İtina ile elimize aldığımız Mushaf’ın kapağını açtığımızda, bizi ilk karşılayıp Kur’an sarayına buyur eden Fatiha suresidir. Tekbir alıp namaza durduğumuzda, her rekatta okuduğumuz, okumamız zaruri olan sure Fatiha suresidir. Kur’an’ın bir çeşit fihristi olarak anılan sure Fatiha suresidir. Bizzat Resul (asm) tarafından Allah’ın Tevrat’ta ve İncil’de benzerini indirmeyip Kur’an’da yer aldığını belirttiği sure Fatiha suresidir. İlk yarısında Yaratıcının tanıtılıp ikinci yarısında Ona nasıl ibadet edeceğinin öğretildiği sure Fatiha suresidir. Yine Resul’ün (asm) beyanıyla, maddi ve manevi hastalıklara şifa vesilesi olan sure Fatiha suresidir…
Kaynakların yansıttığına göre Fatiha suresi ilk kelimesinden hareketle “Hamd”, konuşan Rabbin mesajının (Kelâmullah) özünü teşkil ettiği için “Ümmu’l-Kur’an”, içeriğinde ilahî hazineler bulunduğu için “Kenz” gibi isimlerle de anılıyor. Hakkında faziletiyle ilgili birçok rivayet bulunuyor. Gerek klasik tefsirlerde gerekse müstakil teliflerde değerine, makbuliyetine ve barındırdığı cevherlere dair paylaşılan bilgiler çok kıymetli görünüyor. Ben bu sure ile ilgili olarak ne kadar bilgi sahibi olsak, üzerine ne kadar yoğunlaşsak değer diye düşünüyorum. Nitekim geçtiğimiz hafta içi yapılan İşârâtu’l-i’câz dersinden sonra bir katılımcı ile devam eden hususi sohbette konu bu suredeki “rahman” ve “rahim” isimleriyle bağlantılı olarak “mâliki yevmi’d-din” (karşılık verme zamanının sahibi) ibaresine gelince çok istifade ettiğim paylaşımlar gerçekleşti. Ha-mim’de daha önce paylaşılan müzakereleri de dikkate alarak sohbette gündeme gelen tefekkürlerden üçü özetin özeti olarak şöyle sıralanabilir:
a) Surenin başında “alemler”e yapılan vurgudan hareketle Yaratıcıyı kainattaki tecellileri üzerinden tanımanın zorunluluğu.
Bilindiği gibi besmeleden sonra bu surenin ilk ayeti -mealen- “Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” şeklindedir. Buradaki “hamd”in ne anlama geldiği, “Rabbü’l-alemîn” terkibinin çağrışımları, lafza-ı celâlin esprisi gibi birçok hususu atlayarak söylemek gerekirse, “alemîn” kelimesi -en kaba haliyle- kainat olarak anlaşılabilir. Surenin ilk kısmı Mabudu tarif ettiğine göre mümin Onu âlemde yani kainatta tecelli eden özellikleri itibariyle tanımaya çalışacaktır. Buna göre kainatta her şey Ona işaret eden, Onu tanıtan, Onun özelliklerini yansıtan alem yani bir çeşit nişan, alamet, belirti niteliğindedir. O halde Yaratıcıyı eserleri, fiilleri ve özellikleriyle tanıtan kainat kitabını okumamız için bu sure dikkatimizi kainata çekiyor diye anlaşılıyor.
b) Yaratıcının “rahman” ve “rahim” olduğunu alemlere yansıyan tecellileri üzerinden görmek ya da okumak.
Surede “Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” ayetinden sonra Onun “rahman” ve “rahim” olduğunun söylenmesi yine bu isimlerin şahidinin “alemler” yani kainat olduğunu ifade ediyor. Her ikisi de sözlükte “merhamet etmek” anlamındaki “rhm” kökünden gelen bu isimlerin göründüğü, yansıdığı yer olarak, -insanın da bir parçası olduğu- varlık alemine dikkat çekiliyor. Sözlüklere göre “rahman” mübalağa kalıbı ile geldiği için daha şümullü, “rahim” ismi ise daha hususi gibi görünüyor. Buna göre -çok farklı yorumlar bulunmakla beraber- mesela bir yorum olarak “rahman” dünyada bütün insanları, rahim ise ahirette müminleri kapsayacak merhamet tecellileri olarak ifade ediliyor. Başka yorumlara göre ise “rahman” bütün mahlukata, “rahim” özellikle insanlara, yahut insan ölçeğinde “rahman” bedenî ihtiyaçları, “rahim” ruhî ihtiyaçları karşılamaya yönelik merhamet tecellileri olarak açıklanıyor. Yahut “rahman” maddi anlamda, “rahim” manevi anlamda veya “rahman” sema canibinden gelen, “rahim” arz canibinden gelen merhamet cilvelerini ifade ediyor… Yorumlarla ilgili bu zenginlik ne olursa olsun sonuçta hem içinde yaşadığımız alem hem de fert olarak kendi varlığımız Yaratıcının nihayetsiz merhamet sahibi olduğunun kanıtlarını sunuyor. “Merhamet” sözcüğünü “çaresize çare olmak, ihtiyaçları temin etmek, karşılıksız ihsanda bulunmak, muhtaç olunan talep ve beklentileri yerine getirmek” şeklinde tanımlarsak, hem kainattaki her bir varlığın hem insanların ihtiyaçlarının karşılanmakta olması Yaratıcının kesin olarak merhametkâr olduğunu gösteriyor.
c) Yaratıcının, “insanlara yaptıklarının karşılığını verme” özelliğinin bu dünyada da görünmesi.
Fatiha suresinde Yaratıcı Kendisini “alemlerin Rabbi”, “rahman” ve “rahim” olarak niteledikten sonra “mâliki yevmi’d-din” yani “insanlara yaptıklarının karşılığını verme gününün sahibi” olarak anıyor. Rahmetiyle yarattığı bu alemde O, inanan veya inanmayan tüm insanların bedeni ihtiyaçlarını “rahman” oluşuyla karşılıyor. Sınır konulamayacak mahiyette anlamlı, maksatlı, düzenli, hikmetli, ölçülü, kasıtlı bir yaratılış gerçekleştirerek sonsuz tatmini bekleyen insanî duygularının ihtiyaçlarına ise “rahim” ismiyle karşılık veriyor. Böylece Kendisini mutlak özellikleriyle tanıtarak kudretinin de, ilminin de, iradesinin de, rahmetinin de tecellilerinin bu alem ile sınırlı olmadığını öğretiyor. İnsan zihnini ölümden sonra yaratılacak olan yeni alemin zorunluluğunu kavramaya hazırlıyor. İşte, yaratılışta gerçekleştirdiği bu tecellileri anlayan ve tasdik eden insanların sınırsız tatmine muhtaç yarattığı duygularının temsilcisi olan ruhunun ihtiyacını da karşılayacağını haber veriyor. Kendisini ve kainatı yalnızca bedenî ihtiyaçları karşılayan bir Rab değil, aynı zamanda duygularının ihtiyacını da karşılayan bir Rab olarak tanıyanlara, yani müminlere ebedi hayatta da rahmetini ulaştıracağını sınırsız “rahim” oluşuyla haber veriyor. Bu nedenle müfessirlerin çoğu “rahim” isminin ahirette yalnızca müminleri kapsayacağını ifade ediyor. Mümin olmayanlar, “rahim” isminin tecellisini gösteren yönüyle bu kainatla ilişki kurup kainatın Yaratıcısını bu ismiyle tanımadıkları için bunun ebedi tecellisinden yoksun kalırlar. Sayısız cilvelerini gördüğü halde “rahim” ile tanışmadan bu alemden ayrılan insanın ruhuna ahirette de bu isminin tecellilerini algılayacak bir beden verilmemesi adalet olur. Onların yediklerinin yalnızca yedikçe açlığını artıran cinsinden olduğunu belirten, ruhlarının ihtiyaçlarını karşılayamayacakları için sanki ruhen hep bir yanıp tutuşma, eksikliğin ıstırabını çekme hali yaşayacaklarını belirten pek çok tasvirlere rastlıyoruz Kur’an’da. Bir örnek olarak Gâşiye suresinin ilk yedi ayetine bakılabilir. Risale-i Nurlarda da cehennemin adem (yokluk, eksiklik) halinin toplandığı yer olarak tanımlanması bu anlamdadır diye anlaşılıyor.
Şu halde Fatiha suresinde “mâlik” ve “din” kelimelerinin zengin çağrışımları bir tarafa “rahman” ve “rahim” isimlerinden sonra “din gününün sahibi” ifadesinin gelmesi bunun bu dünyadaki izlerine de işaret ediyor. Şöyle ki, bir mümin kendisinde ve alemde tecelli eden sayısız merhamet tecellilerini görüp bunun kaynağının “gaybî olan Rab” olduğunu anladığında Ona bağlanıyor, Ona yöneliyor, Ona teşekkür ediyor. Böylece güven ve huzura ulaşıyor. Diğer taraftan sevdiği bazı imkanların elinden çıktığını görmesi onu karamsarlığa itmiyor, “O sonsuz rahmet sahibi olduğuna göre bunları bana ihsan eder ve edecek” diye anlayıp teselli buluyor. Kendi gerçekliğini, söz gelimi ebedi mutluluk isteyen duygularını düşündüğünde, “Bana bu duyguları veren, bunların ebedisini isteyecek şekilde beni yaratan elbette bunları ihsan eder, edecektir, nitekim Onun gönderdiği mesajda ve görevlendirdiği Elçinin beyanlarında bunun haberleri var” diyor; bu suretle Onu rahmet sahibi olarak görmenin bu dünyada peşin peşin karşılığını alıyor. Dünya hayatının ölümle sonuçlanmasını düşünerek ümitsizliğe düşen insana ümit kapısını gösteriyor.
Allah razı olsun.


