Tenbih
“‘Ferciul basara heltera min futur’ (Gözünü bir kez daha [ona] çevir! Hiç kusur görüyor musun?) Nazarını aleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyet görebilirsin? Kellâ, gören görmez – meğer kör ola veya kasr-ı nazar illetiyle müptelâ ola. İstersen Kur’ân’a müracaat et. Delil-i inayeti vücuh-u mümkinenin en ekmel veçhiyle bulacaksın. Zira Kur’ân, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve nimetleri tâdad eder. İşte o âyât, şu burhan-ı inayete mezahirdir. İcmali budur, tut. Tafsili ise, eğer meşiet-i İlâhiye taalluk ederse, âyât-ı âfâkiye ve enfusiyeyi tefsir tarikinde, sema ve beşer ve arzın ilimlerine ma’kud olan kütüb-ü selâsede tefsir edilecektir. O vakit şu burhan tamam-ı suretiyle sana görünecektir.”
Kainatta kusur ve eksiklik yoktur
Said Nursi tenbih bölümünde, Mülk Suresinin 3. ayetini dikkatimize sunarak delil-i inayet konusunu sona erdiriyor. Bu ayette, nazarı, alemde gezdirerek her hangi bir yerde noksaniyetin görülüp görülmediği sorulmaktadır. Bu ayet genellikle müfessirler ve ulemalar tarafından, kainatta hakim olan düzende bir bozukluk, organizesizlik, hikmetsizlik olmadığı şekilde anlaşılır.
Bu yoruma bir şey söyleyecek hakkımız yok fakat “ferciul basara” kelimesini yapısı itibarıyla sadece maddi göz anlamıyla sınırlandırmamak gerekir. Mesela gözümüzü kainata çevirdiğimiz zaman çok kısa mesafedeki varlıkları görürüz. İnsaniyetimizi ve basiretimizi kullanmak suretiyle şu yaratılışı ciddi şekilde incelemeliyiz. Basiretimizi kullanmak yalnızca gözümüzle bakmak değildir, gözün yanı sıra aklımızla ve tüm insani duygularımızla birlikte kainata bakmak anlamını taşır.
Kainatın yaratılışındaki maksada ters düşecek, o maksadı zayıflatacak ya da çürütecek her hangi bir eksiklik, kusur, çelişki bulamayız. Kainatın varlık nedeni nedir, diye düşünürüz. Kainattaki mahlukat, harika manalar taşırlar. Kainat, inanılmaz karmaşık bir yapıya sahip olmasıyla beraber taşıdığı anlamlar her zaman tutarlı, hiçbir zaman çelişkili değildir. Yaratılış maksadına en uygun şekilde yapılırlar/varlık verilirler. Bunu görebilmek için insaniyetimizi, basiretimizi, insani duygularımızı çok güzel bir şekilde kullanmamız gerekir. Mesela Yaratıcı her şeyi bilerek, kasıtlı bir düzen içinde yaratır. “Varlık alemine getirilişinde pek kasıtlı, bilerek, bilinçli bir tasarruf görünmüyor” gibi bir anlayışın hasıl olmasına vesile olacak istisnai bir hal/yaratılış türü kainatta gerçekleşmez. Yani her şey bir tek mutlak Yaratıcının var ettiği bir şey olarak görünür. Ayet-i kerimede “Hiçbir çelişki, uyumsuzluk, var oluş maksadına ters bir durum fark edebilir misin, gözlemleyebilir misin?” uyarısı yapılır. Hem düşünceyle hem de fiziki incelemelerle böyle bir çelişkiye şahit oluyor musun, sorusunu da içerir. Burada karıştırılmaması gereken nokta, bize sevdirilmemiş, uzak durmamız istetilmiş bir yaratılışla karşılaştığımız zaman, bunun yaratılışı bana sevdirilmedi, kaçınmam sevdirildi demeliyiz. Yoksa, bunun yaratılışında bir eksiklik var, denilmez. Bu ayette yaratılıştaki mükemmellikten bahsedildiği unutulmamalıdır.
“Nazarını aleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyet görebilirsin? Kellâ, gören görmez – meğer kör ola veya kasr-ı nazar illetiyle müptelâ ola. İstersen Kur’ân’a müracaat et.”
“Nazarımızı aleme çevirdiğinizde, yaratılış maksadına ters düşen, maksadı onaylamayacak düzeyde bir noksanlık görüyor musunuz?” uyarısını şöyle anlayabiliriz: Kainatta var olan en ufak bir şeyden en büyük kitleye kadar her bir şey, hep aynı mesajı getirirse benim Yaratıcımın kudreti, ilmi, vasıfları, özelliklerinin mutlak olması gerekir sonucumu onaylattırıyor demektir. “Büyük varlıklar daha iyi izah ederler fakat küçük varlıklar bu önermenin tasdikini yapmakta pek o kadar güçlü görünmüyorlar” diyemeyiz. Yaratıcının ne mutlakıyetinde ne de vahdetinde böyle bir eksiklik göremeyiz. “Biri, daha az şahitlik yapıyor, diğeri daha çok şahitlik yapıyor” gibi bir olaya rastlanmaz. Ayette dikkat çekilen noksaniyet/eksiklik budur. Mesela bazı çocukların kalbi delik doğuyor. Yaratıcı o kalbi delik olmayacak şekilde yaratamamış, unutmuş gibi bir yaratılış olur mu? Yoksa yaratılış düzeninde kasıtlı olarak o çocuğun kalbini delik olarak yaratmak mı var?
Sağlıklı olduğumuz hallerin Yaratıcısının kim olduğunu düşündüğümüzde de, hastalıklı olduğumuz hallerin Yaratıcısının kim olduğunu düşündüğümüzde de aynı sonuca ulaşırız. Yani alyuvarlarımızı çalıştıran ve onlara vücut veren kim ise, onların gözlemlediğimiz görevlerini yapabilecek donanımla yapan hangi kudret ise, kanser hücresini de görevini yapması için ona vücut vermesi de aynı kudret, aynı ilim, aynı hikmet, hatta aynı rahmet – insan alışmadığı için zor gelebilir – kanser hücresinin yaratılışında da kendini gösterir. Hayatın verilmesi ne kadar kasti ise ölümün verilmesi de o kadar kastidir. Hayat ne kadar yepyeni bir yaratılış ise ölüm de o kadar yepyeni bir yaratılış fiilidir, aralarında hiçbir fark yoktur. Hayatı yaratamayan ölümü yaratamaz, ölümü yaratamayan hayatı yaratamaz. Ölüm dediğimiz olay ruhun vücuttan çekilip alınmasıdır ancak ruhun vücuda konulması ile aynı düzeydedir. Ruhu maddi bedenin içerisine kim koymuşsa, bu maddeye o özelliği kim vermişse ancak O, bu özelliği maddeden geri alabilir.
İnsanlar genellikle beğenmedikleri, kendilerine sevdirilmeyen olayları Yaratıcıdan münezzeh kıldıkları için başka bir kaynağa ya da bir şeyin yok olmasına izafe ederler. Bu noktaya dikkat edilmesi gerekir. Ölüm hayatın yok olması değildir; ölüm, vücuda hayat verenin o hayatı geri almasıdır. Vermek de fiildir, geri almak da fiildir. Bu fiilin yaratılması için aynı özelliklerde bir müessire ihtiyaç vardır. Veren kim ise, alan da odur. Yaratılışın nasıl gerçekleştiğine dikkat eden insanın alemin hiçbir yerinde bir noksaniyet, eksiklik, daha az mutlakıyete şahitlik yapıyor, şeklinde göremez ve böyle bir sonuca ulaşamaz. Ölüme veya hastalığa peşin hükümle bakan, kendisine ölümden kaçınması için verilen bir duyguyu, doğrudan doğruya Yaratıcıya yansıtıveren, “Ölümü sevmiyorum” diyerek ölüm yaratıldığında “Allah sevilmeyen bir şey yarattı, demek ki her zaman merhametli Birisi değil,” diyerek kısa yoldan bir sonuca ulaşır. Bu kişi ya kördür ya da kasr-ı nazar illetiyle müpteladır, yani insani kabiliyetlerini yerinde kullanmayan, rastgele detaylı düşünmeden sonuca ulaşan/cevap veren, analiz ve tahminleri değerli olmayan kişidir.
Şu ana kadar hep kainata baktı, bu aşamada Kur’an’a bak diyor. Kur’an’ı çok değişik şekillerde tarif etmek mümkündür. Burada kainatın Yaratıcısının sözlü ifadelerini taşıyor diye algılayabiliriz. Kur’an, Yaratıcının vermek istediği mesajı temsil etmektedir.




İslam tarihini az çok okuyoruz ,sohbetler dinliyoruz,flmler seyrediyoruz. Fakat bu bilgi yığınını böyle anlamlı bir şekilde düzenleyip sıralayan bu sıralamadan,bu düzenden şu an içinde bulunduğumuz kaos için yol haritası çıkaran yazılara pek rastlayamıyoruz. Allah razı olsun. Tarihi değerlendirmekte usul arayışında olmazsak günümüzü düzene sokmak için de tabiri caizse paldır küldür davranıyoruz. Allah razı olsun . Ben yazıdan çok yararlandım.
Allah sizlerden de razi olsun.ali