Risale-i Nur Okumaları

Delil-i İhtira: Her An Orijinalliğini Gözlemlediğimiz Yaratılış

Şirk içeren kelimelerin kullanılması

1800lü yılların sonu ile 1900lü yılların başlarında natüralizm, tabiatperestçilik (tabiatın kendi kendine oluştuğu fikri) İstanbul’u işgal etmiş vaziyetteydi. Bu yıllar en kritik dönemlerdi, tohumlar atılmıştı. Artık 1920li yıllardan sonra herkes kararını vermişti. 1880li yıllarda İstanbul’daki bütün kıraathanelerde tabiatperestlik, natüralizm konuşulan meselelerdendi. O yıllarda natür diyorlardı, günümüzde ise doğa kelimesini kullanıyoruz. Günlük konuşmalarımızı kayda alıp dinlesek defalarca bu kelimeyi kullandığımızı görürüz. “Biz Allah’a inanıyoruz, tabiatperest değiliz” demekle meseleyi çözemeyiz. Eskinin ‘’tabi’’ kelimesi günümüzde ‘’doğal’’a dönüştü. Ağzımızda sürekli dolaştırdığımız doğal kelimesi ‘kendi kendine oluyor’ manası taşır. Bizim niyetimiz bu mana olmasa da dilimizden şirk içeren kelimelerin çıktığını Nursi çok nazikçe haber verir.

Madem bu kainatın bir Yaratıcısının olduğu sonucuna ulaştık o halde dilimizdeki zikir de o sonuca göre olmalıdır. Kalbe inanma görevini verip “İnandım” dedikten sonra hala tabiatperestçe konuşmak bir insan için çelişkidir. Yani birşeye inandığını söyleyip ama tam zıddını yapmaktır. İnsan kendinin ve yaptığının farkında olmayabilir. Kastetmeden gaflete düşerek bu kelimeler kullanılabilir. Bu durum vazifeyi düzgün yapmamaktan kaynaklanır. Mesela bir bebek anne karnındayken büyürken hücreler çoğaltılarak büyütülür. Zaman boyutunda varlığın yenilendiğine dikkat etmeyen insanın kullandığı cümlecik ‘hücre çoğalır’ olur. Hücre çoğalmaz, hücre kendisi çoğalmak nedir bilmez, iradesi yoktur. “Ben çoğalmayacağım” diyecek tercihi yoktur. Verilen emre uymakla görevli ve nasıl yapılırsa o şekilde olmak zorundadır. Fakat biz dikkat etmezsek hücrelerin kendileri çoğalıyormuş gibi görürüz. Demek ki çoğalacak şekilde yaratılması onun düzenini oluşturur. Bu da Yaratıcının vaadini gösterir. Bu şartlar altında hücreyi böyle bir yaratılış aşamasından geçiren Allah, dokuz ay sonra bebeği insana emanet eder. Yaratıcı “Benden ne istediğini söyle, Ben de sana vereceğim” der. Çocuk istiyorsanız, evleniyorsunuz (basitçe açıklamak gerekirse). Bazı kişiler “Evlendim ama çocuğum olmuyor” diyebilir. Bu kişilerin hücrelerinde çocuk olmak özelliği taşıyacak bir yaratılış gerçekleşmediği için Allah vaadini tutar ve “Sana çocuk yok” der. Israr edersen, meselâ, ‘’tüp bebek’’ kuralım da var, ona müracaat et, der. Çünkü kararı veren ben değilim, Yaratıcı karar verir. Benim varlığıma da O karar verdi, ben vermedin. Ben kendimi var etmedim, kendimi var edilmiş buldum. Ve varlığıma verilmiş kabiliyetlerle, var edilmişliğimin farkına vardım. Yani biz, ne kendimizi var ettik ne de kendimizi “Şöyle olacaktım, böyle olacaktım” gibi bir tercihe tabi tuttuk. Yaratıcının karşısına çıkıp “Beni şöyle olacaktın” gibi bir durum söz konusu değil. Nasıl var edildiysem, iki ayaklı, iki kollu, her ayakta ve elde beşer parmak vs şeklinde var edildim. Her an parmaklarımın hücreleri değiştiriliyor, yeni şekilde yaratılıyor. Her gün parmaklarım da vücudum da yaşlanıyor. Ben kendimi değiştirmiyorum, eğer değiştirebilseydim daha genç yapardım. Çünkü insan gönlü onu istiyor ama değişimi durduramıyor. Nursi “Hiçbir nev-i müteselsil, ezelî değildir” cümlesiyle kendi kendini var edemeyen bir şeyin ikinci bir halde kendini var etme ihtimalinin imkansız olduğunu söylüyor.

Silsilenin sonsuza kadar devam ettiğini söylemek mantık dışıdır. Bu konu üzerine ulema tarafından yüzlerce kitap yazılmıştır. İnsanî özelliklerini kullanan herkesin ittifak etmesi zorunlu olan bir konudur. Aksi ispatı mümkün değildir. Maddenin ezeli olduğuna dair bir işaretin her hangi bir partikülün üzerinde görülmemesine, her şeyin her an bir değişime tabi tutulmasına rağmen, Yunan filozofları, madde ezelidir, dediler. Yunan felsefesinin, Müslüman felsefesi üzerinde bırakmış olduğu etkilerinin dünyamızda hala uzantıları bulunuyor. Ve maalesef hala kainata yanlış bir bakış açısıyla bakıyoruz. “Böyle gelmiş böyle gider, hayat böyle olup biter” gibi kaygısızca söylenmiş cümlelerin ifade ettiği manalarda hep bu izler bulunur. Sadece “Kainatı Allah yarattı” dediğimizde, her anımızı iman nuruyla nurlandırıp hayatımızı bereketlendirdiğimizi ve iman üzere yaşadığımızı zannetmeyelim. Teslim olduğumuz, bilinçli olduğumuz noktada cennet doğrudan doğruya bedava verilir, aksi halde cennet ucuz değildir.

Tahavvül-ü esnafın imkânsızlığı

“Tahavvül-ü esnaf, inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır.” Bir nevin her bir ferdinin her bir hali yeni bir yaratılıştır. Her yaratılış fiili yeni bir yaratılış kompozisyonu içerisinde gerçekleştiriliyor. Bu kompozisyondaki yeni duruma günümüzde ‘’adaptasyon’’ diyorlar. Hiçbir varlık kendi kendine bir tercih yapma özelliğine sahip olmadığına göre böyle bir adaptasyondan bahsetmek değil, yeni bir yaratılışın gerçekleşmesinden bahsetmek gerekir. Bu yeni yaratılış halinde de düzenin iç tutarlılığını koruduğu gözlemlenir. Düzen kendi kendini yaratmaz, bu düzeni Yaratan/bu düzeni kuran ve ona varlık veren, düzeni hem devamlı değiştiriyor hem de düzenin düzenliliğini/yeknesaklığını bozmadan değiştiriyor. Mutlak olmayan birinin bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Mutlak olan Yaratıcı, gözlemlediğimiz her bir anı hem değiştirecek hem de düzenliliği bozmayacak, her an sanki yeni bir düzen ile düzenin devamını sağlayacaktır. ‘’Tahavvül-ü esnaf’’ı bu şekilde anlayabiliriz.

Düzen dahil her şey an be an yok iken varlık veriliyor. Düzen değişmez, muhtevanın kendisi kendi kendine değişir, demek yanlış olur. İnsanın kainat ile kurduğu ilişkide Allah’a nasıl müracaat edeceğimizin prensiplerinin değiştirilmeden yaratıldığından bahsettik. Yani eşyadan bağımsız hariçte ayrıca bulunan düzen diye birşeyden bahsedemeyiz. Düzen, eşyanın var edilişinde ona takılan bir özelliktir. Düzen, eşyadan bağımsız vücud-u haricisi olan birşey değildir. 3-5 tane eşyanın bir düzen içerisinde bulunmasına, isim koyuyoruz ve daha sonra bu eşya düzenli diyoruz. Düzen, eşyanın pozisyonlarına verildiği bir özelliktir. Zaman boyutunda, düzen bozulmadan her bir yaratılışın yine bir düzen içerisinde var edildiğini gördüğümüzde buna düzenin sürekliliği diyoruz.

‘’İnkilab-ı hakaik’’i, yukarıdaki bölümlerde açıklandığı gibi, bir partikülün, tesadüfen kendi kendini var edemeyeceğini insan aklı ve muhakemesi anlar. Anne karnındaki bir hücre cenin olur, sonra büyüyerek 9 ayın sonunda bebek şekline gelir. Bir halden diğer bir hale geçerken hücrenin kendini nasıl değiştirdiğini sorguladığımızda, hücrenin bu değişimi yapabilmesi için kendisinin bir karar organı olması gerekir. Hücrenin kendi kendini var etmesinin mümkün olmadığını anladığımızda ‘’İnkilab-ı hakaik’’in de imkansızlığını anlarız.  Tekrar etmek gerekirse, hücrenin kendisi var edilmeye muhtaç iken, zaman içinde hücrenin var etme geleneği geliştirdiğini ima eden bir anlayışla, ‘’Hücre şu veya bu şekilde kendini değiştirdi’’ anlamına gelen, ‘’Hücre çoğaldı’’ veya ‘’Hücrenin bir parçası şunu üretti’’ gibi hücrenin bağımsız kendine ait bir fiilinden bahsetmek mümkün değildir. Hücre her haliyle her an var edilmeye muhtaç bir yaratıktır.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Yorum yazın

1 Yorum

  • el-ihtirâ’: Yarmak manasınadır. Ve bilâ-sebk ve bilâ-misl bir nesne inşa ve peyda eylemek manasına müstameldir.Kâmusul’l-Muhit Tercümesi’nden. (Firuzabadi’nin)