Ders Notları

Kayyûmiyet-Haşir İlişkisi ya da Ahirete İmanın Yolu Kayyûmiyeti Anlamaktan Geçer!

Kayyûmiyet-Haşir İlişkisi ya da Ahirete İmanın Yolu Kayyûmiyeti Anlamaktan Geçer! | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (03. 11. 2024) Kayyûmiyet dersinde Otuzuncu Lem’a’nın Altıncı Nüktesinin Üçüncü Şua’sının okunup müzakere edilmesine başlandı. Takdimci dersin başında geçen hafta okunan bahsi özetledikten sonra kısaca şunları söyledi. “İkinci Şua’nın başında üç ayet vardı, konuştuk. Bunlardan ilki ‘lâ te’huzühu sinetün ve lâ nevm’ (Bakara 2/255) ayeti idi. Yani Allah’ı hiçbir zaman uyku ve uyuklama tutmaz. Hani biz ‘biraz yoruldum, biraz dalayım’ deriz ya Allah için ne uyku ne bu tür bir dalma, ne hafifçe kestirme söz konusu olamaz. Neden? Her zaman konuştuğumuz üzere O, -mantıkî bir zorunluluk olarak-, ‘mutlak’ olmalıdır, kainat cinsinden olamaz’, dolayısıyla Onu yaratıklar gibi düşünmek mümkün değildir. Peki, bu ayet Kayyûmiyete gönderme yapıyor mu? Yapıyor. Çünkü Yaratıcı -deyim yerindeyse- her an iş başındadır. Yaratılmaya muhtaç olan kainatın varlığının aralıksız devam ettirilmesi Yaratıcının Kayyûmiyetine işaret ediyor. İkinci ayet, ‘Mâ min dâbbetin illâ hüve âhizün bi nâsiyetihâ’ (Hud 11/56). Bu ayette ne diyor? Şunu: ‘Hareket eden hiçbir canlı yoktur ki Allah onu perçeminden tutuyor olmasın’. Bu ayetin Kayyûmiyete bakan tarafı ne? İstisnasız her dâbbenin yani hareket eden her canlının her haliyle, her an Onun ahz-ı tasarrufunda bulunması. Bu da Kayyûmiyete işarettir. Üçüncü ayet ‘lehû makâliduü’s-semâvâti ve’l-arz’ (Zümer 39/63) Yani göklerin ve yerin anahtarları Onundur. Burada ‘gökler ve yer’ diyerek bütün kainatı gündeme getiriyor ve her şeyin Onun yaratma, varlığını devam ettirmesinin Kendi uhdesinde olduğunu belirtiyor. Yine Kayyûmiyete işaret ediyor.”

“Bugün okuyacağımız Üçüncü Şua’nın başında ise bazıları daha önce çalışılan beş ayet yer alıyor. Bunlardan ilki daha önce çok konuştuğumuz ‘Külle yevmin hüve fî şe’n’ ayeti (Rahman 55/29). Yani ‘O her an bir tasarruftadır.’ Her ne kadar burada lafız olarak geçen ‘yevm’ kelimesini biz ‘gün’ diye karşılıyor isek de bu kelime Arapça’da ‘dehr’ yani zaman anlamına geliyor. Nitekim mesela bir ayette bir günün bin sene olduğu bir hakikatten (Hac 22/47), diğer bir ayette bir günün elli bin sene olduğu hakikatten (Meâric 70/4) bahsediliyor. Aslında zaman dediğimiz şey bizim zihnimizde olan bir adlandırmadan ibarettir. Peki bu ayetin Kayyûmiyetle ilgisi ne? Gayet açık. Zira Yaratıcının kimilerinin iddia ettiği gibi kainatı yaratıp kendi haline bırakmadığını, Kendisinin her an yaratmayı kaim kılması, devam ettirilmesiyle tasarruf içinde olduğunu ifade ediyor bu ayet.”

“İkinci ayet ‘fa’âlün limâ yürîd’ Bürûc 85/16) yani O, dilediğini şekilde, dilemeye devam edendir. Burada ‘fâil’ değil de ‘fa’âl’ kalıbının kullanılması Kayyûmiyete işaret ediyor. Çünkü ‘fa’âl” kalıbı bir işi sürekli yaparak meslek edinenler için kullanılır. Mesela fırıncılık yapana ‘habbâz’, terzilik yapana ‘hayyât’ denilmesi gibi. Üçüncü ayet ‘yahluku mâ yeşâu’ (Rum 30/54) yani O dilediğini yaratır, yaratıyor anlamına gelen ayet. Biraz Arapça ile ilgisi olanların bileceği üzere burada ‘yahluku’ şeklinde muzari kipinin kullanılması sürekliliğe işaret eder. Muzari kipi geçmiş zamanı, şimdiki zamanı ve gelecek zamanı içine alır. Ayet açıkça Kayyûmiyete dikkat çekerek Allah’ın ‘sürekli yaratmakta olan olduğu’ dile getiriliyor. Dördüncü ayet ‘bi yedihi melekûtu külli şey’in’ (Yâsin 36/83) yani her şeyin iç yüzü, anlam ifade eden yönü Onun elindedir yani Onun hükmü altındadır. Mülk ve melekût kavramını en iyi anlatan misallerden birisi ayna misalidir. Ayna bu yaratık alemde gördüğümüz mülk, aynanın yansıttığı ise melekût örneğidir. Yani kainat ayna yani mülk, kainat aynasından yansıyan özellikler ise kainatin melekût vechesidir, yönüdür. Kur’an’daki ‘Küllü men aleyhâ fân ve yebkâ vechu rabbike zü’l-celali ve’l-ikram’ (Rahman 50/26-27) ayetindeki ‘vech’ (yön, veche) kelimesi melekutiyet yönünü ifade eder.”

Müellif ‘bu dünyada da gerçekleşiyor bu’ diyor. Her an, her şey, her bir haliyle hayatlandırılıyor sonra ölüme maruz bırakılıyor. Mütemadiyen O, varlık veriyor sonra bizi görünmeyen bir aleme, yani bizim gözlemimize göre gayba gönderiyor, varlık veriyor tekrar bizim gözlemimize göre gayba gönderiyor. Yani ‘yuhyî ve yümît’ hakikati her an işliyor, gerçekleşiyor. İşte burada insan şunu söylemeden duramıyor: Bu dünyadaki kainatın tüm parçalarını içeren ve sürekli olarak gerçekleşen ‘yuhyî ve yümît’ hakikatini anlamayan ahirete işaret ediyor diye anladığımız ‘yuhyî ve yümît’ hakikatini anlayamaz.

Bundan sonra takdimci şöyle devam etti: “Nihayet üçüncü Şua’nın başına alınan son ayet çok ilginç, çok dikkate değer çağrışımlar içeriyor, Kayyûmiyetler ilgili olarak buraya alınması bakımından. Ayet şu: Fe’nzur ilâ âsâri rahmetillahi keyfe yuhyi’l-arda ba’de mevtihâ’ (Rum 30/50) yani ‘Bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor’. Biliyoruz ki müellif bu ayeti Haşir Risalesinin başına koyuyor. Peki bu ayetin Kayyûmiyetle ne ilgisi var, niye buraya koydu? Aşağıda gelecek ve okunduğu zaman anlaşılacak ama acele edip hemen söylemek gerekirse şöyle bir bağlantıya dikkat çekiliyor burada: Kayyûmiyeti anlamayan haşri, ahireti, ebediyeti anlayamaz! Ya ne yapar? Taklidi bir surette ahiret, ebediyet vardır, çünkü Kur’an öyle söylüyor’ der. Biz, Kayyûmiyeti anlamayan ahireti, ebediyeti anlamaz’ derken ‘bu bağlantıyı kurmayan, ahireti inkar eder, küfre düşer’ vs. türünden bir şey kastetmiyoruz. Biz ahiretin ve ebediyetin varlığını tasdik etmek için Kayyûmiyeti anlamak şarttır diyoruz. Çünkü iman tasdiktir, tahkiki imanda tasdik delille olur, delil lazımdır. Her ne ise. Bu Şua’da yer alan paragraflarda Kayyûmiyet ilişkisine dair çok önemli ipuçları, çok önemli imalar var. Yani çok açık değil, onun için ipuçları ve ima diyoruz. Okuyup geçer gidersek bunları fark edemeyiz.”

“Söz konusu ayetteki ‘yuhyi’l-arza ba’de mevtihâ’ ayetini iki şekilde anlamak gerekiyor. Birincisi Onun arzda yani yeryüzünde bulunan canlıları, gözümüzün önünde ölümünde sonra hayatlandırması, ikincisi yer yüzünde bulunan canlıları her an vefata tabi tutup yaratması. Diğer bir ifade ile ikinci anlayışta Kayyûmiyete dayalı bir haşir inancını görüyoruz. Çok ilginç bir Kur’an okuması bu! Ben şahsen başka kaynaklarda bu ayeti böyle bir anlayışa dayalı yorumlayan yaklaşım görmedim. Birinci anlayış itibariyle bu ayet -Haşir Risalesinin başına konuyor- kıyamet sonrasındaki dirilmeyi, haşri anlatıyor ya da temellendiriyor. İkinci anlamı itibariyle ise bu ayet -sırr-ı Kayyûmiyetin en ince bir boyutunun çalışıldığı Üçüncü Şua’nın başına konuyor- Kayyûmiyete dayalı bir haşri anlatıyor ya da temellendiriyor. Risale okuyanlar için şu notu düşelim: Bu ayetin Sözler kitabının Onuncu Söz diye bilinen Haşir Risalesinin başına konması -basit bir temsil ile- okulun birinci sınıfı içindir (Birinci sınıfın da onuncu kademesi). Lem’alar kitabının İsm-i Azam’a dair olan Otuzuncu Lem’a’ya konması ise dört basamaklı eğitimin üçüncü sınıfı içindir (bu sınıfın otuzuncu kademesi). Artık bu sınıfa gelen bir kimse bu ayeti haşrin Kayyûmiyetle temellendirilmesi doğrultusunda okuyup anlayacaktır.”

“Bu çok önemli nokta bize iç içe şu üç hakikati hatırlatıyor: Bir; Yaratıcının ‘mutlak’ olduğunu anlamak; iki, Yaratıcının kayyûm olduğunu anlamak; üç, haşir yahut ebediyeti Kayyûmiyet ile anlamak. Dolayısıyla insanların imanı hakkında hüküm vermek için değil, tahkiki imanda tasdikin temellerine işaret etmek için şu cümleleri rahatlıkla kurabiliriz: Mutlakiyeti anlamayan uluhiyeti anlayamaz, anlamış olmaz! Kayyûmiyeti anlamayan ‘mutlak’iyeti anlayamaz, anlamış olmaz! Haşri Kayyûmiyetle anlayamayan Kayyûmiyeti anlamış olmaz! İşte Kayyûmiyet hem Yaratıcının ‘mutlak’iyetini hem haşir ve ebediyetin gerçekliğini anlamak, daha doğrusu iknaî olarak tasdik etmek için zaruri görünüyor! Pratik tezahürleri bakımından, mesela -daha önce uzunca müzakere edildiği üzere- Kayyûmiyeti anlamayan Yaratıcıya inandığı halde evrim teorisine sıcak bakabilir ama Kayyûmiyeti anlayan bir kimse bu teorinin temeli olmadığını, Yaratıcının her şeyi, her şeyin her anını – hiçbir şeye yaratma fonksiyonu vermeden- yarattığını bilir. Bu cümledeki ‘her şey’ tabiri ile kast ettiğimiz şu: Sadece kainatı ve dünyayı, -söz gelimi-, bir koyunu değil, koyunun anne karnındaki halini ve her bir andaki varlığını, kuzu halini ve kuzu halinin her bir andaki varlığını, yetişkin bir koyun olduğundaki hali ve her anını yani hiçbir zaman aralığında boşluk olmamak üzere her şeyi, her an, dâimî olarak yaratması.”

Takdimci bundan sonra metindeki “Bu gibi âyetlerin işaret ettikleri hallâkıyet-i İlâhiye ve faaliyet-i Rabbâniye içindeki sırr-ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına bir iki mukaddime ile işaret edeceğiz” cümlesini okuduktan sonra şu kısa notu düştü: “Görüldüğü gibi burada ‘hâlikıyyet’ değil, daimiliği ifadeden kalıp ile ‘hallâkiyet’, peşinden de yine daimî olarak faaliyette bulunmayı ifade eden ‘fa’âliyet’ tabirleri kullanılıyor. Ayrıca bu cümlede Kayyûmiyet sırrının inkişafıyla ilgili olarak ‘bir derece’ tabiri kullanılıyor. Biz bunu da anlasak, yeter diyebiliriz. Demek ki bir derece değil de ‘ileri derecede ya da tam olarak’ anlaşılsa insanın kafası ne hale gelir diye düşünmek lazım.” Ardında küçük açıklamalar eşliğinde şu metni okudu: “Şu kâinata baktığımız vakit görüyoruz ki, zaman seylinde mütemadiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı bir saniyede gelir, derakap kaybolur. Bir taifesi bir dakikada gelir, geçer. Bir nevi, bir saat âlem-i şehadete uğrar, âlem-i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem-i şehadete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar. Bu hayret verici seyahat ve seyeran-ı mevcudat, o sefer ve seyelân-ı mahlûkat öyle bir intizam ve mizan ve hikmetle sevk ve idare edilir; ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrâne, hakîmâne, müdebbirâne kumandanlık ediyor ki, bütün akıllar farazâ ittihad edip birtek akıl olsa, o hakîmâne idarenin künhüne yetişemez ve kusur bulup tenkit edemez. İşte bu hallâkıyet-i Rabbâniyenin içinde, o sevimli ve sevdiği masnuatın, hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem-i gayba gönderiyor. Hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor. Mütemadiyen bu misafirhane-i âlemi doldurup misafirlerin rızası olmayarak boşaltıyor. Kalem-i kazâ ve kader, küre-i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak, “yuhyî ve yümît” cilveleriyle mütemadiyen küre-i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder.” (Lem’alar, İstanbul 2020, YAN, s. 390-391)

Bu açıklamalar doğrultusunda bizim Yaratıcının ‘hayat veren’ ve ‘ölüm veren’ olduğunu, dolayısıyla bize öldükten sonra tekrar hayat verilecek olduğunu bilmemiz ve bunun delili olarak da kainattaki devamlı tazelenme ve tebdil halinin farkında olmamız gerekiyor. Bu farkındalık ancak Kayyûmiyeti anlamakla mümkün olur. Kayyûmiyeti anlamadan kainatı anlamaya çalışırsak, tekrar dirileceğimizin kainattaki şahitliğini göremeyiz. Dolayısıyla ahirete ‘Kur’an böyle söylüyor’ diye taklidi bir surette inanmış oluruz. Sonuç olarak müellifin niçin haşirle ilgili gibi görünen ayeti bu başlığın altına koyduğu daha iyi anlaşılıyor.

Takdimci metni okumasının ardından şunları paylaştı. “ Aslında metin açık görünüyor. Kainata baktığımızda, -bize bakan boyutu itibariyle- mahlukatın çeşitli zaman aralıklarında yaşatılıp daha sonra iradeleri dışında, hayattan terhis edildiklerini ifade ediyor. Kendimizden pay biçerek söylemek gerekirse hiçbirimiz bu dünyadan gitmek istemez. Ama bizi dünyaya gönderen İrade, bizi hayattan terhise karar verdiğinde hiç kimsenin bunu durdurmaya gücü yetmez. Kainat bu yönüyle adeta dolup boşalan hana benziyor. Ama kainat sabit de içindekiler geliyor sonra gidiyor değil. Yaratıcı Kayyûm ama kainat kayyûm değil. Daha önce çokça konuşulduğu üzere kainat da her an var ediliyor her an yaratılıyor! Metin diyor ki kainatta böylesine gelip gitmeler, yaratılıp terhis edilmeler oluyor ama bütün bunların bir düzen, intizam içinde gerçekleştiği görülüyor. Yine derslerde sıklıkla geçtiği üzere,  -ne kadar geçerse geçsin, düşünmeye ve hatırlamaya değer-, kainatta mekan boyutunda gerçekleşen düzen, kainat devamlı değiştirildiği için zaman boyutunda da aynen devam ediyor. Yani klişe cümle ile kainat hem zaman hem de mekan boyutunda değişiyor ama düzenlilik değişmiyor! Bu çok harikulade bir hakikat değil midir?”

“Şimdi metindeki, ‘Mütemadiyen bu misafirhane-i âlemi doldurup misafirlerin rızası olmayarak boşaltıyor. Kalem-i kazâ ve kader, küre-i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak, ‘yuhyî ve yümît’ cilveleriyle mütemadiyen küre-i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder’ şeklindeki son cümleyi tekrar düşünelim. ‘Hallâkiyet’ ile ‘yuhyî ve yümît’ (hayatlandırır ve öldürür) aynı anda tecelli ediyor. Hakikaten burada müellifin çok ince bir Kur’an okumasını yaptığın görüyoruz; hayran olmamak mümkün değil! Biz ‘yuhyî ve yümît’i nasıl anlıyorduk? ‘Biz öleceğiz, ahirette O bizi diriltecek’ diye anlıyorduk. Müellif ‘bu dünyada da gerçekleşiyor bu’ diyor. Her an, her şey, her bir haliyle hayatlandırılıyor sonra ölüme maruz bırakılıyor. Mütemadiyen O, varlık veriyor sonra bizi görünmeyen bir aleme, yani bizim gözlemimize göre gayba gönderiyor, varlık veriyor tekrar bizim gözlemimize göre gayba gönderiyor. Yani ‘yuhyî ve yümît’ hakikati her an işliyor, gerçekleşiyor. İşte burada insan şunu söylemeden duramıyor: Bu dünyadaki kainatın tüm parçalarını içeren ve sürekli olarak gerçekleşen ‘yuhyî ve yümît’ hakikatini anlamayan ahirete işaret ediyor diye anladığımız ‘yuhyî ve yümît’ hakikatini anlayamaz.”

Bundan sonra takdimci okunan kısımla ilgili olarak derse hazırlık safhasında yazdığı notları okudu: “Metindeki bu açıklamalardan anlaşılıyor ki ‘yuhyî ve yümît’ hakikati aynı zamanda gözümüzün önünde her an cereyan eden Kayyûmiyet tecellisidir. Kainatta yaratılanlar ve sonra bize ölü gibi görünenler yalnızca bir tebdil ve tazelenmeden ibaret! Demek ki bizin tasavvur ettiğimiz şekilde bir ölüm yok (Bu yaşlanan ve ölüme daha çok yaklaştığını düşünenler için elbette çok iyi bir haber). Bu açıklamalar doğrultusunda bizim Yaratıcının ‘hayat veren’ ve ‘ölüm veren’ olduğunu bilmemiz, dolayısıyla bize öldükten sonra tekrar hayat verilecek olduğunun delili olarak da, bizim kainattaki devamlı tazelenme ve tebdil halinin farkında olmamız gerekiyor. Bu farkındalık ancak Kayyûmiyeti anlamakla mümkün olur. Kayyûmiyeti anlamadan kainatı anlamaya çalışırsak, tekrar dirileceğimizin kainattaki şahitliğini göremeyiz. Dolayısıyla ahirete ‘Kur’an böyle söylüyor’ diye taklidi bir surette inanmış oluruz. Sonuç olarak müellifin niçin haşirle ilgili gibi görünen ayeti bu başlığın altına koyduğu daha iyi anlaşılıyor.”

Ders okunan paragraflarla ilgili olarak devam eden müzakere ve paylaşımlarla tahkiki imanda terakki etme, ism-i azamdan biri olan Kayyûmiyeti ile biraz daha yakından tanıyıp tefekkür etme, haşrin kainatta her an tekrarlandığını fark etme, Kayyûmiyet ile ahiret yahut ebediyet arasındaki ilişkiyi görme gibi konular açısından çok verimli tefekkürlerle devam etti. Allah razı olsun. 

(Ders kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=F3muANymjRg)

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın