Ders Notları

Ölümün Hakikatini Bilmeyen Yaratıcı ile Barışık Yaşayamaz!

Ölümün Hakikatini Bilmeyen Yaratıcı ile Barışık Yaşayamaz! | Ha-Mim

Ha-mim derslerinde zaman zaman hatırlatılan bir ayrım var, bazı problemin analizinde gündeme getirilen: “Sevdiğimiz şeyler”, “sevmediğimiz şeyler” ayrımı. Bazen bu ayırım şöyle de ifade edilir: “Bize sevdirilen şeyler”, “sevdirilmeyen şeyler” yahut “sevecek şekilde yaratıldığımız şeyler”, “sevmeyecek şekilde yaratıldığımız şeyler”. Nasıl ifade edilirse edilsin bu ikili ayırım insandan, insanî özelliklerimizden yola çıkılarak yapıldığı için çok gerçekçi bir ayırım. Bu bağlamda yaratılış gerçeğimiz yahut insani özelliklerimiz açısından baktığımızda hem bize “sevimli gelen şeyler” sütununda hem “sevimsiz gelen şeyler” sütununda karşımıza uzun listelerin çıktığını görüyoruz. Mesela lezzetli yemek yemeyi seviyoruz, güzel manzaraları seyretmeyi seviyoruz, dostlarımızla beraber olmayı seviyoruz… Öte yandan -bir Ha-mim dersinde verilen örnek itibariyle- çürümüş portakalı sevmiyoruz, hastalığı sevmiyoruz, dostlarımızı kaybetmeyi sevmiyoruz…

Gerek “sevimli gelenler” sütununda gerekse “sevimsiz gelenler” sütununda yer alan maddeler bilgilenmeyle öğrendiğimiz şeyler olmadığı için bütün insanlarda bulunan ortak özelliklerden oluşuyor. İnsanların yaşadığı bölgesi, kültürü, cinsiyeti, uyruğu ne olursa olsun her iki listede yer alan maddeler her yerde, herkeste, her zaman aynı. Fakat zaman içinde inanç değerlerine göre bunların yorumlanması ya da bunlara verilen anlam bakımından durum değişiyor, mesela sevimsiz şeyler kategorisindeki maddeler yer değiştirebiliyor.

Sanki şöyle diyor: Bu portakal çürük, hissediyorsun, bunu yeme, Ben taze portakal yarattım onları ye, diyorum. Eğer taze portakalı yaratıp hazırlamamış olsaydım, çürük portakalı neden sevdirtmeyip seni ondan sakındırayım ki? Zaten sana verdiğim duygularla anlıyorsun ki, çürümüş portakal taze portakalın varlığından haber veriyor. Taze portakalı yaratmasaydım, çürük portakalın çürük olduğunu bile anlamazdın.”

Bu konuya değinmemin sebebi şu: Ha-mim’de birkaç hafta evvel (08. 03. 2024) katıldığım İşârâtü’l-i’câz dersinde, ölüm kelimesinin geçtiği bir ayetin müzakeresi sırasında, müzakerecilerden birisi “Ölümün hakikatini bilmeyen, dolayısıyla ölümü sevmeyen bir kimsenin Yaratıcı ile barışık yaşaması neredeyse imkansızdır” şeklindeki açıklaması oldu. Bu söz bana gerçekten çok sağlıklı bir tespit gibi geldi. Aklımdan bir doktorun vaktiyle paylaştığı bir hatıra geçti: Uzun zaman önce, İstanbul’da büyük hastanelerin birinde yatmakta olan bir hastaya çok zor bir hastalığının bulunduğu, çok sınırlı bir ömrünün kaldığı söyleniyor. Ölümün yaklaştığını düşünen adam birkaç saat sonra hastanenin dördüncü katından atlayarak intihar ediyor.

Evet, normal şartlarda “sevmediğimiz” yahut bize “sevimsiz gelen şeyler”in başında ölüm geliyor denebilir. Sevdiği bir yakınını kaybeden insan büyük üzüntü yaşıyor. Yakalandığı hastalığın ölümcül olduğunu öğrenen birisi kendisini kurşun yemiş gibi hissediyor. Yahut hayatı yoluna koyduğunu sanan birisi çok geçmeden her şeyini bırakarak bu dünyadan kopup gideceğini düşündüğünde ölümü dayanılmaz buluyor…

Ders ölümün mahiyetiyle ilgili olmadığı için çok detaya girilmemekle beraber bazı önemli değinmelere yer verildi. Bir müzakereci kısaca şunu paylaştı: “Ölümü sevmiyor olarak yaratılmamız aslında bizi hayatı ve ölümü sorgulamaya sevk ediyor. Baktığımızda dünyada apaçık bir rahmet görüyoruz. Var olmamız, her an tazelenen dünyada varlığımızı devam ettirmemiz, bedeni ve ruhi ihtiyaçlarımızın karşılanması -adına ne dersek diyelim- Yaratıcının merhamet sahibi olduğunu gösteriyor. Bu Yaratıcı bizi hayatı sevecek şekilde yaratıyor ama aynı zamanda ölümü de veriyor. İlk bakışta büyük bir çelişki var gibi görünüyor. Demek ki bizi var olmayı sevecek, ebedi güzellikleri arayacak şekilde var eden Yaratıcı bizi buna hazırlıyor. Gönderdiği mesajında da bu dünyada bu duygularımızın hatırlatmalarını doğru okur, Yaratıcıyı tasdik edip duygularımızı Onun bu duyguları yaratmadaki maksadına uygun olarak kullanmak için bize yaptığı rehberlik ile buluşturarak hayat geçirirsek aradığımız sonsuz mutluluğu bahşedeceğini vaat ediyor. Dolayısıyla hayatı O verdiği gibi başka bir yaratılış olan ölümü de O veriyor. Nitekim ilgili ayette (Mülk 67/2) Onun ölümü ve hayatı yaratan olduğu belirtiliyor. Böyle bakıldığında ölüm sevmediğimiz şeyler listesinden çıkıp sevdiklerimiz arasına giriyor.”

 “Yine çürük portakal örneği üzerinden gidersek, bende bunu sevmeyen duyguyu yaratan, aynı zamanda çürük portakalı da pis kokusu ile yaratarak onu sevmemeyi öğretiyor. Sanki şöyle diyor: Bu portakal çürük, hissediyorsun, bunu yeme, Ben taze portakal yarattım onları ye, diyorum. Eğer taze portakalı yaratıp hazırlamamış olsaydım, çürük portakalı neden sevdirtmeyip seni ondan sakındırayım ki? Zaten sana verdiğim duygularla anlıyorsun ki, çürümüş portakal taze portakalın varlığından haber veriyor. Taze portakalı yaratmasaydım, çürük portakalın çürük olduğunu bile anlamazdın.”

Çürük portakal sevimli taze portakalın varlığından; geçici, sınırlı mutluluk özelliği taşıyan bu dünyadaki hayat da, sonsuz sevimli bir hayatın varlığından haber veriyor. Bu geçici hayatı sevmeseydik, sonsuz mutlu hayatın özlemini çekmediğimiz gibi varlığından da haberimiz olmazdı. Hatta geçici hayatı sevmeyen diye bir duygunun varlığından bile bahsedemezdik. İnsan ancak alternatifiyle, zıddıyla bir şeyin varlığından haberdar olabilecek şekilde yaratılmıştır.

“Aynı şekilde, gençlikten sonra da devamlı yaşlanacak halde sevimsiz hale getirdiği ve sonunda da ölümü sevmeyecek ve fakat hayatı, hatta mutlu sonsuz bir hayatı sevecek duygularla yaratılıyoruz. Bu yaratılış türü bize, geçici, devamlı yaşlanan bir hayatı sevdirmeyerek, sürekli ve yaşlanmayan bana verilen duyguların tümümün tam tatmin olduğu bir hayatın varlığından haber veriyor. Çürük portakal sevimli taze portakalın varlığından; geçici, sınırlı mutluluk özelliği taşıyan bu dünyadaki hayat da, sonsuz sevimli bir hayatın varlığından haber veriyor. Bu geçici hayatı sevmeseydik, sonsuz mutlu hayatın özlemini çekmediğimiz gibi varlığından da haberimiz olmazdı. Hatta geçici hayatı sevmeyen bir diye bir duygunun varlığından bile bahsedemezdik. İnsan ancak alternatifiyle, zıddıyla bir şeyin varlığından haberdar olabilecek şekilde yaratılmıştır.”

“Sonunda sevimsiz hale gelen veya ileride mutlaka sevimsiz hale gelecek nitelikte bir hayatı yaratarak bize şöyle haber veriyor: ‘Sizin seveceğiniz şekilde yaratıp hazırladığım ebedi mutluluğu yaşayacağınız hayatı seviniz, o hayata layık olmak için Bana güveniniz, Benden isteyiniz, diye haber veriyorum. Size öyle bir hayat veremeyecek olanlardan medet beklemeyiniz, Benim de size kötülük yapmak için ölümü yaratmadığımı biliniz. Neden ölümü yarattın diyerek Bana küsmeyiniz. Sizin hayatınızı ne kadar anlamlı bir şekilde yarattım, size sonsuz doyum, tatmin olmayı arzulayan duygular verdim. Bunları anlamsız bir şekilde vermedim. Size mesaj gönderiyorum bu duyguları yaratarak. Bu duyguları vererek bir vaatte bulunuyorum. Madem bu duyguları verdim, o halde bunları karşılayacağımı haber veriyorum. Benden memnun olun. Bu duyguların karşılanacağı bir hayatı sizin için hazırlamamış olsaydım bu duyguları vererek neden Yaratıcınız olarak Bana küsmenize ve kızmanıza neden olayım ki?’ Böylece sonsuz mutluluğun yaşanacağı bir hayatı hazırlandığından haber veriyor.”

Dersten sonra bu dünya şartlarında belli bir yaştan sonra yaşamanın ne kadar zor hatta istenmeyen bir şey olduğunu, ölümle ruhun beka alemine adım attığını, esasında ölümün Yaratıcının rahmet, mağfiret ve keremine… ulaşmak olduğunu dikkate aldığımda ölümün sevilecek ya da sevilmesi gereken bir tecelli olduğunu düşündüm. Bir taraftan da varlığın ve vicdanın tanıklığı altında Yaratıcıyı doğru şekilde tanımayan, “sevimsiz gelen şeyler”i sorgulayarak sağlıklı sonuca ulaşamayan, hayatın olduğu gibi ölümün de gerçek mahiyetini bilemeyen insanların Allah’a imanı olsa bile ölüm karşısında buruk bir tavra girmek zorunda kalacağını düşünerek üzüldüm.

Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın