Yaratıcının yaratılış düzenini keşfetme
Fakat nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr sayesinde, kâinatın her bir nev’ine mahsus kavaid-i külliye-i muntazamadan ibaret olan bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir.
Fikirlerin paylaşılması, desteklenmesi sayesinde külli kaidelerden oluşan bir fen teşekkül eder. Birisi astronomi çalışır, diğeri jeoloji çalışır, bir başkası fizik, kimya çalışır, bir diğeri biyoloji gibi temel bilimlerle uğraşır. Kavaid-i külliye-i muntazama, intizam dahilinde evrensel kurallara oturmayan bir çalışma ya da bir disiplin kendini ilim olarak ortaya koyamaz. Ama günümüz dünyasında, külli nizam üzerine oturmayan, insanların kafasını şekillendiren bir bilim dalı vardır ve adına ‘’medya’’ denir. Çeşitli yorumlarla insanların kafasını şartlandıran medya, bilim değildir. Gerçek bilim, kainattaki yaratılışı inceler, yaratılıştaki genel kuralları keşfeder, formüller geliştirerek kainattaki nizamı tasvir eder. Bir dönem fizikçiler bir kural koyarlar daha sonra yeni bir kural çıkabilir çünkü inceleme alanı genişlemiş olabilir. Kuralsızlık ilim değildir. Kaostan, tesadüften, kendi kendine oluşmuşluktan ibaret bir bilim olmaz. Kainattaki her bilim dalı bunun şahididir. Madem herkes külli bir kural üzerine kainatı inceler ve incelemelerinin sonucunda görebildiği kadar kurallar ortaya çıkar. Demek ki kainatın tümünde nizamın hakim olduğu sonucuna ulaşılır. Kainattaki kurallar demek, nizam demektir; nizam, kast demek; kast, hikmet demek; hikmet de, iradeyi, bilgiyi gerektirir. Sonuç olarak, kainatı var edenin iradesi, hikmeti, gücü, yok olan bir şeye varlık verecek özellikte olması aklen zorunludur. Tüme varımı veya istikrâ-i tammı bu anlamda kullanıyoruz.
Dünyada araştırmalar hala devam ediyor ve yeni yeni bilim dalları tesis ediliyor. Binlerce uzman kainatın sırlarını çözmeye çalışıyor. Herkesin kendine göre bir hedefi var; kimi maaş derdinde, kimi otorite ve ünvan kazanma, kimileri de gerçekten bu kainatta neler olduğunu anlama derdinde. Bilim ve bilim adamları hakkında toptancı, önyargılı hükümlerden kaçınarak, insanlığın hala kainatı incelemeye devam ettiğinin farkına varmalıyız. Her incelemede külli bir kaide, muntazam bir yaratılış prensibi bulunuyor. O prensipten faydalanarak, başka prensiplerle bağdaştırarak yeni bir şeyler yapılıyor. Ama kainatta hiç kimse bir şeyler var ediyor değil. İlim yapan kişilerin iddiası, hiçbir zaman kainatta yeni bir kanun, yeni bir varoluş prensibi koymak değildir. Buradaki temel unsur, kainatta var olanı farkına varmak, keşfetmek, tespit etmek, kullanmaktır. Elektrik yoktu da var edilmedi, zaten vardı. Kainatın yaratılış biçiminde nasıl üretildiğine dikkat edildi yani üretiliş biçiminin kuralı tespit edildi ve aynı kurala müracaat etmek suretiyle istediği alanda yeni elektrik üretilmesi talebinde bulunuldu. Bunun adına da elektrik üretimi denildi. Elektrik üretimiyle ilgili kanunlara baş vurmamız “Bana istediğim yerde elektrik üretiver ve onu müsaadenle ben kullanayım” anlamı taşır. Zaten kainatın Yaratıcısı “Size bu kainatı yarattım ve iradenizi serbest bıraktım, yaratılış kanunlarını kullanın ve faydalanın” diyor. Yaratıcı sözleriyle kainattan yararlanmamızı söylediği gibi, bizi donattığı araştırma merakıyla da, üzerini hafif tozlu bir şekilde tecelli ettirerek yarattığı düzenini (kanunlarını) “gel, keşfet ve kullan” mesajını veriyor. Yaratılış dilinden biz bunu anlıyoruz, Yaratıcının bunu kastettiğini biliyoruz. Çünkü tesadüfen kendi kendine var olamayacak kadar mükemmel ve özel olarak düzenlenmiş bir kainatın karşısına, keşfetme duygusuyla donatılmış insan, hür iradesiyle serbestçe bırakılmış. Bundan daha açık bir konuşma olur mu! İnsana yemek yeme ihtiyacı verilmiş, yemek de en güzel kokusuyla “Gel beni ye” diyor. Bu insanı ve yemeği yaratanın açık konuşmasıdır.
İslam aleminde bilim üzerine çok tartışmalar yapılıyor. İslam’da bilim var mı? İslam’da fennin değeri nedir? İslam bilimin karşısında mı? İlim dinin yerini mi alıyor? Bu sorular çok gündeme geliyor. Tanım gereği kelimeler değişik maksatlarla kullanılınca polemiğe alet ediliyor. “Fen dinsizliğin kaynağıdır” önyargısı sebebiyle, Müslüman insanlar yetiştirmek için gençleri bir odaya sokup, Kur’an’ı ezberletiyorlar. Daha sonra onların gözlerini kainata kapatarak tefekkürden uzak kafalar yetiştiriyorlar. Peşin hükümlerin arkasında damgalamak isteği vardır. Seküler zihniyete sahip bilim adamları da insanlığa yakışmayan bu oluşumları görünce “Kainat ortada, incelediğin zaman çok şey keşfediyorsun” şeklinde kendi zaviyesinden bilimsel çalışmalara tanım getirir. Her iki kesim de kendi yorumlarını haklı çıkaracak gerekçeler üretirler. Bu durumlara karşı uyanık olup, önyargılara geçit vermemek gerekir. Taraf tutmadan, kimin nerede hak söylediğine bakılmalıdır. Hakikate sahip çıkılmalı ve desteklenmelidir. Ebediyen tarafsız kalmak mümkün değildir, hakkı gördükten sonra hala tarafsız kalmak insani de değildir. İnsan fıtratı, bir yerde doğru bir şey yapılıyorsa o doğrudan memnun olacak, yanlış bir şey yapılıyorsa o yanlışı sevmeyecek şekilde donatılmıştır. Peşin hükümlere girmeden hakkın tarafını tutmalıyız.
Kaidenin geçerliliği eşyanın nizamının güzelliğine delildir
“Bununla beraber, bir emirde intizam olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyan edemediği için; kaidenin külliyeti, nev’in hüsn-ü intizamına delildir.”
Kainat içinde bir kaidenin geçerliliği eşyadaki nizamın güzelliğine delildir. Kainatta bir olayın vücuda getirilişine tarafsız gözle bakacağız, peşin hükümle bakmayacağız. “Allah bunu yarattı, biz Müslümanız” demek konuyu anlamamak için kendimizi kilitlemek anlamına gelir. İntizamdaki güzellik, ilgili alanda külli kaideleri netice verir. Kaidenin geçerliliği, kastı ve bilinçli hikmete delalet eder. Bilinçli bir tercih yapacak kaynağın zorunlu olarak varlığına delalet eder. Böyle bir sonuca ulaşmak için insan olmak yeterlidir. Belli bir dinin mensubu olmak ise bu sonucu onaylamaktan ibarettir. Yani, Müslüman olmak, Allah’a imanın gerekçesi değil, sonucu olmalıdır.
Dünyada birçok şey oluyor ve bunların hepsinde intizam görüyoruz. İntizam olmasaydı kaidesi külli olmazdı, kaide külli olduğuna göre intizam olduğu besbellidir. Öyleyse madem intizam var, o halde kaidenin külliyeti nev’in hüsn-ü intizamına delildir yani çok güzel bir nizama tabi olduğuna delildir. Tavuk yumurtasından her zaman tavuk civcivi çıkacak şekilde bir nizam kurulmuştur. Madem nizam var, düzen tesis edilmiş, bu nizam şuurun ve kastın olduğunu gösterir. Bu nizamı kuran bana diyor ki “Benden tavuk civcivi istiyorsan Benim yaratma kuralım budur, buna uyacaksın. Sana öğrettiğim yaratma kuralını uyguladığın zaman tavuk civcivini yaratırım.”
Bir çeşmeden suyun akması için vanayı sağa çevirirseniz su akar, ters istikamette çevirdiğinde ise su kesilir. Bu durum, çeşmenin vanasında bir çalışma düzeninin, nizamın olduğunu gösterir. Bu çeşmenin vanasının demiri kendi kendine bu şekilde olmaz. Onu bu şekilde tasarlayan ve yapan birinin olması gerektiğini insan aklıyla, fikriyle, vicdanıyla, hisleriyle, tecrübesiyle kısacası her şeyiyle anlar. Kainatta mevcut olan kuralları kullanırız yeni bir kural koyamayız. Mevcut olan kuralları kullanarak yeni bir cins üretilir. Sihirbazın şapkadan tavşan çıkardığı gibi yeni bir tür köpek üretilmez. Kainatın içindeki hiçbir varlığın, yok olan bir şeye varlık vermesi mümkün değildir. Çünkü kendisi var edilmeye muhtaç olan bir şey başka bir şeyin varlık nedeni olamaz. Eğer varlık nedeni olsaydı kendisi var edilmeye muhtaç olmaz, var edici olduğunu bildiren özelliklere sahip olurdu.
Hüsn-ü intizam kelimesinde sadece vurgulanmak istenen nizam değil, nizamın güzelliğine dikkat çeker. İntizamın geçerliliğinin güzelliği, hikmetin güzelliğini, ilmin güzelliğini, delalet ettiği kaynağın güzelliğini vurgular. İradenin güzelliğini yani güzel irade etmiş, güzel bilmiş, güzel yapıyor, şeklinde anlayabiliriz. Hüsn-ü intizamı, birçok kültüre de yerleşmiş şu cümleyle anlayabiliriz: “Gazabın da güzel mağfiretin de.” Sağlık da güzel, hastalık da güzel çünkü hepsini intizam dahilinde veriyor. Hastalık da düzensiz, kaotik bir şekilde gelmez. Genler ve aile geçmişi araştırıldığında ve incelendiğinde bir düzen dahilinde geldiği görülür. Kalp, böbrek, kanser gibi hastalıklarda ilk sıralarda yer alan sorulardan biri “Ailede bu hastalıktan ölen var mı?” Anne, baba, amca, teyzedeki hastalıkların hepsi bir intizam dahilinde gerçekleşir. Hastalığı sevmemek de güzeldir, o duygu da kainatın yaratılış düzeni dahilindedir. Neden hastalığı sevmeme duygusunun verildiğini düşünmeliyiz. Sağlığı isteyeceğiz, sağlığa muhtaç olduğumuz bizim gerçeğimizdir. Ama sağlık garanti değildir, kimsenin garanti edebileceği bir şey değildir. Kasti olarak var edilen sağlığı vereni araştırıp O’na yönelmek ve sağlığı verene bağlanmak da güzel bir intizamdır.




İslam tarihini az çok okuyoruz ,sohbetler dinliyoruz,flmler seyrediyoruz. Fakat bu bilgi yığınını böyle anlamlı bir şekilde düzenleyip sıralayan bu sıralamadan,bu düzenden şu an içinde bulunduğumuz kaos için yol haritası çıkaran yazılara pek rastlayamıyoruz. Allah razı olsun. Tarihi değerlendirmekte usul arayışında olmazsak günümüzü düzene sokmak için de tabiri caizse paldır küldür davranıyoruz. Allah razı olsun . Ben yazıdan çok yararlandım.
Allah sizlerden de razi olsun.ali