Elimize alıp okumaya başladığımız bir kitabı anlamada yazarını bilmenin önemi var mıdır, yok mudur? Sanıyorum, hem vardır hem yoktur. Vardır; çünkü yazarını bilirsek, yazarla ilgili olarak zihnimize gelen çağrışımla kitabı okur, daha çok anlama imkanı bulabiliriz. Yoktur; çünkü önemli olan yazar değil, kitabın içeriğidir. İçerik bize faydalı geliyor, bizi doyuruyorsa okuyup yararlanır, ayrıca kitaptaki bilgilerden hareketle o bilgilerin kaynağı olan yazarı da tanıma imkanı elde ederiz.
Sözü Kur’an’a getirmek istiyoruz. Bir şık olarak Kur’an’ı kimin kelâmı olduğunu bilir, bunu hesaba katarak okursak daha çok anlar, daha çok istifade edebiliriz. Diğer bir şık olarak Kur’an’ı insanî gerçekliğimize dayalı olarak okur, bizi tatmin ettiğini hissedersek hem o kelâmın sahibi olanı, ki bu sözlerin sahibi kendisini “kainatın Yaratıcısıyım” diye tanıtır, hem de Kur’an’ın mesajlarından daha çok faydalanabiliriz. Ancak bu iki şıktan ilkinin söz konusu olabilmesi için öncesinde Yaratıcıyı tanımak, Onun özelliklerinden haberdar olmak, Onun “mesaj verme” veya konuşma diye bir özelliğinin bulunduğunu bilmek, Kur’an’ın Onun konuşması olduğundan emin olmak gibi bir dizi ön şartın gerçekleşmesi gerekiyor.
Kur’an’ı kainatın Yaratıcısı olan Allah’ın kelâmı diye okuyabilmek için işaret edilen ön şartların yanında Kur’an’ın tarifi yahut mahiyeti hakkında da belli bir alt yapıya sahip olmak gerekir. Bu bakımdan “Kur’an nedir, tarifi nasıldır?” sorusu çok önemli bir soru olarak karşımıza çıkar. Bu soruya verilen en kısa ve yaygın cevap onun “Allah’ın Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e vahyettiği kitap” olduğu yolundadır. Ancak bu tanımda “uluhiyet”, “Cebrail”, “vahiy”, “peygamberlik” gibi kavramların sağlıklı şekilde anlaşılması şarttır. Aksi halde bu tanım “ezber bir cümle” olmanın ötesine geçemez.
Said Nursi, Kur’an’ın mucizeliğine tahsis ettiği Risalesine (Yirmi Beşinci Söz) söz konusu soru etrafında yaptığı otuz dolayında tanımla başlıyor. Bunlardan birisi de “Kur’an, alem-i şehadette alem-i gaybın lisanıdır” şeklindeki tanımdır. Bu tanımda yer alan “alem-i gayb” tamlaması kainatın tanıklık ettiği üzere varlığı zorunlu olan fakat kainatın Yaratıcısı olması dolayısıyla, yarattığı kainat cinsinden bir tanımlama yapılması mantık dışı olması münasebetiyle mahiyeti bizim tarafımızdan tanımlanamayan ve fakat var olmasının zorunlu olduğunu mantıken bildiğim Varlık Kaynağını ifade eder. “Alem-i şehadet” tamlaması ise, bizim yaşadığımız “duyular alemini” ifade ediyor. Bu kısa açıklama üzerinden tanımı tekrarlamak gerekirse şöyle demek mümkün görünüyor: Kur’an, evrenin varlığına şahitlik ettiği, aklın da varlığını zorunlu gördüğü, “mutlak olması” aklen zorunlu olan Yaratıcının, biz insanların yaşadığı dünya şartlarında bize konuşmasıdır.”
Peki, alem-i gayb, alem-i şehadete nasıl konuşur? Elbette alem-i şehadetin kelimeleriyle, kavramlarıyla konuşmalıdır; ve elbette alem-i şehadette yaşayanların algı düzeylerine ve duygu dünyalarına uygun şekilde konuşması gerekir. Bu bakımdan Nursi de vahyi açıklarken, diğer İslam alimleri gibi “tenezzülât-ı ilahiyye” yani “Yaratıcının yaratıkların şartlarına tenezzül buyurarak/inerek konuşması” tabirini kullanır. Örnek olarak da yetişkin birisinin konuşmaya yeni başlayan çocukla pat-çat konuşmasını verir.
Gerçekten de -diyelim ki-, çeşitli oyuncakları olan, yaşıtlarıyla oynayan, mini bir kedisi bulunan, kendisinden bir yaş büyük ve bir yaş küçük iki kardeşiyle çoğu kere iyi anlaşıp bazen bozuşan bir “yumurcak”la nasıl konuşulur? Mesela ona bir devlet başkanının siyasi, ekonomik, hukuki işleri yürütmesi nasıl anlatılır? Açıktır ki, onun oyuncuklarından, kardeşi ve yaşıtları yahut kedisi ile ilişkilerinden yola çıkılarak basit açıklamalarda bulunulabilir. Kendi çapında tecrübe ettiği olaylara atıf yapılarak benzetmelere başvurulur. Örneğin hukuki alanla ilgili olarak ona “arkadaşların sana haksızlık yaptığında senin kızman, annene şikayet etmen, annenin de gereğini yapması gibi devlet başkanı da haksızlık yapanları yargılar ve cezalandırır” denir. Aksi halde çocuğa adalet bakanlığından, bakanlığa bağlı birimlerden, adlî sistemden, hukuk metinlerinden, kanunlardan ya da ceza hukukundan, yargılama süreçlerinden, mahkeme ve duruşmalardan bahsetmek -çocuğun bunları tahayyül etmesi mümkün olmadığı için- anlamlı değildir. Çocuk için devletin hukuki yapısı bir tür gaybdır, yani çocuğun bilgi ve algı dünyasının dışındadır. Dolayısıyla idari otoritenin adlî yapısını çocuğun yaşadığı dünyaya uyarlayarak benzetmeler yoluyla anlatılması “gaybın şehadette” dile getirilmesi demektir.
Tekrar vahye dönersek, Kur’an çok açık biçimde bazı ayetlerinin “muhkem” yani doğrudan bir anlatıma dayalı olan ve anlaşılması için benzetmeli anlatımlara gerek olmayan ayetler olduğunu, bazı ayetlerinin ise “müteşabih” yani ilk bakışta hemen anlaşıl(a)mayan, kıyas ve benzetmelerle ifade olunan ayetler olduğunu belirtiyor (3: 7). Mesela “Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar ayaklarınızı yıkayın” ayeti (5: 6) veya “…Sizden kim Ramazan ayına erişirse oruç tutsun” (2: 185) ayeti muhkemdir, açıktır. Bu tıpkı çocuğa, “kedin susadığında ona su vermelisin” demek gibidir. Burada metoforik anlatıma ihtiyaç yoktur. Fakat mesela, “Allah arşı istiva etti” (20: 5) ayeti müteşabihtir; zira biz “mutlak” ve “gaybî olan Allah’”ı idrak edemeyiz, Onun tasarruf ve hükümranlığının mahiyetini bilemeyiz. Bu ayet bildiğimiz bir benzetme yani kralların tahta kurulup hükmetmeleri istiaresi ile ilahî hükümranlık ve tasarrufu tasdik etmemize yönelik mesaj veriyor.
Burada iki temel soru akla geliyor. Birincisi “hangi ayetlerin muhkem, hangi ayetlerin müteşabih olduğunun nasıl ayırt edileceği; diğeri, müteşabih ayetleri nasıl anlamak gerektiğidir. Genel olarak “muhkem” hükmü açık olan, başka anlamlara ihtimali bulunmayan ayetler” demek olduğu için mesela “ahkam ayetleri” muhkemdir. Başta uluhiyete, ahirete, cennet-cehenneme dair ayetler olmak üzere bunun dışındaki ayetler müteşabihtir denebilir. O halde ‘‘Kur’an’ın alem-i gaybın alem-i şehadette lisanı” olduğu şeklindeki tarifi yorumlarken söz konusu ayetlerin özellikle müteşabih ayetler olduğunu unutmamak gerekiyor.
Müteşabih ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğine gelince, burada başlıca iki tutumun söz konusu olduğu söylenebilir: a) Hiçbir farklı yoruma (tevil) gitmeden ayetleri lafzın açık delaletine göre anlamak, b) Kur’an’ın bizim yaratık düzeyimize uygun, bizim dünyamızın şartlarında bize konuştuğunu dikkate alarak ayetlerdeki açıklamaları (teşbih, temsil, kinaye, metafor, istiare ve sembolik ifadeler olduklarını bilerek) kendi insanî duygularımızdaki çağrışımları ve kainattaki işleyiş ile irtibatlandırarak çözümlemeye çalışmak. Birinci tutum, bir bakıma müteşabihatı inkar anlamına geldiği için üzerinde durulmayabilir. İkinci husus ise hem ayetlerin tasdik edilmesi, hem Kur’an’ın çağın insanına doğru şekilde takdim edilmesi hem de müteşabihatın hakkının verilmesi açısından çok önemlidir.
Kainatın Yaratıcısının konuşması olan Kur’an’ın bu edebi usullerle konuşması, onun bütün çağlara ve bütün insan topluluklarına hitap ediyor olmasının zorunlu sonucudur. Kur’an’ın bir tarih veya hukuk kitabı gibi okunması onun tanımı ile çelişir. Çünkü bir kitap kendisini nasıl tanımlıyorsa o tanıma göre okunur ve eğer tanımı ile içeriği çelişirse o zaman kitap geçersiz kabul edilir. Örneğin, bir kitap kendisinin yazarının hukuk profesörü olduğunu bildiriyor ve “ben bir Ticaret hukuku kitabıyım” diyor başlığında veya kapağında. Açıyoruz ve kitabı okuyoruz, görüyoruz ki ticaret hukuku ile alakası olmayan konuları anlatıyor. Bu kitap değersiz kabul edilir. Kur’an, kendisini kainatın Yaratıcısı ve dolayısıyla insanın Yaratıcısı olarak insanı bu kainatta niçin yarattığını ve yaratılış maksadına göre nasıl bir anlayış ile nasıl bir hayat tarzı yaşaması gerektiğini öğretmek istediğini bildirir. Ki, insan öğrenerek gelişen tek varlıktır. Diğer bütün canlılar mükemmel olarak hazır yaratılırlar. İnsan bu konuda en aciz yaratıktır. Kabiliyetleri öğrenirse gelişir, öğrenmezse diğer bütün canlılardan daha aşağı bir hayat yaşar. Bizi bu özellikle Yaratan bize bir öğrenme eğitimi vermek üzere özel eğittiği öğretmenler (peygamberler diye bilinirler) aracılığı ile sanki bir ders kitabı gönderir: “İnsana bilmediklerini öğreten Odur.” (Alak, 96:5)
Sözün burasında, bu konuları çok önemseyen hatta gençlerin iman zaafına yol açtığını düşündüğü için önemsemekten öte dert edinen bir tanıdığımın kısaca yaklaşımlarını aktarmak istiyorum: “Biz gaybı bilemeyiz. Bilsek gayb olmaz. Kur’an bize gaybî hakikatlerden haber verir. Mesela “şöyle yaparsanız Allah sizi sever, fakat şöyle yaparsanız Allah sevmez” der, mesela “melekler var” der, mesela “öldükten sonra dirilme (ba’s) var” der, mesela “yaptıklarınız tartılacaktır” der, mesela “müminler için bu dünyada mutluluk ve ölümden sonra cennet var” der, mesela “inkarcılar için bu dünyada anlamsızlık, tatminsizlik ve yeniden yaratılışta ceza göreceği cehennem var”… der. Bunların hepsi gaybdır, iman konusudur. Kur’an bilgi edinmek için değil, tasdik etmek için okunur. Bunları benim tasdik edebilmem diğer bir ifade ile bunlara iman edebilmem için yaşadığım şartlarda (alem-i şehadet) delillerini görmem lazım. Aksi halde nasıl inanabilirim? Kur’an insana konuşur. İnsan olarak bunları tasdik edebileceğimin delillerine işaret eder. Mesela dirilişle ilgili olarak bizim ilk yaratılışımızı gündeme getirir, ‘sizi ilk kez yaratan elbette ikinci kez yaratabilir, yaratacaktır’ der. Mesela ‘’gök gürültüsü ve melekler Allah’ı tesbih eder’ der, melek kavramını anlamak için gök gürültüsünün yaratılışındaki anlam ve maksat yönüne dikkat çeker. Mesela ‘Baktıkları ya da düşündükleri her şeyde Allah’ı hatırlayanların (zikredenlerin) kalplerinin huzurlu (itminan) olacağını” (13: 28) ifade ederek daha dünyada iken imanın cennet saadetini hatırlatacağını haber verir, delillerinin izlerini insana hissettirecek şekilde yaratarak aklını ve duygularını tanık yapar.”
“Örnekler çoğaltılabilir. Daha somut bir örnek olarak şu ayete bakalım: “Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Öyle ki hiç kimseye zulmedilmez…” (21: 47). Kıyamet günü insanların amellerinin değerlendirilmesi için “adalet terazileri”nin kurulması benim için “gayb”tır. Yani nasıl bir terazi, yayla çekilen mi, iki kefeli olan mı, elektronik tartı aleti gibi mi, bunları bilmem imkansızdır. Tıpkı çocuğun ülkenin adlî sitemini bilmemesi gibi. Ama bu ayete inanmam, bu ayeti tasdik etmem için delillerini görmem gerekiyor. Bunu nasıl yapabilirim? Kendi insanî dünyamda düşünerek, benzerleriyle kıyaslama yaparak! Yani yaşadığım dünyada insanların yapıp ettikleri nasıl değerlendiriliyorsa, söz gelimi öğretmenin öğrencinin performansını not olarak tespit etmesi gibi, Yaratıcının da -mahiyetini bilmemekle beraber- insanların inançlarını ve yapıp ettiklerini değerlendireceğini kabul etmem bana, benim insaniyetime hiç de ters düşmez. Buna Yaratıcıya iman edip Ona hamd ve tesbihte bulunan kimseye Yaratıcının memnun olarak cenneti bahşetmesi yahut her şey Onun irade ve lütfunu gösterdiği halde insaniyeti ile çelişerek oralı olmayan kişiye hak ettiğinin karşılığı olarak cehennemi vermesi, yine Onun salih kullarından ‘razı olması’ yahut şöyle şöyle olanları sevmesi, olmayanlara da “gazap etmesi”… gibi çok iyi anlaşılması gereken diğer örnekleri de ekleyebiliriz…”
Tanıdığımın bana da ikna edici gelen “terazi” ile ilgili ayeti gündeme getirdiğimiz Kur’an tanımına uyarladığımızda şöyle bir manzara ortaya çıkıyor: Ahiretin bir safhası ile ilgili olarak kimseye haksızlık yapılmayacak şekilde insanların inanç ve amellerinin değerlendirilmesi biçimi “gayb”dir. Bunun benim yaşadığım dünyada, söz gelimi alış-veriş hayatında, alıcıya da satıcıya haksızlık olmamak üzere kullanılan “terazi” benzetmesiyle ifade edilmesi bu hakikatin alem-i şehadette dile getirilmesidir. Dolayısıyla bu teşbihten yararlanarak tasdike konu olması gayet açık ve anlaşılır bir mahiyet taşımaktadır.
Sonuç olarak Kur’an ayetlerini gerek kendimiz okurken gerekse başkalarıyla paylaşırken “Kur’an’ın gayb aleminin şehadet aleminde lisanı olduğu” hakikatini dikkate alarak zahirî, lafzî, literal okumaları bırakmalı; ayetlerin yaşadığımız şehadet alemindeki işaretlerini, delillerini, yansımalarını, benzerlerini bulup “iman ederek” anlamaya ve anlatmaya çalışmalıyız, diye anlaşılıyor.


