onlara olan saygıdan dolayı bu kişiler de Risalelerin paradigma değişimini kabulde zorlanmaya başlayabiliyor; Risaleleri geleneksel anlayışa uyarlayarak okumak gibi tam tersi bir işleme girebiliyorlar. Dikkat etmek lazım diye düşünüyorum.”
Ardından aynı müzakereci şunları paylaştı: “Kur’an ve hadisler zaman zaman ‘donmuş’ şekilde okunuyor. Oysa kainat akıcı, hayat akıcı, Kur’an’da konuşan da, hayatı akıcı kılan da mutlak Yaratıcı. Metinleri ‘canlı’ şekilde, ‘bize konuşuyor’ şekilde, ‘bizim şu andaki sorularımıza cevap veriyor’ şekilde okumak gerekiyor. Risaleleri okurken de aynı anlayış içinde olmak lazım. Geleneğe gelince, elbette hayatlarını Kur’an’ı ve hadisleri anlamaya ve değerlendirmeye vermiş ulemanın geleneğine saygı duymamak imkansızıdır. Geçmişteki alimler kendi zamanlarının gerçekliğini dikkate alarak Kur’an’a muhatap olmuşlardır. O anlayışları, o yorumları, o devrin problemlerine çözüm teşkil eden o çözümleri bugüne aynen taşımak uygun olabilir mi? Benim verdiğim tipik misallerden birisi İbn Sina’dır. İbn Sina’ya saygı duymak başka bir şeydir, onun kendi dönemindeki hastalıklar için önerdiği ilaçları kullanmak başka bir şeydir. Ben elbette bugünkü ilaçları kullanacağım. Ama bu asla ona saygısızlık anlamına gelmez. Risaleleri de ‘geleneğe göre’ değil bugüne uyarlayarak okumamız lazım. Onun yaptığı paradigma değişikliğinin farkında olma bilincini kaybetmemiz lazım.”
Daha sonra başka bir müzakereci söz alarak şunları söyledi: “Hadiste ifade olunan ‘müceddit’ kavramını şahıstan ziyade paradigma değişikliği olarak açıklamak bana önemli geldi. Çünkü şahıs gelir, ömrünü tamamlayınca gider. Oysa dindeki ‘anlayış’ çok önemli. İnsanın inancı, ameli, eğitimi, bakışı ‘anlayış’a göre şekilleniyor. Demek ki müceddit ‘anlayış değişikliği’ne odaklanıyor. Kaldı ki bunu şahıs olarak anlasak bile o şahsın daha doğrusu o şahısların yaptıkları şey, evet ‘paradigma değişikliği’, anlayış değişikliği olması lazım, diye anlıyorum.”
Diğer bir müzakereci de özetle şunu dile getirdi: “Şunu ifade etmek lazım ki, düşünen insanlar çağın daha doğrusu çağımızın düşünce, anlayış ve ihtiyaçlarını dikkate alarak ayet ve hadislere baktıklarında zihinlerinde bazı problemler oluştuğunu görüyorlar. Bunların bir kısmı bir uçta bulunarak, ‘Çağdan bana ne, ben ayet ve hadislerin zahiri anlamına bakar, dinî inanç ve yaşayışımı sürdürürüm’ diyorlar. Bir kısmı da diğer uçta bulunarak ‘Ben bugünün çocuğuyum, ayet ve hadisler şu kadar asır önceki dönemle ve başka bir coğrafya ile ilgili görünüyor’ diyorlar. Bu iki uç arasında hem ayet ve hadislerin evrensel boyutunu dikkate alan hem de çağın anlayış ve ihtiyaçlarını gözeterek çözüm üreten çevreler var. Bu iki uçtan ilk uçta duranlar hem çağla, çağın birikimiyle, çağın insanıyla barışık yaşamada zorlanıyor hem de dini başka çevrelere ‘kabulü ve yaşanması zor’ bir tablo olarak sunma hatası içine giriyorlar. Diğer uçta olanlar ise ya dini sembolik kültür malzemesi olarak görme ya da dinin içini boşaltarak başka değerlerle doldurma gibi büyük bir yanlışlığın içine düşüyorlar. Bakıldığında, müzakerecinin yazılı olarak paylaştığı metin bu iki uçtan uzak, mutedil, hem İslam’ın evrenselliğini vurgulayan hem Kur’an ve sünnete çağın ihtiyaçlarına cevap bulma bilinci ile yaklaşan bir reçete sunuyor. Ancak bunun için Yaratıcının ‘mutlak ilim sahibi’ olduğunu dikkate almak, İslam düşünce mirasına saygı duymakla beraber ayet ve hadislere ‘bizim problemlerimize nasıl bir çözüm sunuyor’ diye yaklaşmak, Risale-i Nur müellifinin bu konuda ‘tecdid’ yaptığının farkında olmak hem ayet ve hadisleri hem de Risaleleri bu gözle okumak gerektiğine dikkat çekiyor. Kendi adıma çok faydalandığım bir metin oldu benim için. Ancak derslerde sıklıkla belirtildiği üzere Risalelerdeki usûlleri kaçırmamak gerekir diye düşünüyorum.”
Ardından başka bir katılımcı müzakere metninde geçen “çağın ihtiyaçları” kavramının genel olduğunu, galiben bunu “iman esasları” diye anlamak gerektiğini belirtti. Bunun üzerine metni hazırlayan müzakereci şunları kaydetti: “Eğer çağın ihtiyaçları deyince, fıkıh konuları kast ediliyorsa bunu karşılayacak, bu alandaki problemleri çözecek çok kişi, kurum ve kuruluş var. Fıkıh kaynaklarına baktığımızda hayatta gerçekleşme ihtimali milyonda birden daha az olan konuların bile değerlendirilip hükme bağlandığını görüyoruz. Söz gelimi bugün itibariyle dijital dünyada amelî konularda cevap veren yüzlerce web sitesi var. Öte yandan fıkıh konularını yani amelî meseleleri gündeme getirenler bir şekilde imanı olan, İslam’la barışık olan kimselerdir. Oysa amelî konular ‘iman’ temeli üzerine kurulur. Bugün inandığını söyleyen insanların ‘tahkiki iman problemi’, şüphe içinde olanların yahut inanmayanların ise akıllarının ikna olacağı, duygularının tatmin olacağı ‘iman problemi’ var. Bu konuda ise tahkiki iman eğitimi veren, şüpheleri gideren, iman konularını varlık düzeyinde ele alıp ispat eden kaynak, çevre, site oldukça sınırlıdır. Söz gelimi, ‘Niçin meleklere iman ediyoruz?’ sorusunun cevabını veren Risale-i Nur’dan başka kaynak olduğunu bilmiyorum. Oysa meleklere iman Kur’an’da Allah’a imandan sonra ikinci sırada sayılan çok önemli bir iman esasıdır. Sözün özü Kur’an’a insanî özelliklerimizi dikkate alarak, ‘Ayetler çağın soruları ve ihtiyaçları konusunda ne diyor’ diye muhatap olmak gerekir diye anlaşılıyor.”
Bundan sonra ders metindeki usûlî prensibin örneği olarak geçen “Meselâ, demiş, ‘Bu şey küfürdür.’ Yani, o sıfat imandan neş’et etmemiş; o sıfat kâfiredir. O haysiyetle, o zat küfür etti, denilir. Fakat mevsufu ise, mâsume ve imandan neş’et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa malik olduğundan, o zat kâfirdir, denilmez…” diye devam eden açıklamaların müzakeresi olarak devam etti, bu vesile ile çok kıymetli tefekkürler dile getirildi. Allah razı osun.
(Ders kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=0Iv6552DlSk)


