Usûle Dair Kur'an Okumaları

Murad-ı İlahi ve Arapça Dili Gramer Kuralları

Murad-ı İlahi ve Arapça Dili Gramer Kuralları | Ha-Mim

Hepimiz farkındayız ki Kur’an, bütün insanlığa muhatap olan kâinatın Yaratıcısının rehberlik için yaptığı evrensel bir konuşmadır. Bu sonuca Kur’an’ın Kelam-ı Ezeli olma özelliğinden dolayı ulaşırız.

Aynı zamanda Kur’an 8 ayetiyle kendisinin Arapça olduğunu vurgular. Arapça olduğunu vurgulamasının amacı nedir?

1- Kur’an metnini Arapça dili kuralları dahilinde anlayacaksınız. Arapça dili gramer kurallarına uymayan bir yorum yapılması halinde, Kur’an yanlış okunmuş demektir. Arapça dili gramer kuralları dahilindeki her türlü anlama, Kur’an’ın maksadı dahilindedir, yani “masadakıdır.”

2- Arapça dili grameri demek, dil grameri demektir. Bu ifade, Kur’an’ın kelimelerine yüklenen anlamlar Arapça dilinde kullanıldığı şekliyle aynı anlamları taşır demek değildir. Arapça dilindeki kelime anlamları, tarih içinde gelişen bir medeniyetin o kelimeye kazandırdığı anlamdır ve tarihseldir ve de o medeniyetin dayandığı temellere (varlık görüşüne) göre değişir.

3- Kur’an, tamamen kendisine ait olan varlık görüşünü tesis etmek için, kullandığı kelimelere kendi hedefleri dahilinde anlamlar yükler. Bu anlamları kavramak için Kur’an’ın temel varlık yorumunu kavramak, yani Kur’an’ı bizzat kendi maksatları dahilinde anlamak gerekir. Bir toplumun geliştirdiği maksatlar dahiline mahkûm edilemez. Özetle, Kur’an’ın müfessiri ancak Kur’an olabilir.

Arapça dili gramer kuralları gereği, kurulan cümlenin muhatabı eğer kadın ve erkek karışık ise, müzekker (erkek) formu kullanılır. Böylesi bir kural yalnızca Arapçaya ait değildir. Eşyanın da müzekker ve müennes (erkek ve kadın) formunda zamirler ve dolayısıyla fiil yapıları değişir. Erkek formu kullanılan tüm cümleler hem erkek ve hem de kadınlara aynı zamanda ve aynı oranda muhatap olur. Bu gramer kuralı erkeklerin öncelendiği veya üstünlüğü anlamına asla ve kat’a gelmez. Eğer bir toplumda bulunan kadınlara özel bir hitap yapılacaksa, ancak o takdirde müennes form kullanılır. Müennes form kullanıldığı durumlarda cümlenin içeriği yalnızca kadınları ilgilendirir. Erkekler bundan kendilerine düşen nasibi anlamaya çalışırlar, dolaylı muhataptırlar. Bu ayrıma dikkat etmeden Kur’an okumak mümkün değildir.

Mesela, Arapça gramer kuralına göre “güneş” müennestir (dişidir), ay ise müzekkerdir (erkektir). Böyle bir kuralın cinsellikle hiçbir surette ilişkisi yoktur. İngilizcede de gemi ve memleket isimleri dişidir. Hiçbir surette bu durumu cinsel farklılıkla açıklamak mümkün değildir. Yalnızca gramer kuralıdır.

Bu önemli ayrımdan dolayıdır ki, mesela, Kur’an’da erkeklere hitaben “namaz kılın” ifadesi kullanılır. “Hiçbir zaman kadınlara böyle bir hitap yoktur, o halde kadınlar namaz kılmak ile görevli değillerdir” denemez. Zekât da öyle, iman etmek de öyle. “Kadınlara iman etme görevini ifade eden dişi bir fiil yapısı yoktur” deyip de kadınların iman ile mükellef olmadıkları söylenemez. (İnanan kadınlar ifadesi -mü’minat- vardır. Bu ifade, kullanılan fiillerin erkek formu olmasına rağmen kadınları da içerdiğinin açık belgesidir.)

Bir başka örnek vermek gerekirse, Peygambere hitaben, “hanımlarına (eşlerine) şöyle…” hitabı müzekker olduğu için, her cinsin kendi eşine söylemesi gerekenden bahsediyor demektir. Yani, kadınlar da eşlerine (kocalarına) söyleyeceklerdir. Fakat, Kur’an’da kadınlara hitaben, “Ey peygamber hanımları (eşleri)…” diye hitap eden cümlenin içeriği erkekleri doğrudan muhatap almaz, dolaylı olarak erkekler bu cümleden, “Kadınlar böyle yapacaklar, bana düşen görev nedir öyleyse” diye bu ayete muhatap olurlar.

Cennet ve cehennem tasvirlerinde de aynı durum söz konusudur. Erkeklerin muhatap alındığı bir tasvir aynı zamanda kadınlara da, kadınlar açısından eş değerde geçerlidir. Yani, “erkekler şöyle şöyle özelliklerde eşlere sahip kılınacaklar,” diyen bir ayet, aynı zamanda “kadınlar da kadınlıkları açısından şöyle şöyle özelliklerde eşlere sahip kılınacaklar” demektir.

Cinsellik insanın temel ihtiyaçlarındandır. Bu ihtiyaç aracılığı ile insanlar yaratılıştaki kastı, hikmeti, rahmeti vs görürler. Böyle bir özelliğin tesadüfen ortaya çıkmadığını, maddenin kendisinden kaynaklanamayacağını anlamayan, insan olmaz. Şartlanmış, peşin hükümlü kişilerin durumu kendilerine aittir. Yediğimiz yemekten aldığımız lezzeti rahatlıkla diğer insanlarla paylaşabiliyoruz. Bunda bir sakınca görmüyoruz. Mesele cinselliğe gelince bir kayıt koyuyoruz. Bu kayıt, ayıplanacak, utanılacak bir durumu asla ifade etmez. Yalnızca cinselliğin çok özel şartlarda tatmini söz konusu olduğu için, özel şartlarda dile getirilir. Fakat, bu özelliği yaratan Yaratıcı, insana (kadın ve erkek aynı anda ve aynı düzeyde) hitap ederken, “Sana böyle böyle nimetler vererek sana Kendimi tanıttım. Eğer bu nimetleri Beni tanımak için kullanırsan sana daha da güzelini ve ebedîsini vereceğim, çünkü ben Ebedi olanım,” mesajını veriyor. Kur’an’ın, gramer kuralı gereği erkeklere hitap ettiği cümlelerde erkeklerin karşı cinsten eşlerinin zevk ve lezzet kaynağı olacak şekilde tasviri, “taze taze, çift çift meyveler yarattık” tasvirinden hiçbir farkı yoktur. İnsanların kültürel olarak kadın algılamalarının yanlışlığı, Kur’an’ın maksatlarına aykırı bir kültürdür. Kur’an, insana yaratıcısını tanıtmak için konuşur.

Bu çok önemli farklılığın gözden kaçması, kadınları, kendilerinin cinsellik aracı olarak kullanıldığını ve dolayısıyla bu tasvirlerin de kadınları aşağılayıcı olduğunu zannetmeye götürür. Halbuki bu tür Kur’anî tasvirleri kadınlar da kendileri açısından anlayacaklardır.

Cinsellik duygusunun hayvanlar gibi kullanılması halinde cennet zaten söz konusu değildir.

Aynı doğrultuda düşünüldüğünde, mesela Kur’an’da cennette meyveler verileceğinden bahsedilir. Bu bahis, ilk muhatapların duygularına göre yapılır. Okuyucuya da aynı şekilde, sen de senin muhataplarının şartlarını göz önüne al ve ona göre konuş demektir. Hayvancılığın gelişmediği, yalnızca meyvelerin yetiştiği bir iklimde yaşayan topluma muhatap olurken, “Lezzetli kızartılmış etlerle zevklerin tatmin olduğu bir cennetten bahset” demektir. Her gün yağmur yağan tropik bir iklimde yaşayan insanlara, altından ırmaklar akan bir köşkten bahsetmek, hiç de zevk kaynağı değil, “Cennette de mi nemli hava ile karşılaşacağım” şikayetine sebep olur. Kur’an, ilk muhatap olduğu toplumun şartlarına göre konuşarak, okuyucusuna, “Sen de muhatap olduğun toplumun şartlarına göre konuş” mesajı verir. Önemli olan, insana verilmiş olan duyguların insanın tam zevk alacağı şekilde karşılanacağını ifade etmektir.

Peygamber, kendi şartlarında bol bol yaratılan hurma meyvesini (ilahî bir ikram olarak) yemiş, muz yememiştir. Ebu Cehil de aynen hurma yemiş, muz yememiştir. Demek ki, bulunduğunuz yerde Allah’ın bol bol yarattığı nimeti ilahî bir ikram olarak yemek sünnettir. Değilse, Peygamber öyle yaptı diye hurma yemek veya hurma ile iftar etmek, ancak  ezelî ve evrensel olan Kur’an’ın mesajını anlamamak, Rasulullah’ın evrensel olan uygulamasını anlamamak ile olur. Bu anlayış, Kur’an’ı ve Rasulullah’ı belli bir coğrafyaya ve belli bir tarihe gömmek demektir.

Yukarıda söylenilenleri dikkate aldığımızda, Müslümanların geliştirdikleri geleneğin altında, nispeten cehalet, nispeten dikkatsizlik, nispeten Kur’an’ı ve Rasulullah’ı literal (zahirî), sözlük anlamıyla değerlendirme gibi çok temelli hatalar yattığını görüyoruz. Maalesef bu bir vakıadır. Bizim dikkat etmemiz gerekir. Hatta bazı fıkhî hükümler de böyle bir etkinin neticesinde, kişilerin kendi kültürlerinin etkisinde şekillenmiş ve topluma mal olmuştur.

Çok önemli bir noktaya geldik: Kur’an’da gramer kuralları gereği kullanılan fiiller ve kelimeler ve anlamları hiçbir surette murad-ı İlahî olarak anlaşılamaz. Erkeklere hitap eden bir cümlede “Allah erkekleri kastediyor” demek, Kur’an’ın Arapça olduğunu vurgulamasına tamamen aykırı bir anlayıştır. Kur’an’ın kendisi ile çelişir. Bu bir kuraldır, murad-ı İlahînin muhatabı bütün insanlıktır. Erkek ve kadın aynı anda ve aynı düzeyde muhataptır. Hiçbir kimse “burada yalnızca erkekler söz konusu ediliyor” diyemez. Eğer bu noktaya dikkat etmezsek, “kadınları yaratan Allah, kadınları insan yerine koymuyor” demeye gelen bir anlayışa ulaşırız, ki bu Kur’an’ın kendisini tanımlamasına aykırı bir durumdur. “Ulemadan böyle anlayanlar var” diyerek savunmaya kalkmak, taklidin bizde hâkim olduğunu gösterir.

Bu konu çok önemli ve de çok vecheleri olan bir konudur. Bir yazı ile açıklanması mümkün değildir. Detaylarına örnekleriyle beraber girmek en azından bir doktora konusudur. Okuyucularımızdan İslami bilim dalında doktora yapmaya niyeti olanlar varsa, bu konuyu ciddiye almalarını tavsiye ederim. Bir doktora konusu olmanın ötesinde kapsamı var. Eğer fıkhî kurallara yansımasının tarihi gelişim içindeki etkileri çalışılacak olursa bir doktora konusunu aşar.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın

4 Yorum

  • Burada çalışılan “hûri” konusunda Risale-i Nur’da yapılan yorumlara dikkat ettiğimde şöyle bir sonuç çıkarmıştım.

    Cennette “Hûri” ifadesinden ne anlaşılabilir?
    Fark ettim ki cenneteki hûriler, mümin erkeklere verilecek cinsel arzular objesi bir varlık değil. Aksine, Kur’an “size cennette ‘huriler’ verilecek” derken kastedilen; mümin erkeklere ve kadınlara verilen, cennetin birer nümunesi şeklinde süit ve butik cennetçiklerden ibaret birer nimettir diye fark ettim.

  • Cok guzel, isabetli ve kapsamli bir yorum olmus; hakikaten ufuk acici ve Kur’an’in mesajini belli bir tarih ve muhatab kitlesine hapsetmeyen bir anlayisin talimi olmus; Allah ebeden Ali Mermer abi’den razi olsun.