Ders Notları

“Tertib-i Mukaddemât” (Yaratılışta Düzenli Sıralama) Terimi ve Bazı Çağrışımları

“Tertib-i Mukaddemât” (Yaratılışta Düzenli Sıralama) Terimi ve Bazı Çağrışımları | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (16. 06. 2024) Kayyûmiyet dersinde, Yirmi Beşinci Sözden “Yedinci Sırr-ı Belağat” tali başlıklı kısmın okunmasına ve müzakeresine devam edildi. İlk paragrafı önceki hafta çalışılan parçanın aşağıdaki şu iki paragrafı ve verilen örnekler üzerinde kıymetli tefekkürler paylaşıldı:

“…Hem, semere ve gàyetini zikretmekle, âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücudda müsebbebât ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mâbeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebep ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû eder. Matlaları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukàrin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibâlîden semânın eteğine kadar umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi; esbâb ile müsebbebât mâbeyninde, öyle bir mesafe-i mâneviye var ki, imânın dürbünüyle, Kur’ân’ın nuruyla görünür. Mesela,

 اَنَّا صَبَبْنَا الْمَآءَ صَبًّاۙ

ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّاۙ

فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا حَبًّاۙ

وَعِنَبًا وَقَضْبًاۙ

وَزَيْتُونًا وَنَخْلًاۙ

وَحَدَآئِقَ غُلْبًاۙ

وَفَاكِهَةً وَاَبًّاۙ

مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ

İşte şu âyet-i kerîme, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek, esbâbı müsebbebâta rabt edip en âhirde, “metâen lekum” lâfzıyla bir gàyeyi gösterir ki, o gàye, bütün o müteselsil esbâb ve müsebbebât içinde o gàyeyi gören ve tâkip eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve o esbâb Onun perdesi olduğunu ispat eder. Evet, “metâen lekum ve li en’âmikum” tâbiriyle bütün esbâbı icad kabiliyetinden azl eder. Mânen der: “Size ve hayvanâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvanâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, ni’metleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hubûbâtı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, ni’metlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyânâttan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor.” (Sözler, İstanbul 2024, YAN, s. 400-401)

Değişmeyen bir düzen içinde hem düzenli yaratılış biçimi değişmiyor, hem de düzenli yaratılışta her bir yaratık, her bir anda devamlı değiştirilerek yaratılıyor. İşte ancak bunu anladığımız zaman Yaratıcının mutlak yani sınırsız olduğunu, kainat cinsinden olmadığını, olamayacağını anlamış oluyoruz.

Derste önceki hafta konuşulan bazı hususlara göndermede bulunulduktan sonra moderatör müellifin Münazarat isimli eserinden şu iktibası paylaştı: “…Birbirinden nihayet derecede baîd hatta biri tembelliğin unvanı, diğeri hakiki ihlasın sedefi olan iki tevekkülü ki; biri meşietin muktezası olan esbab arasındaki nizama karşı temerrüt hükmünde olan tertib-i mukaddemattaki bir tevekkül-i tembelâne, diğeri İslamiyet’in muktezası olan, netice-i itibariyle gergendâde-i tevfik olarak vazife-i ilahiyeye karışmamakla terettüb-i neticede müminane tevekküldür” (Münazarat [Eski Said Dönemi Eserleri içinde], İstanbul 2017, YAN, s. 188). Görüldüğü gibi metin bağlamı itibariyle birisi doğru, diğeri yanlış iki tevekküle işaret ediyor; ilahî iradenin gereği olarak ortaya konulan sebeplere riayet etmemenin tevekkül değil tembellik olduğunu, sebeplere riayet edildikten sonra neticenin ortaya çıkmasında -Allah’ın vazifesine karışmayarak- Ona güvenmenin ise İslam’ın gereği olan tevekkül olduğunu dile getiriyor. Moderatör parçanın dersin ana konusuyla bağlantısını dikkate alarak -sonradan bazı ilavelerle- şunları söyledi: “Müellifin 1910’larda dile getirdiği bu cümlelerde iki tamlama dikkat çekiyor. Bunlardan birisi ‘tertib-i mukaddemât’, diğeri ‘terettüb-i netice’. Tertib kelimesi sözlükte ‘sıralama, dizme’, mukaddemât ise ‘önce getirilenler’ anlamına geliyor. İkinci kelimenin mukaddimât değil de mukaddemât şeklinde kullanılmış olmasına dikkat etmek lazım. Mukaddimât olsa (ism-i fail olduğu için) ‘önce gelenler’ demek olur, oysa burada (ism-i mef’ul olarak) ‘önce getirilenler’ şeklinde geçiyor. İkinci tamlamadaki ‘terettüb’ ise ‘sıralanmak, ortaya çıkmak’ anlamına geldiği için ‘terettüb-i netice’ tabiri ‘sonucun ortaya çıkması’ mânâsındadır. Bu ikinci tamlamaya en uygun karşılık olarak ‘yaratılıştaki sıralama’ diyebiliriz. Önce şu yaratılır, sonra bu yaratılır, sonra şu yaratılır… Böyle bir algılama var. Dünü dün yaşadım, bugünü bugün yaşadım, yaşıyorum. Söz gelimi dün yağmurun yaratılışı gerçekleşti, bugün şu bitkilerin biraz daha fazlaca büyümesi yaratılışı gerçekleşti, gerçekleşiyor. Bu yaratılıştaki sıralamayı geçen hafta, bu hafta; geçen ay, bu ay; geçen yıl, bu yıl… diye genişletebiliriz. Hatta geriye doğru 14 milyar yıl öncesine kadar gidebilir; diğer taraftan en yakınına doğru da saniyenin binde biri, milyonda biri diye tabir kullanabiliriz. Biz zamansızlığı algılayamayız. O yüzden bir şeyin vukuu ile ilgili olarak biz muayyen bir ‘zaman dilimine’ işaret eden kelime kullanıp mukayesesini yaparız.”

Demek sebep dediğimiz ya da sebep diye gördüğümüz şeyler yaratılıştaki sıralamadan ibarettir, diye anlaşılıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, bizim ‘sebep’ değimiz de ‘sonuç’ dediğimiz de her ikisi birden ‘mukaddeme’dir, sonuçtur, düzenli yaratılışın sıralanmasıdır.

“Hani baktığımızda zahiren dağların ‘daire-i ufkunda semanın etekleri birleşmiş gibi görünür’ denir ya, biz de zahiri bakışımızla yaratılıştaki sırayı ya da sıralamayı öyle görürüz. Demek ki, düzenli yaratılışta bir sıralama var. Müellif buna başka bir yerde ‘intizam-ı muttarit’ var diyor, yani peş peşelik söz konusu. Değişmeyen bir düzen içinde hem düzenli yaratılış biçimi değişmiyor, hem de düzenli yaratılışta her bir yaratık, her bir anda devamlı değiştirilerek yaratılıyor. İşte ancak bunu anladığımız zaman Yaratıcının mutlak yani sınırsız olduğunu, kainat cinsinden olmadığını, olamayacağını anlamış oluyoruz.”

“Şimdi Münazarat’taki bu ifadelere baktığımız zaman ‘sebep’ kelimesi kullanılıyor ama ‘sebep zahiridir, sebep neticenin icadında tesir sahibi değildir’ gibi ifadelere yer verilmiyor, yaratılıştaki tertibe yani sıralamaya dikkat çekiliyor. Demek sebep dediğimiz ya da sebep diye gördüğümüz şeyler yaratılıştaki sıralamadan ibarettir, diye anlaşılıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, bizim ‘sebep’ değimiz de ‘sonuç’ dediğimiz de her ikisi birden ‘mukaddeme’dir, sonuçtur, düzenli yaratılışın sıralanmasıdır. Fakat 1930’lara gelindiği zaman müellif ‘sebep, sonuç’ gibi kelimeleri kullanıyor ama ısrarla ve sürekli olarak ‘sebep’in daha doğrusu yaratılıştaki sıralamada bizim ‘sebep’ diye gördüğümüz şeylerin yaratılışta hiçbir şekilde etken olmadığını, olamayacağını vurguluyor. Geçen hafta okunan paragrafa atıf yaparak söylemek gerekirse, bunu anlamak için ‘sonuç’a yani ortaya çıkan ürüne baktığımızda akıl, irade, ilim gerektiren özelliklerin hiçbirisinin ‘sebep’ diye gördüğümüz şeylerde olmamasıdır. Yine geçen haftaya atıf yaparak devam etmek gerekirse önce daima ‘lâ ilâhe” demek gerekiyor. Yani sonuçtaki bu özellikler onun kendisinden veya ilişkili gibi görünen sebeplerden kaynaklanamaz yargısına ulaşmamız icap ediyor. Ondan sonra Kur’an ‘illallah’ aşamasını önümüze koyuyor, yaratılışların arkasındaki Yaratıcının mutlak ve sınırsız olduğunu ifade ediyor.”

“Günlük hayatımızda genellikle yaptığımız işlerin açıklamasında ‘sebep’ kelimesini kullanmanın doğruluğunu düşünürüz. ‘Şöyle yaptığım için şöyle bir sonuç ile karşılaştım’ dediğimizde, yaptığım işin belli bir ‘sonuç’ ile karşılık bulmasında haklı bir kullanım görünüyor. Çünkü insan, yaratılışın sürekli bir düzen içerisinde gerçekleşmesinden öğrenerek, ‘şöyle yaparsam şu sonuç yaratılır’ diye tecrübe ediyor. Yaratılıştaki düzenlilik, öğrenme kabiliyeti olan biz insanlar için çok hikmetli ve rahmetli bir Yaratıcıyı bize tanıtıyor. Örneğin, eğer biz bahçemizde kayısı ağacı yaratılmasını istiyorsak, daha önceki düzenli bir sıralama ile gerçekleştirilen yaratılış biçiminden öğrendiğimize göre, mevsimi gelince yapılması gerekenleri tam yerine getirmiş isek, kayısı ağacı yaratılıyor. Tecrübelerimizden anlıyoruz ki, biz yaratamıyoruz, fakat yaratılması için yaratılışın sürekli düzenliliğine güvenerek müracaatta bulunuyoruz. Ve bu müracaatımızın sonucunda kayısı ağacı bize yaratılıveriyor. Demek ki, bizim yaptığımız tercihler ‘sebebi’ ile ‘sonuç’ yaratılıyor. İşte ‘sebep’ kelimesinin, insanın Yaratıcıya müracaat etmesi anlamında kullanılması yani bizim irademiz ile yaptığımız tercihe göre Yaratıcının sonucu yaratmasından öğreniyoruz ki, böyle bir yaratılış biçimini Yaratıcımız tercih etmiş. ‘Sen iste, Ben vereyim, fakat isterken Benim yaratma düzenime itaat etmen şarttır’ diyor. Kainatın yaratılış düzenindeki sıralamadan bunu öğreniyoruz. Bizim istememiz, müracaatımız ‘sebep’, Yaratıcının Yaratması ‘sonuç’ oluyor.”

Böyle bir sorgulamanın yapılabilmesi için de, önce bizim ‘yaratılıştaki düzenin sürekliliği’ konusuna dönüp, ‘sebep-sonuç’ kavramlarını kullanmamakta ısrar etmemiz gerekmektedir. Çünkü evrende hiçbir şey, bir başka hiç bir şeyin varlık ‘sebebi’ değildir, olamaz; dolayısıyla öncelikle bunu anlamamız şarttır.

“Yaratmadaki düzenin, insan-Yaratıcı ilişkisindeki ‘sebep-sonuç’ kullanımı, maalesef doğru kullanım alanından zamanla ‘sürekli düzenli’ şekildeki yaratılışın izahında kullanılmaya başlandı son dört yüzyıldan beri. Sürekli olarak bir önceki yaratılış ile bir sonraki yaratılıştaki ilişkideki düzenlilik, bir önceki yaratılışın bir sonraki yaratılışa ‘sebep’ olduğu şeklinde yorumlandı. İnsan iradesiyle tercih yapıp ‘sonuç’un sürekli aynı şekilde yaratıldığı görülünce sanki insan ‘sonucu’ yaratıyor zannedildi. Böyle bir yanılma, zaman içinde yaratılışın açıklanmasında kullanılmaya başladı. Basit bir örnek ile anlatırsak, ‘hücrenin içinde yaratılan elementlerin kendileri tercih yapıyor ve sonuçları kendileri var ediyorlar’ anlamında ‘sebep-sonuç’ ilişkisi adı altında, elementlerin her anki, her haldeki durumunun sürekli yaratılmaya muhtaçlığı ıskalandı ve sanki bir yaratıcı gibi algılanmasında kullanılmaya başlandı. Böylesi gerçek dışı yorumlamaların gerçek dışılığını kavrayabilmek için bu ‘sebep’ ve ‘sonuç’ terimlerinin dikkatli bir şekilde kullanımdan çıkartılıp, onların yerine ‘gerçekten bir element kendisi bir sonraki halin yaratıcısı olabilir mi?’ sorgulamasına girişmek gerekir. Böyle bir sorgulamanın yapılabilmesi için de, önce bizim ‘yaratılıştaki düzenin sürekliliği’ konusuna dönüp, ‘sebep-sonuç’ kavramlarını kullanmamakta ısrar etmemiz gerekmektedir. Çünkü hem evrende hiçbir şey, bir başka hiç bir şeyin varlık ‘sebebi’ değildir, olamaz, varlık ‘sebebi’ olacak hiçbir özelliği yok olduğunu anlamamız şarttır. Okuduğumuz Risale-i Nur’dan alınan yukarıdaki bölümde bu konunun açıkça delillendirildiğini gördük. Ayrıca artık bilimsel araştırmalar da bu yönde delilleri kabul etmeye başladı, en küçük parçacıkların kendilerinin varlığını bir ‘an’ bile ayakta tutamadıklarını dile getiren deneyler sergileniyor ve ispat ediliyor zamanımızda.”

Biraz açarak ifade etmek gerekirse, ‘rızık verme yahut rızıklandırma’ maksadını gerçekleştirmek isteyenin, bunun kimler için rızık olacağını bilmesi ve aralarındaki irtibatı düzenli, kasıtlı bir sıralama ile yaratması gerekir. Önce su, sonra toprağı yarıp hazırlama, sonra bitkiyi yaratma, ve sonra da meyveleri, sebzeleri yaratma ve en sonunda rızık olarak ulaştırmayı kast ettiği yaratıkların kullanımına sunma… gibi. Kur’an tertibin yani sıralı yaratmanın, düzenli yaratmanın örneğini sunuyor.

“Şimdi fizikte kuantumdan bahsediliyor. Müminlerin bu alanda da çalışması lazım. Çalışmazlarsa pozitivist yaklaşıma sahip olan ve bir türlü ‘maddenin, diyelim ki şu varlığın varlığı ve bundaki özellikler kendinden, çevresinden veya sebep yahut neden gibi gördüklerimizden kaynaklanamaz’ diyemeyen, inançsızlığa şartlanmış -sözde- bilim adamları gibi yine karıştırmaya, inançsızlıklarını perdelemeye devam ederler. Her ne ise, onlar şimdi ‘her şey, her an titreşimdir’ diyorlar. Yaratılışta daimilik var. Müellif de bunu yıllarca önce ‘ihtizâzât’ yani titreşimler diyerek ifade etmiş, ediyor. Metinde belirtildiği üzere, iman dürbünüyle, Kur’an nuru ile bakıldığında bu böyle görünüyor. Varlıklar, yaratıklar, yaratılmalar Mutlak’ın özelliklerinin yani esmasının yansımalarından ibarettir. Sonuç olarak yaratılışta zaman yok ama zamanın içinde yaşayan ve mukayese için her şeyi zamanla ilişkilendirenler olarak bizler zamana atıf yapan ifadeler kullanıyoruz.”

“Münazarat’taki bu cümleden tekrar Sözler’deki metne dönersek, metin -üzerine basa basa- diyor ki ‘…sebepler çendan nazar-ı zahiride ve vücutta müsebbebat ile muttasıl ve bitişik görünür, fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var’. Demek ki sebep gibi gördüğümüz şeyler tamamıyla zahiri yani görünürde olup yaratmada hiçbir role sahip değildir, -Münazarat’ta geçen cümle ile- yaratılıştaki tertipten ibarettir. Nitekim örnek olarak verilen şu ayetler de bu sıralamayı açıkça dile getiriyor: ‘İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan dâneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik. Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye’ (Abese Sûresi: 80/24-32). Müellif bu ayetlere dikkat çektikten sonra, ayetlerin ‘tertib-i hikmetler zikrederek esbabı müsebbabata rapt edip, en ahirde ‘metâen lekum: size rızık olsun’ diye lafzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye bütün müteselsil (zincirleme) esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli yani gaybî bir mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab, Onun perdesi olduğunu ispat eder’ diyor.”

Bu ayetlerde bahsi geçen sıralamalarda Kur’an, muhatabı olan insanların ilk bakışta algıladıkları yaratılıştaki düzenliliği sanki bir önceki aşamada yaratılanın bir sonraki yaratılana ‘sebep’ olduğunu sanmasınlar diye ‘Allah sizin önce diye hatırladığınız yaratılışta şunu yaratır, sonra da şunu yaratır’ şeklinde yaratılıştaki ‘ittirat’ı yani düzenli yaratılış silsilesindeki birbirini takip eden düzenlilik ve kasıtlılığı dile getirir.

“Biraz açarak ifade etmek gerekirse, ‘rızık verme yahut rızıklandırma’ maksadını gerçekleştirmek isteyenin, bunun kimler için rızık olacağını bilmesi ve aralarındaki irtibatı düzenli, kasıtlı bir sıralama ile yaratması gerekir. Önce su, sonra toprağı yarıp hazırlama, sonra bitkiyi yaratma, ve sonra da meyveleri, sebzeleri yaratma ve en sonunda rızık olarak ulaştırmayı kast ettiği yaratıkların kullanımına sunma… gibi. Kur’an tertibin yani sıralı yaratmanın, düzenli yaratmanın örneğini sunuyor. Hepsi belli bir kastı hedefliyor. Canlılar bitkilere kendilerini adapte edemez, bitkiler meyve üretemez, güneş yer yüzündeki suları buharlaştırıp bulut oluşturamaz, su havayı ısıtamaz, hava bulutları taşısın diye rüzgar oluşturamaz. Bunların hiçbirinde böylesi sonuçları var edecek özellikler yoktur, kimse de olduğunu gösteremez. Kasıtlı bir düzenli yaratılışı kimse inkar edemez, delilleri yoktur. Aksini söyleyenler spekülasyon yapıyorlar. Yaratılışı tersinden okuyup bilinçsiz maddenin bilinçli işler yaptığını iddia ederek insanları kandırıyorlar. Her bir aşama, her bir sıralama arkasında bir İradeyi ve Bilinci gerektirir.”

“Kur’an’ın ‘intizam-ı muttarid’ yani birbirini takip eden ve değişmeyen bir düzen içinde yaratılışı dile getiren birçok ayetini yanlış anlayıp Kur’an’ın maksadının tam zıddı anlayış ve yorumlara malzeme yapıldığını zamanımızda sıklıkla görüyoruz. Mesela, Kur’an yukarıda bahsi geçen 80/24-32 ayrıca 41/9-12; 79/27-33 ve daha birçok başka ayetlerinde, Allah önce şunu yarattı, sonra şunu yarattı diyerek yaratmadaki düzenli yaratılış sürecini anlatır. Bu aşamaların her birini ya açıktan veya zamir kullanarak bizzat Allah’ın yarattığını bildirir. Fakat maalesef bazı kendilerini spekülasyona dayanan belli bir teorinin etkisinden kurtaramayan kişiler, bu teorinin ileri sürdüğü materyalist anlayışı Kur’an’ın da onayladığını iddia edecek kadar ileri gidebiliyorlar. Bu ayetlerde bahsi geçen sıralamalarda Kur’an, muhatabı olan insanların ilk bakışta algıladıkları yaratılıştaki düzenliliği sanki bir önceki aşamada yaratılanın bir sonraki yaratılana ‘sebep’ olduğunu sanmasınlar diye ‘Allah sizin önce diye hatırladığınız yaratılışta şunu yaratır, sonra da şunu yaratır’ şeklinde yaratılıştaki ‘ittirat’ı, yani düzenli yaratılış silsilesindeki birbirini takip eden düzenlilik ve kasıtlılığı dile getirir. Yani her bir aşamasının, her bir ânını ‘Ben yaratırım’ der, düzenli yaratılışın ‘sebep-sonuç’ ilişkisi varmış gibi algılanmasını engellemek ister. Basit örnekle ‘dün gördüğün yağmuru Ben yarattım, Ben indirdim, bugün sabah gördüğün fideleri Ben yarattım, Ben topraktan çıkardım. Bir ay sonra göreceğin, örneğin, patlıcanı da Benim yaratacağımdan emin ol’ diye eğitim verir. Değilse, bazılarının, kasıtlı veya kasıtsız olarak, sandıkları gibi, ‘Allah önce çok güçlü enerji dolu bir atom yarattı da şimdi Allah’ın onu yaratırken belli özelliklerle donatarak planlayıp yarattığı için şimdi o atom kendisi bu plana göre kendisi genişliyor, gelişiyor, evrimleşiyor vs.’ değildir. Kur’an, yaratılıştaki düzenli yaratılışı, böylesi bir yanlış anlayışı engellemek için her bir aşamadaki düzenli yaratılışı bizzat Kendisinin yarattığını ifade eder, ‘Biz suyu bol bol indirdik. Sonra toprağı Biz yardıkça yardık. Ondan dâneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otları Biz bitirdik…” (80/25-31) der. Bu hallerin hepsine ‘Biz (yani Allah) ayrı ayrı yaratılış ile varlık verdik. Bu yaratma işleminin her bir ânını Biz gerçekleştiririz. Her bir andaki yaratılış Bizim irade, kudret, ilim, iradı tercihimiz ile gerçekleşir’ der. Yaratıcının mutlak olması ancak böyle bir yaratılışın böyle bir düzen içerisinde her an ve daimi yenilenerek yaratılmasıyla anlaşılabilir. Değilse, Yaratıcının mutlak olmasının zorunluluğu anlaşılamaz. İyi niyetli ve inançlı bilim adamlarının, ‘Başlangıçtaki yaratılışı Allah’ın yaratması olmalıdır’ anlayışını, art niyetli materyalist bilim adamlarının ‘Başlangıçtaki atomun bir Allah tarafından yaratıldığını görmediğimiz için böyle bir şeye inanmaya gerek yok, nasıl olmuşsa olmuş, böyle bir atom oluşmuş ve şimdi de devam edip geliyor’ şeklinde basitçe ifade edilebilen teorilerine kapı araladıkları görünüyor. ‘Varlıkların kendileri çevrelerine uyum sağlayıp ayakta kalmaya kendileri çalışıyor’ deme cesaretine destek veriyorlar. Bizim, böylesi bir anlayışa imkan vermeyen Kur’an’ın hakkını vererek okumaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır.”

Ders aynı eksende hem Abese suresindeki ayetler hem devamındaki Nur suresinin 43-45. ayetlerinin örnekliğinde daha da müşahhaslaştırılarak devam etti. Allah razı olsun (link: https://www.youtube.com/watch?v=KpQtWVIQfbQ).

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın