Usûle Dair Kur'an Okumaları

Kâinat Şahitliğinde Kur’an Okuma Denemeleri: Duha Suresi-5

Kâinat Şahitliğinde Kur’an Okuma Denemeleri: Duha Suresi-5 | Ha-Mim

 فَأَمَّا ٱلْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ

93:9. O halde sakın yetimi ezme!

İnsanların varlıkları değerlendirirken takındıkları tavır ne olursa olsun varlıklar bu tavır karşısında “yetim” olup haklarını savunmaktan acizdir. Yaratıcısı tarafından kendisine varlık verilmiş olan her bir şeyin var olma hakkı vardır. İnsan haricindeki varlıkların yaratılıştan verilen özellikleri onların hayatlarını devam ettirmelerine imkân sağlayacak biçimde ayarlanmıştır. Örneğin, hayvanların yavruları kısa sürede beslenme ve barınmayı öğrenecek biçimde yaratılırlar. İnsanın bu ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için belirli eğitim süreçlerinden geçmesi ve öğrenmesi gerekir. Esasında her varlığın en temel hakkı Yaratıcısıyla irtibatlandırılmaktır. Çünkü bütün varlıkların Varlık Kaynağı aynıdır ve tanım gereği yarattıklarının iyiliğini ister. Varlıkların bu iyiliğe mazhar olması Yaratıcıya atfedilmeleriyle gerçekleşir. Varlık kaynağının kendileri veya kendileri gibi yaratılmaya muhtaç başka varlıklara atfedilmesi onların değerini düşürür. Varlıkların taşıdığı özelliklerin Sonsuz bir Kaynağa ait olduğunu reddetmek bir kitaptaki bilginin kaynağını kâğıt veya mürekkebe atfetmek gibi o bilginin ve kitabın değerini sıfıra indirdiği gibi kitaba ve yazarına da hakaret etmek manasına gelir.

Varlıklar içinde bilinçli olan insanın esas görevi, varlıkları Varlık Kaynağına atfederek tanımlamak ve ona göre muamele etmektir. İnsan dışındaki varlıklar bulundukları halleriyle Yaratıcılarının özelliklerini ilan ederler. Bu ilana Kur’an dilinde tesbih ve tenzih denir. Bilinçli bir varlık olarak insanın ibadeti veya tesbihi ise varlıklarda tezahür eden özelliklerin onlara ait olmayıp bütün kâinatı yaratan Mutlak Alim ve Hakim’e ait olduğunu onaylayıp teslim etmek biçimindedir. İnsanın bu yönde tercih yapmama seçeneği de vardır. Fakat böylesi bir tercih insaniyete ve vicdana aykırı olup insana huzursuzluk verir. Bu sıkıntılı hal, Yaratıcıyı tanımamanın sonunda Mutlak Merhametten yoksun olacağını insana haber verir. Vicdanın sesini dinlemek bu anlamda yaratılışta insana tanımlanmış olan özelliklere aykırı davranmamak demektir. Yaratılış ayarlarına uygun yaşamak insana huzur ve güven verir.

Varlığı Yaratıcısına atfedilmeyen her varlığın yetim olduğu gerçeğinden hareketle bu durumdaki her varlığın hakkının gasp edilip ezilmiş olduğu anlaşılabilir. İşte bu ayet, Peygamber (SAV) örneğinde tüm insanlara hitaben, varlıkların Yaratıcıyla olan irtibatlarını kopararak yetim bırakıp onları ezmeyin mesajını veriyor. Öte yandan insanda var olan acıma ve şefkat duygularının kaynağına dikkat çekerek bu duyguları kime atfetmesi gerektiğine rehberlik ediyor. Sadece duyguları kullanmak insaniyet için yeterli değildir. Bir ateist de pekâlâ şefkat ve acıma hissini bilir. Örneğin, sokakta terk edilmiş bir bebek gören her insan ona acır ve korumak ister. İnanmadığını söyleyen ve doğal biçimde oluştuğunu sanan biri de böyle davranır. Demek ki insanın yaratılışına bu duygular yerleştirilmiştir. Önemli olan bu duyguların nasıl bir Varlık Kaynağı tarafından var edildiğini bilmektir. Ayet, insana bu duyguları Var Edenin kendisini en ince detayına kadar tanıdığını, neyi sevip neyi sevmediğini, neye acıyıp neye acımadığını da bilecek kadar Hâkim ve Alim olduğunu öğretiyor. Bu duyguların var edilmesinde insanın hiçbir dahlinin olmadığını belirtiyor. Bu ayet bize duygularımızı var edenin Mutlak olması gerektiğini hatırlatıyor. İnsanın yapması gereken bu hakikate teslim olmaktır. Hiçbir varlık kendi başına amaçsız ve tesadüfen bu kâinata gelmez. Hiçbir varlığın kendini var etme özelliği yoktur. Öyleyse bütün varlıklar var edilmeye muhtaçtır. Varlıkları var edenin İlim ve Kudretinin sonsuz olması varlığının bu kâinat türünden olmamasını yani Mutlak olmasını zorunlu kılar. Eğer öyle olmazsa o zaman var etme özelliği olmaz. Dolayısıyla eşyanın varlığı da izah edilemez.

Vahiy terbiyesinden geçen bir insan, Peygamber (SAV) rehberliğine girerek her varlığa Kerim ve Rahim olan bir Zatın emaneti gibi bakar ve onlara hürmet eder. Varlık kaynağını anlamsızlık, kendi kendine oluş, doğallık ve tesadüfle açıklamaya çalışarak hakaret etmez. Kendisini ve bütün varlıkları, Rahman ve Rahim olan bir tek Yaratıcının eseri olarak görür ve dostça muamele eder. Bundan dolayı hiçbir varlığa eziyet etmez, onun onurunu kırmaz. Onları Yaratıcılarını tanıtma görevlerinden dolayı hoş görür. Varlıklara kötü muamele etmek, ezmek veya tahkir etmek sadece fiziken olmaz. Değersiz görerek bir karıncayı kasten öldürmek bir zulümdür ama esas zulüm bu varlıkları tanımlama şeklindedir. Herhangi bir varlığı tesadüfen oluşmuş, amaçsız, kendi kendine ortaya çıkmış ve varlığını devam ettiriyor biçiminde algılamak ve tanımlamak en hafif tabirle hakarettir. Onun taşıdığı mesajı ciddiye almamak ve okumaya değer görmemek demektir. Daha da ötesi onu Yaratanı tanımamak demektir. Örneğin, bir kitabı hiç okumadan ve incelemeden yakıp imha etmek onu yazanı ciddiye almamak ve değer vermemek manasına gelir. İşte her varlık aslında bir kitap gibi onu yazanın (Yaratanın) mesajını taşır. İnsana nasıl var edildiğine dair mesaj getirir. Beni var eden ancak Mutlak İlim ve Kudret sahibidir diye hatırlatma yapar. Bu mesajı almayan veya okumayan insan anlamsızlığı seçmiş olur. Çünkü bir varlık eğer kendi kendine oluşmuşsa diğer varlıklar ve dolayısıyla tüm kâinat kendi kendine oluşmuş ve oluşmaya devam ediyor demektir. Özellikle canlı varlıklarda tezahür eden şefkat, merhamet, yardımlaşma, sevme, acıma ve özlem gibi nitelikler de tesadüf eseridir. Bu sonuç insanı aklın ve mantığın kabul edemeyeceği bir noktaya götürür. Yani bütün bu kasıtlı var etme biçimlerinin kendi kendine ve hatta kasıtsız olduğunu kabul etmek aklen ve mantıken imkânsızdır. Çünkü kâinat şartlarındaki hiçbir varlık kendi kendine var olamaz ve varlığını devam ettiremez. Kendi kendine var olamayan, var edilmeye muhtaç demektir. Varlık verebilme özelliği ancak bu kâinat türünden olmayan bir Zata mahsus olmalıdır. Kâinat türünden olmayan ise Mutlak olmalı ve dolayısıyla var edilmeye muhtaç olmayan bir Zat olmalıdır.  Bütün varlıklar kâinattaki düzene uyduğu için hepsi bu Mutlak Zatin iradesinin yaptığı tercihe göre var olurlar ve görev yaparlar. Kâinat bu düzene uyduğu için anlamlılık ve süreklilik vardır. Bu nedenle Kur’an kâinatın Varlık Kaynağını “Ehad” yani Mutlak olarak tanımlar.

 وَأَمَّا ٱلسَّآئِلَ فَلَا تَنْهَرْ

93:10. Ve sorup, soruşturanı sakın geri çevirme!

Bu ayet genellikle maddi anlamda özellikle fakir bir insanın yiyecek/giyecek bir şey istemesi halinde geri çevirmemek biçiminde anlaşılmasına rağmen esas odak noktası insanın mana arayışıdır. Çünkü Peygamber (SAV) bir insan olarak kendi varlığının manasını aramanın sıkıntısını çekmiş ve bu arayış boyunca varlığıyla ilgili sorulara cevap aramıştır. Ben nasıl var oldum, neden yaşıyorum, beni var eden nasıl bir varlık kaynağıdır, bu hayatın manası nedir gibi önemli soruları sorarak yıllarca cevabını aramıştır. Vahiy bu sorularına cevap vererek insaniyetini huzura kavuşturmuştur. Bu örneklikten hareketle herhangi bir insan da Peygamber’in (SAV) rehberliğinde bu sorularına cevap arayabilir. Ayet Peygamber’in (SAV) şahsında tüm insanlara hitap ediyor. Peygamber’e (SAV) ulaşan cevapları içeren Vahyin terbiyesine girmiş bir insan, arayış içinde sorular soran bir insana kendi tecrübeleriyle yardımcı olabilir. Sorularına cevaplar bulması için kendi yaşadıklarından örnekler verebilir. Geniş kapsamından dolayı bu ayet herhangi bir şekilde yardım isteyen insanları geri çevirmemeyi de öğretiyor. Bu manada giyecek, yiyecek, bilgi, sevgi ve şefkat gibi çok çeşitli insani ihtiyaçları karşılamak için yardımlaşmayı da öğütlemekte ve yardım isteyenleri imkân dahilinde boş çevirmemeyi salık vermektedir. 

Soru sorana engel olmamak ve yardım etmek gerekir. Özellikle varlık kaynağının ne olduğunu sorgulayan insanların bu arayışına mâni olmamak bilakis teşvik etmek lazımdır ki Yaratıcısını tanıyabilsinler. Arayış içinde olan birine ancak kendi arayışımızla ulaşabildiğimiz cevaplar kadar yardımcı olabiliriz. Kendimiz de arayıp sormamışsak sorana yardım edemeyiz. Bu nedenle imanın temelinde her insanın şahsi bir sorgulama ve arayış süreci vardır. Bu süreç ne kadar kapsamlı ve şahitliğe dayanıyorsa insanın imanı da o kadar sağlam ve güçlü olur. İman ile varlığını emniyete ve selamete kavuşturmuş bir insan kendisi ve tüm kâinat ile barış halinde yani Müslüman olarak yaşar. Bu süreçten geçmemiş ve taklide dayalı bir imanla yaşayan insan ise başta kendi varlığı olmak üzere hiçbir varlığı anlamlandıramaz. Kültürel din anlayışını taklit ederek yaşar. Bundan dolayı insanın öncelikli olarak taklidi din anlayışından kurtulması ve kendini selamete ulaştırmak için sorgulamaya girişmesi gerekir. Kendi sorularına tatmin edici cevaplar bulamamış bir insanın başkalarının sorularını cevaplamaya çalışması anlamsızdır. Her insan cevaplamaya önce kendinden başlamalıdır.

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

93:11. Ve Rabbinin nimetlerini anlat.

Gündelik hayattaki konuşmalarda, işte, alışverişte, gezintide, yemekte, toplantıda, evde, sokakta, pazarda kısacası hemen hemen her anımızda genellikle sonsuz nimetlerin bize ikram edildiğinin farkında olmadan davranabiliriz. Örneğin, konuşabilmenin öylesine zaten kendi kendine bir şeymiş gibi otomatik olarak gerçekleştiğini sanırız veya nasıl oluyor da konuşabiliyor olduğumuzu durup bir dakika bile düşünmeyiz. Genellikle çok meşgulüzdür. Bu meşguliyetler çoğu zaman bizi esas problemimiz olan varlığın manasını idrak etmekten uzaklaştırır. Bizi kandırır, oyalar ve ömrümüzün sonuna geldiğimizde ise yüz üstü bırakıp gider. Varlığına mana bulma çölünde yapayalnız bırakır. Bu yürek yakan sıkıntılı hale düşmemek için varlığımızı dayandıracağımız bir kaynak bulmamız ve her şeyi ona göre açıklayabilmemiz gerekir. Basit veya otomatik gerçekleşen bir olay gibi görünen konuşma fiili için sayısız sebebin kasıtlı biçimde bir araya getirilmesi ve uyum içinde çalıştırılması gerekir. Öncelikli olarak akciğere nefesin gitmesi oradan geri gelmesi ses tellerini titretmesi insanların görüp tanımlayabildiği sebeplerden sadece birkaçıdır. Oysa konuşmaya vesile olan hava zerreleri, akciğerler, ses telleri, dil, ağız, dudak, yüz ve göz gibi her bir sebebin bir zerresinin bulundukları yerde görevli olarak var edilebilmesi için sonsuz ilim ve kudret gerekir. Böylesi bir ilim ve kudrete sahip hiçbir varlık kâinatta bulunamaz. Çünkü her şey var edilmeye muhtaç, şuursuz, bilgisiz, iradesiz ve acizdir. Hal böyleyken sebepler, konuşma gibi mucizevi bir fiili nasıl var edebilir ki? Bu durumda varlık kaynağının kâinat türünden olmaması yani Mutlak olması gerektiği anlaşılır. Bu Varlık Kaynağı, var edebilen ve varlığı kendine ait olandır. Var edebilme yani “İlah” olma özelliği olduğu için tüm varlıkları var ediyor olmalıdır. Var etme biçimi tek merkezden gelen varlık verme tercihlerine itaat etme biçiminde tezahür ediyor çünkü kâinat her zaman belirli yaratma kuralları olan bir düzen içinde var ediliyor. Öyleyse bu Varlık Kaynağı Tektir. İşte bu Varlık Kaynağı Kur’an’ın tabiriyle “Allah,” yaratmak zorunda olmadığı halde merhameten yaratıyor ve varlıkların varlığını devam ettiriyor. Demek ki Allah, Mutlak şefkat ve kerem sahibidir. Mutlak Kerim, Rahman ve Rahim olan Allah’ın inayetiyle konuşabilir biçimde var ediliyoruz. Konuşan biz değiliz, bizi konuşuyor biçimde yaratan Allah’tır. Konuşabilmek O’nun bize her an ikram ettiği sonsuz nimetlerden sadece bir numunedir. Öyleyse, her anımızı var eden, bizi her an ayakta tutan, varlığımızı devam ettiren, bilincimizi var eden, sonsuz merhamet ve ikramıyla Kendisini bize tanıtan Rabbimizin nimetlerini şükürle karşılamalı ve O’na hamd etmeliyiz.  

*Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Duha– Part 1–09/26/18” başlıklı videonun transkriptinin çevirisidir.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yaratılışın dilinden anlayabilmek için daha çok şahitlik yapmam gerektiğine kanaat getirdim. O gün bugündür varlıklara sizi var eden nedir sorusunu yöneltiyorum. Her biri burada bulamazsın, Onu kendinin ve kâinatın ötesinde ara diyor. Aramaya devam ediyorum.

Yorum yazın