Ders Notları

İrademizi Kullanmamızın Yaratmada Payı Var mı?

İrademizi Kullanmamızın Yaratmada Payı Var mı? | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta sonu yapılan (05. 10. 2024) Sünuhât dersinde Maide suresinin 32. ayetinin tefsiri ile ilgili metnin okunmasına ve müzakeresine devam edildi. “Kim, bir kişiyi öldürmemiş veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamış birisini öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Her kim de birisini ihya ederse sanki bütün insanları ihya etmiş gibi olur.” şeklindeki iki ana hükümden oluşan ayeti, Birinci Cümle ve İkinci Cümle diye alt başlıklarla ele alan müellif, İkinci Cümle başlığında “Kim bir kimseyi ihya ederse bütün insanları ihya etmiş gibi olur” fıkrasına dair açıklamalar yapıyor. Moderatör bu kısmın baş tarafı ile ilgili olarak geçen hafta müzakere edilen metne kısaca şöyle atıf yaptı: “Müellife göre ayetin bu fıkrası zahirî manasının mecazı itibariyle yapılan iyiliklerde sayısız bir katlanmanın söz konusu olduğunu beyan ediyor. Yani ‘sen iyilik işle, hasene yap, bu iyiliğin sonuçları sonsuza doğru akıp gider’ diyor. Aslî manası itibariyle ise hayat vermede yani yaratmada şirki kökünden yıkan bir hakikate dikkat çekiyor ve bir nefse, bir kişiye ‘ancak bütün kişileri hatta bütün kainatı yaratanın hayat verebileceğini’ ifade ediyor.” (link: https://www.youtube.com/watch?v=1eYP36xmU0M&t=1035s)

Daha sonra bir müzakereci söz alarak -sonradan bazı küçük tasarruflarla- şunları paylaştı: “Ayetin birinci fıkrasında müellif daha kısa açıklamalarda bulunurken bu ikinci fıkrayı daha uzun ele alması dikkat çekici görünüyor. Çünkü birinci fıkrada işlenen ‘öldürme’ olayı hepimiz biliyoruz, çok kolaydır, -bizim açımızdan-. Adam alır, mesela, beynine kurşunu sıkar, biter. Yaratmaya gelince bu imkansızıdır. İşte insanların en önemli problemlerinden birisi burada düğümleniyor. İnsanlar, ‘ben bir şey yapmıyor muyum, elimde iradem var, eğer ben hiçbir şey yapmıyorsam neden sorumlu olayım, demek ki ben de bir şeyler yapıyorum’ demeye gelen bir tavır sergiliyor. Mesela bir anne ‘ben üç çocuk yaptım’ diyebiliyor, bir çiftçi ‘şu kadar buğday üretimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor. Oysa varlığın esası, ayetteki ifade ile ‘ihyâ’ yani hayatlandırma, -o şey ne kadar küçük olursa olsun- doğrudan doğruya kainatın Yaratıcısı tarafından gerçekleştirilebilir. Evet, insanlarda irade var, irade verilmiş ama irade etmek başka bir şey, onu var etmek, hayatlandırmak başka bir şeydir. İnsanlar maalesef irade sahibi olmalarından hareketle aynı zamanda ‘yapan, vücuda getiren’ oldukları zannına kapılabiliyor. Bu bakımdan metin zihnimizi buraya yönlendiriyor diye anlaşılıyor.

İnsanlar, ‘ben bir şey yapmıyor muyum, elimde iradem var, eğer ben hiçbir şey yapmıyorsam neden sorumlu olayım, demek ki ben de bir şeyler yapıyorum’ demeye gelen bir tavır sergiliyor. Mesela bir anne ‘ben üç çocuk yaptım’ diyebiliyor, bir çiftçi ‘şu kadar buğday üretimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor. Oysa varlığın esası, ayetteki ifade ile ‘ihyâ’ yani hayatlandırma, -o şey ne kadar küçük olursa olsun- doğrudan doğruya kainatın Yaratıcısı tarafından gerçekleştirilebilir. Evet, insanlarda irade var, irade verilmiş ama irade etmek başka bir şey, onu var etmek, hayatlandırmak başka bir şeydir. İnsanlar maalesef irade sahibi olmalarından hareketle aynı zamanda ‘yapan, vücuda getiren’ oldukları zannına kapılabiliyor.

Ardından moderatör -alıntıladığım- metni okudu: “Madem ki insanın, mümkinatın kudreti, bilbedahe semavatın, küre-i arzın halkına, icadına muktedir değildir. Bir taşın, hiçbir şeyin halkına da muktedir olamaz. Demek, arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dâvâ-yı halk ve iddia-yı icad edemez.”

“Sunî tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta câri olan nevâmîs-i İlâhînin sereyanlarını keşif ile, tevfik-i hareket edip, lehinde istimal etmektir.” (Sünuhat [Eski Said Dönemi Eserleri içinde], İstanbul 2017, s. 341)

Görüldüğü gibi metin kısa iki paragraftan oluşuyor. İlk paragrafta insan dahil ‘mümkinat’ın ne gökleri ne yeri hatta ne bir taşı yaratmaya muktedir olmadığı, semavatı ve arzı tesbih taneleri gibi elinde çeviremeyenin ‘var etme, yaratma’ iddiasında bulunamayacağı ifade ediliyor. İkinci paragrafçıkta ise ‘insanların yaptığı şeyler’ diye gözükenlerin yaratma değil, yaratılışa konulan ilahî kanunları keşfedip o kanunlara uyma demek olduğu, yaratmanın ancak kainatı yaratan Kudret tarafından gerçekleştirildiği dile getiriliyor. Bir müzakereci burada ‘mümkin’ kelimesinin çoğulu olarak geçen ‘mümkinat’ kelimesinin ‘varlıkları kendilerinden olmayıp yaratılmaya muhtaç varlıklar’ demek olduğunu, insan dahil bütün her şeyin bu kategoriye girdiğini belirtti. Ardından şu ayeti okudu: ‘Allah’ı bırakıp da yalvardıkları şeyler, yaratılmış olduklarına göre hiçbir şey yaratamazlar’ (Nahl 16: 20). Sonra kısaca şunları ekledi: “Bu ayet bir bakıma ‘mümkinat’ı tanımlanıyor. İnsan da mümkinatın bir parçasıdır yahut mümkinattandır. Çünkü kendi varlığını kendisi gerçekleştiremez. Kainata baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Hangi varlıkta kendisini var edecek bir kabiliyet, bir özellik görüyoruz? Aksine, düşündüğümüzde, hiçbir varlığın ne var olmasında ne varlığını devam ettirmesinde, ne doğrudan kendi varlığında ne varlığını devam ettirmek için muhtaç olduğu şeylerin var edilmesinde hiçbir gücünün, özelliğinin bulunmadığını görüyoruz. Yani bütün berraklığı ile ‘lâ ilâhe’ hakikatini gözlemliyoruz. Sonra da zorunlu aklî bir çıkarım olarak bunları var eden, varlığını sağlayan, diğer varlıklarla ilişkisini gören ‘müteâl’ yani aşkın yani kendisi mümkinat cinsinden olmayan (mutlak) bir Yaratıcının bulunduğu (illallah) sonucuna ulaşıyoruz.”

Bundan sonra moderatör, “Sunî tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta câri olan nevâmîs-i İlâhînin sereyanlarını keşif ile, tevfik-i hareket edip, lehinde istimal etmektir” cümlesini küçük dokunuşlarla açıklayıp buradaki “sun’î” ifadesinin dikkat çekici olduğunu, müellifin beşerin tasarruflarını bir tür “sanatlı faaliyetler” olarak andığını dile getirdi. Bunun üzerine bir katılımcı aynı kelimenin geçtiği bir ayet-i kerimeyi, -kelimenin orijinalini koruyan bir meali esas alarak- paylaştı:

اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

‘Onlar ki dünya hayatında sa’yleri boşa gitmektedirler de kendilerini zannederler ki cidden güzel san’at yapıyorlar’ (18: 104). Sonra şöyle devam etti: “Ayet inanmayanların çalışmalarının ruhî hayatları ve ebedi saadet bekleyen duyguları açısından sonuçsuz kaldığını, oysa kendilerinin ‘güzel şeyler’ yaptıkları kanaatinde olduklarını ifade ediyor. Buradaki ‘sun’ kelimesini tüm faaliyetler, sanatsal faaliyetler olarak anlamak gerektiği gibi ‘sanayi ve teknoloji alanında yapılan çalışmalar’ olarak da anlamak gerekiyor. Sanayi ve teknoloji alanında yapılan çalışmalar esasında Allah’ın sanatını taklit etme çalışmalarıdır. Bu çalışmaları yaparken insanlar özellikle bilim insanları sanayiye temel teşkil eden kainattaki yaratıklara baktıklarında bunun ‘mutlak bir Sâni’e yani yapıcıya apaçık delalet ettiğini görmez, bütün harikalıkları ‘mümkinat’ın kendisine izafe ederse, ortaya çıkan teknolojik ürünler onlara çok güzel, çok değerli olarak gelse bile Yaratıcıyı arayan ve sonsuz mutluluk peşinde olan duygularını doyuramayacağı için, -bu yönü itibariyle- bütün çabaları boşa gider. Şunu da ilave etmek gerekir ki müellifin metinde söz konusu ayette geçen ‘sun’ kelimesini kullanması onun ne kadar dikkatli bir Kur’an okuyucusu olduğunu da gösteriyor.”

“Diğer taraftan metin çok önemli bir gerçekliği paylaşıyor: İnsanların teknoloji alanında ‘yapıp ettikleri’ diye gördüğümüz şeyler kainatın ‘düzenli yaratılışı’nda gerçekleşen yaratma prensiplerini tespit edip onlara uymaya çalışmaktan ibarettir. Kişi inansın veya inanmasın faaliyette bulunması, ürün alması düzenli yaratılıştaki kurallara uymayı zorunlu kılıyor. Bu prensiplere uymadan insan adım atamaz, salata bile yapamaz. Ne var ki insanlar düzenli yaratılıştaki kurallara uyunca kendilerinin yaptıklarını zannediyorlar. Söz konusu ayet ‘ihyâ’ yani hayatlandırma kelimesini kullanarak, ‘kendinizi bir şey yaratıyor zannetmeyin, eğer gerçekten siz yaratıyorsanız, bütün insanları da yaratabiliyor olmanız lazım’ mesajı veriyor. Çünkü bir canlı yaratabilmek, -o canlı bütün canlılarla, hatta bütün alemle ilişkili olduğundan- bütün alemleri yapabilmeyi gerektiriyor.”

“Tekrar, ‘yaratılış prensiplerine uyma’ya gelince gerçekte bu, bir tür müracaatta bulunma, bir tür dilekçe verme anlamına geliyor. Daha önceki derslerde örneklendirildiği gibi süt ürünü almak yahut kayısı meyvesi almak veya buğday üretimi yapmak için nasıl davranılacağı yaratılış düzeninde açıkça görülüyor. Bütün mesele bu düzene uymaktan geçiyor. Ama bu, onu yaratmak, onu hayatlandırmak, anlamına gelmiyor. Herkes bilir ki, otoriteden bir şey istenecekse bunun kuralları vardır. İsteme bu kurallara uyarak gerçekleşir. Halk tabiriyle, kafamıza göre isteyemeyiz. Şimdilerde birçok insan internetten sipariş vererek alış veriş yapıyor. Bunun kurallara yok mu? Kurallara uyarak bir talepte bulunmazsak siparişimiz gerçekleşir mi? Aslında küçük büyük, günlük alandaki faaliyetler, teknoloji alanındaki faaliyetler, bunların tümü yaratılış kurallarına uyarak Yaratıcıdan istekte bulunma teşebbüsünden ibarettir. Yapan, yaratan, hayatlandıran, veren tamamıyla Odur! Söz gelimi laboratuarda çalışanlara sorsanız, ‘ne yapıyorsunuz?’ diye, ‘araştırma yapıyoruz’ derler. Aslında ne araştırması yapıyorlar? Başvuru nasıl yapılır, dilekçe nasıl yazılır, onu çalışıyorlar. Bunların farkında olmak lazım diye anlaşılıyor.”

Bu ayet bir bakıma ‘mümkinat’ı tanımlanıyor. İnsan da mümkinatın bir parçasıdır yahut mümkinattandır. Çünkü kendi varlığını kendisi gerçekleştiremez. Kainata baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Hangi varlıkta kendisini var edecek bir kabiliyet, bir özellik görüyoruz? Aksine, düşündüğümüzde, hiçbir varlığın ne var olmasında ne varlığını devam ettirmesinde, ne doğrudan kendi varlığında ne varlığını devam ettirmek için muhtaç olduğu şeylerin var edilmesinde hiçbir gücünün, özelliğinin bulunmadığını görüyoruz. Yani bütün berraklığı ile ‘lâ ilâhe’ hakikatini gözlemliyoruz. Sonra da zorunlu aklî bir çıkarım olarak bunları var eden, varlığını sağlayan, diğer varlıklarla ilişkisini gören ‘müteâl’ yani aşkın yani kendisi mümkinat cinsinden olmayan (mutlak) bir Yaratıcının bulunduğu (illallah) sonucuna ulaşıyoruz.

Başka bir müzakereci de şunları ifade etti: “Metindeki ‘sun’î tasarrufat-ı beşeriye’ tabiri, müzakerelerde işaret edildiği gibi teknolojik gelişmeleri de içine alıyor. Hava araçları, deniz araçları, iletişim araçları… gibi. Metin diyor ki bunlar fıtratta yani yaratılışta câri olan ilahî kanunları keşfedip buna uygun hareket etmek ve lehinde kullanmak keyfiyetinden ibarettir. Söz gelimi havada ve suda birtakım ‘kanunlar’ var. Bunlara ‘kanun’ denilmesinin nedeni, Yaratıcının yaratma işleminin düzenini koruyarak yaratması dolayısıyla, insanlar bu yaratma işleminin düzenli bir şekilde, değiştirilmeden gerçekleştirildiğini görmelerinden dolayı bir adlandırmadır. Bu şekilde bir kullanım maalesef günlük dile de yansıdığı için herkes tarafından kullanılagelmektedir. Kur’an bu yaratılış prensibine ‘sünnetullah’ yani Yaratıcının daima uyguladığı yaratma biçimi, der. Mesela suyun kaldırma kanunu diyoruz, mesela havadaki basınç kanunu diyoruz vs. Teknolojik ürünler bu kanunları fark edip, bu kanunlara uygun çalışmaların sonucu olarak ortaya çıkıyor. Mesela uçak mühendisliği havadaki kanunlar ile kuşların bu kanunlar çerçevesindeki uçuşları dikkate alınarak gelişiyor. Gemiler veya deniz altılar sudaki kanunlar ve bu kanunlar çerçevesinde yüzdüklerini ve hayatlarını devam ettirdiklerini gördüğümüz balıklar ve öteki deniz yaratıkları dikkate alınarak geliştiriliyor. Yani yaratma söz konusu değil. Yaratılışın taklit edilmesi ve ilahî kanunlara riayet var. Sonuç Yaratan tarafından ihsan ediliyor (elbette bu, alandaki çalışmaları küçümseme anlamına gelmemelidir). Hava, kuş demişken bu vesile ile bir ayet-i kerimeyi hatırlıyorum. Şöyle buyruluyor: ‘…Sizin Allah’tan başka ‘çağırdıklarınız’ bir sinek dahi yaratamaz, hepsi bunun için toplansalar bile…’ (Hac 22/73). Buradaki ‘çağırdıklarınız’ ifadesi ‘yapıcı sandıklarınız, kaynak gördükleriniz’ gibi geniş anlamları da içermektedir. Gerçekten teknolojinin bir sineğe hatta bir hücreye hayat vermesi de mümkün görünmüyor. Demek ki yaratan, hayat veren, canlandıran yalnız ve yalnız bütün kainatı yaratan ‘mutlak Kudret sahibi’ olabilir diye anlaşılıyor.”

Bunun üzerine bir müzakereci şu notu düştü: “Az önceki müzakerede canlılardan örnek verilerek insanların bir sineği bile yaratamayacağı dillendirildi. Bırakalım bir sineği bir atomu bile yaratmak mümkün değildir.” Ardından bir müzakerecinin “Allah sizi ve yaptığınız şeyleri de yaratmıştır” (Sâffât 37/96) ayetini gündeme getirmesinden sonra aynı müzakereci şunların altını çizdi: “Evet, konuşulduğu üzere yaratma söz konusu olduğunda bizim yaptığımız şey yaratılış prensipleri dahilinde istek formu doldurmaktan ibarettir. Klasik tefsirler paylaşılan bu son ayetle ilgili olarak ‘yaptıklarınız’dan kasıt ‘putlar’dır derler. Onların kendi zamanları bakımından putlardan söz etmeleri anlaşılabilir şeydir. Ayette put kelimesi geçmiyor. Şimdi insanlar bir Allah’a inanıyor, bir de şehrin ortasında bir put var da ona inanıyorlar değil. Bugünün insanı yaratılışı maddenin kendisine veriyor, doğaya veriyor, sebepler izafe ediyor, evrime bağlıyor vs. Kur’an bizi düşünmeye ve sorgulamaya davet ederek kainatta hiçbir şeyin ‘var etme’ özelliği olmadığını, hiçbir şeyin var etmeye ‘kaynaklık’ edecek özelliği bulunmadığını söylüyor. Ayrıca varlıklar arasında öyle bir bağ var ki, metnin başında zikredildiği üzere müellif gökleri ve yeri, elinde tesbih taneleri gibi çeviremeyen bir kaynağın yaratılışta payı olamayacağını vurguluyor. Müfessirleri kendi tarihsel dönemleriyle değerlendirmek gerekir. Herkes kendi döneminim çocuğudur.”

Ders, sürenin yarıya yakınını alan bu müzakerelerden sonra metnin peşindeki paragrafların okunup müzakere edilmesi şeklinde devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın