Ders Notları

“Saadet-i Ebediye”nin Anahtarı: Kur’an

“Saadet-i Ebediye”nin Anahtarı: Kur’an | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (05. 05. 2024) Miraç Risalesi dersinde miracın meyvelerinin okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Her zaman olduğu gibi derste çok verimli tefekkürler paylaşıldı. Ben bunları ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=-WqjtFhRptE) metinde Üçüncü Meyve başlığı altında yer alan aşağıdaki parçaya dair müzakerelere değinmek istiyorum:

“Saadet-i ebediyenin defînesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mi’rac vâsıtasıyla ve kendi gözüyle Cenneti görmüş ve Rahmân-ı Zülcelâlin rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş ve saadet-i ebediyeyi katiyen, hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki; bîçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firâk içindeki mevcudâtı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firâk-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i canhıraşânede oldukları hengâmda şöyle bir müjde ne kadar kıymettar olduğu ve idâm-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde ne kadar saadetâver olduğu tarif edilmez. Bir adama idâm edileceği anda, onun affıyla, kurb-u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebeptir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 550)

Oysa miracın, Resul’ün (asm) mülk alemindeki yani görünen alemdeki tecellilerden hareketle melekût alemine yani mülk aleminin anlamına, arkasındaki esma-i ilahiyeye, oradan Yaratıcıya ‘urûc’ etmek olduğu dikkate alındığında, biliyoruz ki, onun hayatı miraçlarla doludur. Vahiy onun (asm) kainattan yola çıkarak yaptığı miraçtaki yani bu seyahatteki sorularına, meraklarına, ihtiyaçlarına verilen cevaplardan ibarettir. Meşhur miraç ise onun miraçlarının tabiri caizse zirvesinin adıdır. Dolayısıyla, bu açıdan bakıldığında Kur’an’ı miracın bir meyvesi, ebedi saadetin bulunduğuna dair müjdesi olarak anlamak yanlış olmasa gerektir diye düşünüyorum.

Görüldüğü gibi metin miracın diğer bir meyvesi olarak Resul-i Ekrem’in (asm) ebedi saadetin definesini görüp anahtarını alıp cinlere ve insanlara hediye olarak getirdiğini zikrediyor. Onun (asm) miraç vasıtasıyla cenneti kendi gözüyle gördüğünü, Rahman-ı Zülcelal’in rahmetinin baki meyvelerini müşahede ettiğini belirtiyor; ardından insanın dünyada sürekli olarak “ayrılıklar”a maruz kalmak gibi çaresizliklerine işaret ederek ebedi saadete olan ihtiyacının altını çiziyor, bu halde olan beşer için ebedi saadetin bulunduğuna dair haberin tarifsiz bir müjde olduğunu paylaşıyor. Ders takdimcisi müellifin burada “saadet-i ebediyenin anahtarı” olarak zikrettiği meyveyi Kur’an olarak anladığını, eğer başka anlayışlar varsa bunu da duymak istediğini söyledi. Bir müzakereci şunları söyledi: “Metin bu meyveyi doğrudan Kur’an olarak zikretmiyor ama saadet-i ebediyenin haberini biz Kur’an’dan alıyoruz. Dolayısıyla bu meyveyi Kur’an ile ilişkilendirmek bana da yanlış gelmiyor. Metin Resul’ün (asm) ebedi saadetin definelerini gördüğünü söylemekle iktifa etmiyor, onun anahtarını alıp hediye olarak insanlığa getirdiğini kaydediyor. Baktığımız zaman Kur’an insanların yok olmayacağını, insanlığının hakkını vermeye çalışarak yaşayanların ebedi mutluluğa nail olacağını, cennette sayısız nimetlere mazhar olacağını söylüyor. Ama aynı zamanda insanlara ‘insanlıklarının hakkını nasıl vereceklerini’, diğer bir ifade ile ebedi saadete nasıl ulaşacaklarını da ortaya koyuyor. Bu yönüyle Kur’an, -metinde belirtildiği üzere- ebedi saadetin anahtarı yahut anahtarları niteliğinde oluyor. Biliyoruz ki define sandığını görsek bile anahtar yoksa sandığı açamayız. Kur’an insanlara cennete nasıl gideceklerini, sonsuz saadete nasıl ulaşacaklarını bütün açıklığı ile anlatıyor. Kısacası Hz. Muhammed (asm) elinde Kur’an ile insanlara hem “ebedi saadet var” diyor hem de “ebedi saadeti kazanmanın yol haritasını” sunuyor.”

Başka bir müzakereci ise şunları dile getirdi: “Miraç tarihi olarak bi’setten yani Hz. Muhmmed’in (asm) peygamberlikle görevlendirilmesinden on yıl kadar sonraya tekabül ediyor. Miracın metinde anlatılan meyvesini Kur’an’la eşitlediğimizde birisi, ‘Kur’an zaten on yıldır iniyordu, bu nasıl olabilir’ diyebilir. Oysa miracın, Resul’ün (asm) mülk alemindeki yani görünen alemdeki tecellilerden hareketle melekût alemine yani mülk aleminin anlamına, arkasındaki esma-i ilahiyeye, oradan Yaratıcıya ‘urûc’ etmek olduğu dikkate alındığında, biliyoruz ki, onun hayatı miraçlarla doludur. Vahiy onun kainattan yola çıkarak yaptığı miraçtaki yani bu seyahatteki sorularına, meraklarına, ihtiyaçlarına verilen cevaplardan ibarettir. Meşhur miraç ise onun miraçlarının tabiri caizse zirvesinin adıdır. Dolayısıyla, bu açıdan bakıldığında Kur’an’ı miracın bir meyvesi, ebedi saadetin bulunduğuna dair müjdesi olarak anlamak yanlış olmasa gerektir diye düşünüyorum.”

Bundan sonra ders takdimcisi metinde geçen “Saadet-i ebediyeyi kat’iyen, hakka’l-yakîn anlamış…” fıkrasındaki “hakka’l-yakîn” terkibi hakkında şunları söyledi: “Bir şeyi hakka’l-yakîn olarak anlamak akılla bilmenin ve gözle görmenin ötesinde bir anlam ve seviye ifade eder. İçinde mücevher bulunan sandığa bakmak mücevheri görmek anlamına gelmez. Mücevhere ulaşmak için sandığın kapağını açmak gerekir. Kainattaki her şey bir mücevher kutusu ya da mücevher sandığıdır. ‘Bu sandıkta çok kıymetli mücevherler var’ demek yerine, sandığı bizatihi açarak mücevherlere ulaşmak gerekir. Örnek olarak bir kuşu düşünelim. ‘Bu kuşun bir yaratıcısı olmalı’ demek ile kuşun özelliklerini inceleyerek bu özelliklerin Yaratıcısının özelliklerinin yansıması olduğunu yakından anlamak çok farklı şeylerdir. Kuş örneğinde miraç, kuşun varlığının hakikatine bakarak, ‘bu kuşa varlık veren toprağı, ağacı, havayı, güneşi… kısacası bütün alemi yaratan olmalıdır, aksi halde kuşun vücuda gelmesi imkansızdır’ demektir. Keza kuşta görülen hayatiyet, renklilik, şekillilik… gibi özelliklerden hareketle Yaratıcıyı hay, alim, rahim, müzeyyin… gibi nitelikleriyle tanımaktır. Metin diyor ki, ‘Resul (asm) saadet-i ebediyenin bulunduğunu kat’iyyen hakka’l-yakîn anlamıştır.’ Biz kendi hayatımızda, kendimiz, kendi insaniyetimizi önümüze koyarak düşündüğümüzde anlıyoruz ki, bizde ebedi olarak var olma duygusu var, ebedi mutluluğa ulaşma duygusu var, sevdiklerimize kavuşma ve onlarla daimi olarak mutluluk içinde yaşama duygusu var. Bu duygular yaratılışımızda var olan duygular olduğuna göre Yaratıcının verdiği duygulardır. Biz dünyada görüyoruz ki Yaratıcımız bizim güzel gıdalarla midemizin, güzel manzaralarla gözümüzün, güzel kokularla burnumuzun… ihtiyaçlarını karşılıyorsa elbette ebediyet isteyen duygularımızın yani ruhumuzun ihtiyaçlarını da karşılar, karşılayacaktır. Muhammed (asm) mutlak olan Varlık Kaynağına, Onun mesajlarına, Onun mesajlarının tezahürlerine ulaşarak kesin şekilde bize bunu bildiriyor.”

Bir şeyi hakka’l-yakîn olarak anlamak akılla bilmenin ve gözle görmenin ötesinde bir anlam ve seviye ifade eder. İçinde mücevher bulunan sandığa bakmak mücevheri görmek anlamına gelmez. Mücevhere ulaşmak için sandığın kapağını açmak gerekir. Kainattaki her şey bir mücevher kutusu ya da mücevher sandığıdır. ‘Bu sandıkta çok kıymetli mücevherler var’ demek yerine, sandığı bizatihi açarak mücevherlere ulaşmak gerekir. Örnek olarak bir kuşu düşünelim. ‘Bu kuşun bir yaratıcısı olmalı’ demek ile kuşun özelliklerini inceleyerek bu özelliklerin Yaratıcısının özelliklerinin yansıması olduğunu yakından anlamak çok farklı şeylerdir.

Moderatör şöyle devam etti: “Metinde geçen ‘ kararsız dünya’, ‘zelzele-i zevâl ve firak’, ‘seyl-i zaman’, ‘harekât-ı zaman’, ‘adem ve firak-ı ebedi denizi’ ifadeleri üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu ifadeler zahiri haliyle her şeyin fenaya, yokluğa gittiğini söylüyor. Ancak insan varlığı arkaplânı yani anlamı ve hakikati ile okur, Yaratıcının hikmet ve rahmet sahibi olduğunu anlarsa, bu zahiri yok olmanın ötesinde Onun baki bir hayatı, ebedi bir saadeti vereceğini anlar. Nitekim Yaratıcı gönderdiği kitap ve görevlendirdiği peygamber ile bunu çok açık olarak beyan ediyor. Hatta metindeki ifade ile beyanın ötesinde bunun müjdesini veriyor. Bu müjdenin ne kadar kıymetli olduğunu da metin, idama götürülen bir adamın idam edileceği anda serbest bırakılıp ‘kurb-u şahanede bir saray verilmesi’ne benzetiyor.”

Diğer bir müzakereci şu notu gündeme getirdi: “Okunan parçada miraç meyvesi olarak saadet-i ebediyeye dikkat çekildikten sonra en çok tekrar edilen kelime ‘müjde’. Yanlış saymadıysam kelime bu kısa paragrafta dört defa geçiyor. Bu bana Resulullah’ın (asm) bir unvanı ile Kur’an’da geçen bir ayeti hatırlatıyor. Malum, Resul-i Ekrem’in (asm) vasıflarından birisi onun ‘beşîr’ veya ‘mübeşşir’ yani müjdeleyici olmasıdır. Evet, onun (asm) Allah’ın rahmetinden, mağfiretinden, kereminden, cennetinden, cemalinden bahsetmesi kelimenin tam anlamıyla bir ‘müjdeci’, bir ‘müjdeleyici’ olduğunu gösteriyor. Hatırıma gelen ayete gelince Bakara suresinin şu ayeti: ‘İman edip salih amel işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele…’ (2: 25). Burada ‘Kullarıma haber ver, bildir’ gibi kelimler yerine ‘müjdele’ denmesi insan ruhunun arayışı açısından ne kadar sevimli, hikmetli ve rahmetli görünüyor.”

Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın