Fünun-u ekvan, “kün” emrini araştırmanın adıdır
Demek, cemi’ fünun-u ekvan, kaidelerin külliyetlerine binaen, istikrâ-i tamla nizam-ı ekmeli intaç eden birer burhandırlar.
Nursi’nin bu cümlede fünun-u ekvan kelimesini kullanması çok önemlidir. Başka eserlerinde fünun-u medeniye kelimesi kullanırken burada fünun-u ekvanı tercih etmesinin sebebi, konunun ekvanla ilgili olmasıdır. Ekvan, kevnler demektir, kainatın aslı da kevndir. Kainat kevnler yığınıdır ama rastgele yığınlar değildir, intizam dahilinde topluluklardır. Kevn-kainat ilişkisi önemlidir çünkü Kur’an bize bu kelime ile kainatın “kün” emrinin sonunda vücut bulduğunu öğretir. Halık bir şeyi irade ettiği zaman “kün” (ol)masını irade eder ve olur. ‘’Kainat,’’ “kün” emriyle var edilenlerin bütünü demektir. Kasti bir emirle vücut bulmuştur; el yapımı, derleme, toplama, bir mevcudu kullanma şeklinde değildir. “Allah o şeye ol dedi, o da oldu” gibi komik bir yaratılış emri değildir. Risale-i Nur’larda “kün” emriyle kastedilen mana, hiçbir şekilde fiziki ilişkiye girmeden, irade edildiği için (olması istenildiği için) var olan bir alem içindeyiz. Fünun-u ekvan, aslında “kün” emrinin araştırılmasının yapıldığı alan demektir. Hangi emirlerle bu kainatın tesis edildiğini, vücut verildiğini, mevcut kılındığını, yaratıldığını fünun-u ekvan araştırır. Her bir “kün” bir kuraldır, o kurallar bulunur. Bu nedenle ‘’cemi’ fünun-u ekvan’’ (var olan alemin varlık alemine getiriliş kurallarını inceleyen bütün bilim dalları) kaidelerinin külliyetlerine binaen buldukları “kün” emirlerinin külli oluşuyla her yerde aynı kün emrinin o yerin bağlamında, aynı şekilde tecellisinin farkına varmakla bir kural, formül koyulur.
Karmaşıklığa sebep olmadan basit bir örnekle açıklamak gerekirse yine musluk örneğine dönebiliriz. Vanayı sağa çevirdiğinizde su akar, sola çevirdiğinizde su akmaz. Bu vanayı yapan insan, bu nizamı koyarak yapmıştır. Ama kainatın varlığında böyle bir aracıya rastlanmaz; var olması irade edildiği için var olan bir alemdeyiz. Bu nedenle bu alemin var oluş kurallarını tespit edenler onları kaideler şeklinde yani formüller şeklinde yazıyorlar. Ay, güneş, yıldızlar, galaksilerden gelen ışınların niteliklerini araştırarak buluyorlar ve dolayısıyla o galaksilerin yaratılışında uygulanan “kün” emrini araştırıyor ve “kuralı budur” diye açıklıyorlar. Araştırmayı yapanlar söylemese bile, Yaratıcının koyduğu kural dahilinde galaksiyi yarattığını, yine Yaratıcının koyduğu kural dahilinde atoma vücut verdiğini öğreniyoruz. Kainatı inceleyen binlerce cilt kitabın içerisindeki kuralların hepsi “kün” emrinin külliyetine dayanır. Bir atoma kim kural koymuş ve uyguluyorsa, o kuralın kaynağı kimse, galaksideki atomun da varoluş kuralını O koymuştur. Çünkü aynı kural geçerli, yani bir atomu var etmek için kainatın tümünü var eden olmak gerekir. Aynı kuralı aynı alanda uygulayan, o kuralın koyucusudur. Fenlerin varlıklarının bizzat kendisi, nizam-ı ekmelin şahitliğini yapan birer burhandır. Yani, kainatta mükemmel bir nizamın var olduğunu bize bildirirler. Bütün galaksileri inceleyip de bu sonuca ulaşmaya gerek yoktur. Bu parçadaki kullanımıyla istikrâ-i tam meselesinin doğru anlaşılması gerekir. Felsefe bilim dalındaki kullanımından farklıdır.
Muhakemenin istikrâ-i tam anlayışı ile tecrübenin istikrâ-i tam anlayışı arasındaki fark
İstikrâ-i tam bu asrın en önemli meselesidir. Kaidenin külliyeti, varoluş emrinin bütün kainat çapında geçerli oluşu her yeri incelemeye gerek görmeden bir karara ulaştırır. Musluk örneğinde olduğu gibi sağa çevirdiğimizde su akar, sola çevirdiğimde su kesilir. Bu olay, gözlemlediğimiz ve tecrübe ettiğimiz bir olaydır. Musluğun demirinin bu işi kastetmiş olması mümkün değildir, mutlaka bir ustası vardır. Bu kurala ulaşabilmek için bütün muslukları incelememiz gerekmez. Kendisi kural koyamayan bir maddenin kural dahilinde çalışıyor olması o maddenin şuurlu, bilinçli bir kişi tarafından tanzim edildiğini gösterir. Musluğun çalışmasında, musluğun maddesinin nizam kuramayacağını anladığımız için, bu musluğun bilinçli bir varlık tarafından tanzim edildiği sonucuna ulaşırız. Maddenin kendisinin, kainatta anlamlı bir şekilde kendi varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Musluğun maddesinin, bu düzenin ihdas edicisi olamayacağını anlarız. Bir ya da iki tane musluğu incelememiz yeterli olacaktır.
Kur’an’da, arzı gezip görmüyorlar mı, güneşi ayı nasıl inşa ettik, şeklinde ayetler vardır. İstikrâ-i tamı anlamaya çalışırken, “Kainatı gezmeyeceksin, aya gitmeyeceksin, onları incelemeyeceksin” anlamında yorumlanmamalıdır. Araştıracağız, inceleyeceğiz ama muhakkak kalkıp Avusturalya’ya, Kuzey Kutbuna gidip incelemeye gerek yoktur. Yanı başımızdaki toprak parçasını alıp, içtiğimiz su moleküllerini inceleyip, bulutların hareketlerini gözlemleyip, rüzgarın esintilerini hissederek kuralların genelliğini, geçerliliğini görebiliriz. Buralarda da kainat çapında geçerli kuralları buluruz. Var edilmiş olan, varlığı kendinden olmayan bir madde, kendisinde görünen düzenin varlık kaynağı olamaz. Çünkü o maddeye varlık verme özelliğine sahip değildir, kendisinin tabiatında var edilmeye muhtaçlık vardır. O zaman anlıyoruz ki, “Var edilmeye muhtaç olanın mutlaka bir var ediciye ihtiyacı vardır” hükmü kainat çapında geçerli bir hükümdür. İstikrâ-i tam diye anladığımız kavram, muhakememiz ile yapmış olduğumuz bütün kainat çapında geçerliliğini idrak edebildiğimiz tüm kurallar için geçerlidir. Aksi takdirde her bir yıldızı çalışıp, kendi kendini yapamayacağını görmemiz gerekir. Bir başka yıldız belki kendi kendini yapabilir. Felsefe bu tutarsız görüşü iddia etmeye çalışır: “Bilemezsin, görmedin, incelemedin, belki o yıldız kendi kendini yapabilir” şeklinde vesveselerle, insanın görmeden karar veremeyeceğinin şüphelerini atar. Şüphecilik, soruları araştırmak için güzeldir, ama sabitleşmiş temelsiz bir iddiayı sürekli gündeme getirmek için güzel olmadığını görürüz. Felsefe, “Kainat sınırlı, bunu yapanın sınırsızlığını nerden çıkarttın! Gidip, gördün mü?” şeklinde mantıklı gibi görünen ama mantıksız sorularla kafaları karıştırır. Sanki, Yapanın sınırsızlığını gördüğümüz için Yaratıcının mutlak olan olduğunu savunuyormuşuz gibi eleştiriler getirir. Yaratıcının mutlak olmasına gerektiğine, bizzat kainattaki varlıklar, ‘’Bizim yaratıcımız mutlak olması gerekir’’ diye şahitlik yaptıkları için böyle bir sonuca ulaştığımız bilinmelidir.
Kainatın varlık alemine gelişinde (var edilişinde) şu prensip çok önemlidir: Varlığı kendinden olmayan bir şeyin, başka bir şeyin varlık nedeni olmasının mümkün olmadığını, varlığı kendinden olmayanların mutlaka var edilmeye muhtaç olmasından anlayabiliriz. “Lailahe illallah” bu demektir. Varlığı kendinden olmayanların mutlaka bir varlık verene ihtiyacı vardır. Varlık verenin varlığının, bir başka şeye muhtaç olması yani var edilmeye muhtaç olması mantıken mümkün değildir. Mantık bir sonuca ulaştığı takdirde, bu sonuç fiziki tecrübeyle tersinden ispatı istenilmez, Yani, Mutlak bir Yaratıcı olması gerektiğine ulaşan mantık, ayrıca, ‘’Şimdi bakıyım bu Mutlak Yaratıcı nasıl yaratıyor bir göreyim’’ diyerek Mutlak Yaratıcının kendisini görmek istemesi, bir başka mantık hatasıdır. Mutlak olanı görmek istemek, mutlak olmanın tanımına aykırıdır. Bir binadaki sanatı görüp de, ‘’Bu binanın ustasının sanatkar olduğu sonucuna ulaşan birisinin, o ustayı mutlaka görmek ve sanatkarlık vasfını da gördükten sonra böyle bir mantıki sonucu onaylayabileceğini iddia etmesi gibi bir tutarsızlıktır.
Bir fiziki olayı tecrübeden sonra insan muhakemesiyle mantıki bir sonuca ulaşılır, o sonuç eğer mutlak olanın varlığının zorunluluğu ise, evrenin tümünü gözlemlemek zorunda değiliz. Bir atomu inceleyerek onun Yaratıcısının mutlak olması gerektiği (yani varlığı kendinden olması zorunlu) sonucuna muhakemeyle ulaşılır. Madem ki, incelediğimiz bir atomun Yapıcısının mutlak olması gerekiyor, öyleyse tüm atomların Yapıcısı da bu mutlak olan Yaratıcı olmak zorundadır. Eğer Mutlak ise ona bir sınır getirmek mümkün değildir.
Gözlemlediğimiz bir şeyin Yaratıcısının mutlak olması gerektiğini savunmak doğrudur. Bizim görevimiz olan, gözlemlediğim şu alemin var edicisinin mutlak olduğundan emin olmaktır ve buna Allah’a iman denir. Gözlemlemediğimiz bir şeyin yaratıcısını tanımlamak diye bir sorumluluğumuzdan bahsedilemez. ‘’Yaratıcı olmak için Mutlak olmak zorunludur’’ sonucuna ulaşmaktır insanın vazifesi. Mutlak olanın ise, Yaratma alanının sınırından bahsetmek mantık çelişkisidir. Onun içindir ki, ‘’Mutlak Yaratıcı, ne varsa hepsinin yaratıcısı olmalıdır,’’ sonucu Nursi’nin argümanında ‘’istikra-i tam’’ adını alır. Mantığın ulaştığı sonuç itibariyle konuşmaktadır, değilse bütün kainatı inceledim iddiasıyla değil. Bunun mümkün olmadığını herkes bilir.
Nursi, yukarıda naklettiğimiz metni “Lailahe illallah” esası üzerine kurmuştur. Kelime-i tevhitte mantıki bir sonuç görebiliriz. “Lailahe”, kendisi var edilmeye muhtaç birisi, var edici olamaz, anlamına gelir. O halde bu varlık alemini var eden ve kendisi var edilmeye muhtaç olmayan bir kaynağın olması zorunludur: “İllallah”. Bunun için benim, ne laboratuvarda çalışmaya ihtiyacım var ne de yıldızları gezmeye. Sadece mantıki kabiliyetlerimi kullanmak suretiyle ulaştığım sonuçlar evrenselleşebilir. Bu evrensel sonuç Kur’an’ın açıklamalarının ötesinde ileri düzeyde bir açıklamaya ihtiyaç bırakmayacaktır. Aynı zamanda, Hz. Muhammed a.s.v.’a gönderilen evrensel mesajdan sonra bir ileri düzeyde açıklama yapacak mesaja ihtiyaç olmadığını belirtmek üzere: “hateme’n-nebiyyine” (Ahzab Suresi, ayet 40) ayetini taklidi olarak değil, tasdikle mükellefiz. Ayeti rehber olarak alıp, kainata bakarak inceleyip, kendi insani duygularımı da kullanarak sonuçları tasdik etmektir. Muhammed a.s.v.’dan sonra bir peygamberin gelmeyeceği haberini veren ayeti tasdik etmemizin nedeni “Lailahe” muhakemesinin nihai, evrensel bazda geçerliliğini insanın karar altına almasından kaynaklanmasıdır.
“Lailahe”, hiçbir zaman “Kainata baktım, gezegenleri dolaştım, Venüs’e gittim, orada Allah yoktu” gibi komik muhakemeler olmaz. “Lailahe illallah” temel formüldür ve insanın insani kabiliyetlerini kullanarak ulaştığı bir sonuçtur. Mesela güle baktığımda, güldeki güzelliği atomları mı yaptı diye sorduğumda, o atomların güzelliğin kaynağı olamayacağını anlarım. Çünkü gül güzel yapılıyor, gülün güzelliği var edilmeye muhtaçtır. Çiçek yerine hayvanları incelediğimizde de aynı sonuca ulaşırız. Her mahluku inceledikçe vardığımız sonuç bir öncekinde vardığımız sonucun hatırlatması olacaktır. Burada Allah dediğimiz Zat ebedi ve cemil olmalıdır yani O’nun cemali kendinden olmalıdır. O zaman “La cemile illallah, la kadire illallah, ya hakime illallah” diyoruz. Kainatta gördüğüm tüm özelliklerde aynı yaklaşım tarzıyla muhakeme ediyoruz. Doğru mu, yanlış mı inanıyorum diye inancımı kontrol etmek için kainatı gezdiğimde aynı prensibi kullanıyorum.




İslam tarihini az çok okuyoruz ,sohbetler dinliyoruz,flmler seyrediyoruz. Fakat bu bilgi yığınını böyle anlamlı bir şekilde düzenleyip sıralayan bu sıralamadan,bu düzenden şu an içinde bulunduğumuz kaos için yol haritası çıkaran yazılara pek rastlayamıyoruz. Allah razı olsun. Tarihi değerlendirmekte usul arayışında olmazsak günümüzü düzene sokmak için de tabiri caizse paldır küldür davranıyoruz. Allah razı olsun . Ben yazıdan çok yararlandım.
Allah sizlerden de razi olsun.ali