Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (09. 02. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene” dersinde ilgili metnin (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat) -önceki hafta kalınan yerinden- okunmasına ve müzakeresine devam edildi. “Demek ‘ene’ ayine misal ve vâhid-i kıyâsî ve alet-i inkişaf ve mânâ-yı harfi gibi…” diye başlayan ve ene’nin biri hayra diğeri şerre bakan iki yüzü olduğunu belirten paragrafla ilgili olarak derste çok önemli tefekkürler ve anekdotlar paylaşıldı. Ben bunları ilgili video kaydına havale edip (link) aynı metinin devamındaki şu paragrafa dair yapılan müzakerelere değinmekle yetinmek istiyorum:
“Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını gösterir. Rubûbiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve miktarlarını bildiren mîzanü’l-hararet ve mîzanü’l-hava gibi mîzanlar nevinden bir mîzandır ki, Vâcibü’l-Vücûdun mutlak ve muhît ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 508)
Görüldüğü üzere metin ‘ene’nin kendisinden ziyade başkasının mânâsını gösteren bir mahiyete sahip olduğunu, rubûbiyetinin yani bazı şeyleri sahiplenmesinin veya bir şeye ben varlık veriyorum zannetmesinin asılsız olduğunu, gerçekte kendisinin hiçbir şeyi sahiplenmesi ve taşımasının mümkün olmadığını ifade ediyor; ardından bunun havanın ısısını ölçen termometre yahut termostat gibi olduğunu belirtiyor. Yani termometrenin yahut termostatın hava sıcaklığının oluşmasında hiçbir payı olmayıp sadece sıcaklığın derecesini ölçtüğü gibi ‘ene’nin gerçekte kendinden kaynaklanan hiçbir özelliğinin bulunmadığını ancak Yaratıcının özelliklerini anlamada mizan yani bir tür ölçü aleti olduğunu dile getiriyor. Aletin varlığının mahiyeti ayrıdır, ölçtüğü şeyin mahiyeti ayrıdır. Mesela bir mezura, yani metre şeridi ile kumaşın uzunluğunu ölçeriz. Metre şeridi plastik, kumaş ise pamuk veya yün olabilir. Aralarında hiçbir benzerlik yoktur.
Moderatör küçük açıklamalarla paragrafı okuduktan sonra bir müzakereci metnin son cümlesinde geçen “Vâcibü’l-vücûd” terkibiyle ilgili olarak şöyle söyledi: “Burada geçen Vâcibü’l-vücûd kelimesine hemen vurgu yapıp geçelim: Vâcibü’l-vücûd ifadesinin tefekkürî olarak oturduğu bir zemin var. Bunu dikkate almak gerekiyor. Bu terkibi gördüğümüzde hemen günlük dilde kullandığımız ‘Allah’ kelimesini söyleyip geçersek bu tefekkürün hakkını vermemiş oluyoruz. Diyelim ki, bir bina var, bir ev burada. Binaya bakıyorum, her şeyin bir mantık, bir düzen, bir yararlılık ve bir estetik hassasiyet içinde yapılmış olduğunu görüyorum. İncelediğimde, binadaki malzemelerin hiçbirisinin bu binanın ve binada gördüğüm özelliklerin asla varlık kaynağı olamayacağını anlıyorum. Çünkü malzemeler bilinçsiz, güçsüz, iradesiz maddeden ibarettir. Sonuçta mantıkî bir gereklilik olarak ‘mutlaka bu binanın bilinçli bir yapıcısı olmalı, bu zorunludur’ diyorum. Bu hükümde mümin veya kafir birdir; kişi ister kainatın bir Yaratıcısı olduğunu kabul etsin, ister kabul etmesin, ‘evet, bu binanın bir yapıcısı olmalı’ der. Veya bir bilgisayar var önümde. Bakıyorum, sahip olduğu özellikleri inceliyorum, sonunda ‘bu bilgisayarın kesinlikle bir programcısı, bir mühendisi, bir imalatçısı olmalı’ diyorum. Burada ustayı, mühendisi, yapanı görmem gerekmiyor. Gördüğüm şey bana böyle bir ustanın bulunmasının şart olduğunu, aklî bakımdan bunun zorunlu olduğunu ifade ediyor. Ayrıca var olmasını aklen zorunlu olarak kabul ettiğim programcının veya mühendisin ya da ustanın binanın veya bilgisayarın içinde aranamayacağını veya onların bir parçası gibi olamayacağını herkes bilir. İşte Kur’an’ın ‘gayba iman’ dediği budur! Kainat binasına baktığımızda, bu binadaki düzenliliği, amaçlılığı, ölçülülüğü, sanatlı yapılışı… gördüğümüzde aklî olarak tüm kainatı içindekilerle birlikte bir Yapanının ve onları sürekli değiştirerek Yaratanın var olması aklen ve hissen zaruridir, zorunludur diyoruz. Dolayısıyla Vâcibü’l-vücûd tabirinin geçtiği yerlerde hemen ‘Allah’ der, devam edersek işaret edilen bu muhakemeyi kaybederiz, kaybediyoruz. Taklide düşüyoruz. İnsanî kabiliyetlerimizi kullanmamış oluyoruz.”
Daha sonra moderatörün küçük dokunuşlarının ardından aynı müzakereci metindeki “Ene’nin rubûbiyeti hayalidir” ifadesiyle ilgili olarak şu notu düştü: “Ene’nin sahiplenme adına rubûbiyeti hayalidir. Her alanda, her istediğini seçemez. Ancak kendisine tanınan alanda iradesini kullanarak birini diğerine tercih etmek suretiyle Yaratana müracaat eder. Yine Yaratıcıdan yaratmasını bekler. Kendisi yaratamaz. Kendisinin istediği şekilde de Yaratıcıdan isteyemez. Söz gelimi erik çekirdeği ekerek veya dikerek elma ağacı ve meyvesi talep edemez. Ancak Onun yaratma kurallarına uymak zorundadır. Bu zorunluluğu herkes, her an hayatında iradesini kullandığı anda uygular. Bir Yaratıcıya inanıp inanmamak durumu değiştirmez. Onun için herkes yalnızca ‘Yaratıcılarının kulu” olduklarını pratik hayatta uygulamak zorundadır. Fakat bütün mesele bu gerçeğe teslim olma tercihi yapan bir iradeyi kullanmaktır. İman bu iradenin kullanılmasını ifade eder. İnançsızlık da bütün türleriyle bu gerçeği yani varlığının kendisini var edenin var etmesiyle gerçekleştiğini onaylayacak şekilde iradesini kullanmamakta diklenmek veya inat etmektir. Diğer bir ifadeyle, kendisinin doğal süreçler sonucu oluştuğunu, bilinçli bir Yaratıcının olmadığını iddia etmesidir.”
Bundan sonra moderatör müzakerede geçen “diklenmek” kelimesine atıf yaparak bunun ‘ene’nin şerre bakan yönü ile ilgili olduğunu, nitekim ayette “Kendisini kendisine yeter gören kimsenin azgınlığa girdiğinin belirtildiğini” (Alak 96: 6-7) hatırlattı, bunun örneklerinden birinin Kur’an’da bahsi geçen Firavun olduğunu kaydetti. Sonra metindeki “Ene bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez” şeklindeki ibareye dair şunları söyledi: “Kişi eğer ego’ya hayali ve zannî yükler bindirirse bütün sistemi bozuluyor. Ruh güneşinin önündeki koyu, kara bulutlar gibi ışığın geçmesini engelliyor. Yani feyzin akmasını kapatıyor.” dedi. Ardından bir müzakereci şunları ekledi: “Evet, eğer ene ben yaptım, ben yapıyorum diye o fiili kendi üzerine aldığını iddia ederse bu boş bir iddia olur. Yani yaptığım tercihlerin sonuçlarını ben var ediyorum iddiasında bulunmuş olur. Ene ince bir teldir. Bu ince tel Varlık Kaynağı ile ilişki kurmak içindir. Fakat bu tel Yaratıcıyı tanıma aracı olmakla beraber Yaratıcı özelliğini taşıyamaz, yüklenemez. Elektrik teli üretici kaynaktan elektrik akımını nakleder, yaptığı budur. Yani bizdeki tel pamuk iplik gibidir. Üzerine elektrik yükü alamaz. Yani o tel de elektrik üretiminin bir parçası değildir ve olamaz; kendinde elektrik de bulunduramaz. Mesela evimize elektrik getirmek istiyorsak, trafodan eve bir kablo bağlanır, kablo elektriğin evimize gelmesini sağlar. Yani bize düşen dilekçe vermektir. Yaratıcı kainatın tümünün birlikte yaratıcısıdır. Biz dilekçe verdiğimizde onu yaratmış, var etmiş olmayız, olmuyoruz. Tercihlerimizin sonuçlarının yaratılması için Onun ile bir bağlantı kuruyoruz, o kadar. Çünkü bizde yaratma, var etme, icat etme özelliği yok. Biz yalnız Yaratıcıya müracaat ediyoruz.”
Daha sonra moderatör paragrafın son cümlesini okuduğunda, burada geçen “Vâcibü’l-vücûd” kavramıyla ilgili olarak aynı kavram üzerinde konuşan müzakereci şunları dile getirdi: “Metin ilk okunduğunda dikkat çekildiği üzere Vâcibü’l-vücûd tabiri dile getirilince hemen ‘Allah’ demeyeceğiz, değil mi? Tefekkür makamındayız çünkü. Yaratılışa bakınca bir Yaratıcının olmasının aklî bakımdan zorunluluğunu atlamamalıyız. Söz gelimi, bir sineğin yaratılışına bakıyoruz. Bütün kainatla alakası var. Mesela sineğin gözünün güneşle, kanatlarının hava ile, yediklerinin sindirim sistemi ile… ilişkisi var. Ne diyeceğiz? Bu sineğin var edicisi ancak kainatın var edicisi olabilir, Onun olması gerektiği aklî bir zorunluluktur, diyeceğiz. Peygamber (asm) nakillerinde bu yaratıcının Allah ismiyle anıldığını öğreniyoruz, tamam. Bu, isimlendirme meselesidir. Önemli olan mutlaka bir Yapıcının bulunması gerektiği hususudur. Böyle bir sonuca ulaşmak gerekir. Peygamber mesajından haberdar olmayanlar için bunun ötesi yani peygamberin getirdiği hususlarla ilgili sorumluluk yoktur. Kur’an zaten bunu açıkça dile getiriyor (İsra 17: 15).”
Metinde ene’nin havanın sıcaklığını ölçen termometreye veya termostata benzetilmesiyle ilgili olarak da şu tefekkür paylaşıldı: “Ölçü aletleri neyi ölçüyorlarsa o ölçtüklerini içlerinde bulundurmazlar. Yani ölçtüklerini içlerinde derç etmemişlerdir. İlk aşamada insan kendinde yaratıcılık var zannedecek şekilde yaratılmıştır. Ta ki yaratıcılık diye bir özelliğin varlığını tanısın. Bu özellik bir ölçü birimidir. Ölçü aleti olan termostatta ısı yoktur. Gerçekte termostat ısıyı münderiç değildir. Yaratıcıyı tanımak için ‘Ben de kendimi evimi yaptım’ derken kullandığı ölçü birimi olan ‘Ben de…’ yapma fiilini içine almaz. Yani o fiili kendisine mal edemez. O ‘fiil’ denen teşebbüs insana cüz’i iradesinin Yaratıcıya müracaatında kullanması için verilmiş bir seçim özgürlüğüdür.”
Derste gerek metnin ilk bölümleriyle gerekse benim burada naklettiğim paragrafı ile ilgili olarak insanî ve imanî hayatımız açısından çok faydalı tefekkürler dile getirildi. Benim açımdan özellikle Vâcibü’l-vücûd kavramının hemen atlanmayıp insanî bakımdan hakkının verilmesi gerektiğine dair açıklama çok istifadeli oldu. Allah razı olsun.


