Kainat ve İnsan

Altı Boyutlu Dünyada Yaşama Denemesi

İBADET YA DA KULLUK NE DEMEKTİR?

İbadet ya da kulluk özü itibariyle, bu tefekkürün işaretlediği altı boyutlu bir evrende yaşayan insanın, sonuç olarak ulaştığı düşünce ve inançlarının hayata yansımasından ibarettir. Eğer bir kişinin evreni bu boyutlara ulaşmamış, mesela, “Bu evrenin bir Yaratıcısı olması gerekir, ‘din’ denilen kavram böyle bir Yaratıcının varlığına dayanır, öyleyse ben de dine uymalıyım,” seviyesinde ise, bu kişinin ibadet anlayışı, toplumdan edindiği yüzeysel nitelikte “dinî görevler” kapsamında gördüğü birtakım uygulamalardan ibaret kalır.

Daha doyurucu bir ibadet/kulluk anlayışına ulaşmak için buraya kadar ifade olunan altı boyuta ulaşmak gerekir. Ta ki, bir öğretmenin eğitimi altında bir insanın yaratıcısı ile iletişime geçmesinin nasıl gerçekleşeceğini öğrenmesi mümkün olsun. Bu eğitmenin rehberliğiyledir ki, insan bu dünya koşulları altında bu evrenin varlık kaynağı ile nasıl bir ilişki içinde olması gerektiğini öğrenip gerçekleştirebilir. Değilse, evrene varlık veren Yaratıcı evren cinsinden olamayacağına göre, Onunla ilişkinin nasıl kurulacağı, ancak Onun görevlendirdiği bir elçi aracılığı ile öğrenilebilir.

Yaratıcı ile insan arasındaki ilişkiye Türkçede “ibadet” ya da “kulluk” denir. Bu “ibadet ilişkisi” Yaratıcı ile insan arasındaki diyalogun “nasıl” gerçekleşeceğinin adıdır. ‘Karşılık verme’ duygusu bir gerçek olmakla birlikte, bu gerçeğin uygulama biçimi ayrı bir konudur. Evrenin dördüncü boyutundaki elçiler, insanlara bu ilişkinin hem içeriğinin nasıl kavranılmasını ve hem de biçimini öğretmekle görevli olmalıdırlar. Çünkü insan evren cinsinden olmayan Yaratıcısıyla ilişkisini bizzat kendisi belirleyemez. O ilişkide diyalogun bir yönü kendisi iken, diğer yönü yalnızca varlığından emin olduğu Yaratıcıdır. Bu iki yön nasıl bir diyalog içinde olacaktır? Evrende bunun örneğini bulmak insan için olanaksızdır. Çünkü Yaratıcı evrenin cinsinden olamaz ki, onunla nasıl diyaloga geçeceğini öğrenebilsin veya gözlemleyebilsin. Yaratıcı, öğretmenleri eğiterek insanlara bu diyalogun biçimini ulaştırmalıdır. Çünkü bu ilişki insanın özlemini çektiği bir mutluluk kaynağıdır. Yani, insan karşılaştığı sevdiği veya sevmediği varlık biçimlerine karşı bir tavır sergiler, sevdiğinden memnun olur ve memnuniyetini ifade etmek ister. Sevmediklerinden uzaklaştırılmasını ister ve bu dileğini yetkili olana ulaştırmak ister. Varlığının kaynağını evrenin Yaratıcısı olarak kavrayan bir kişi (yani en azından iki boyutlu bir dünyada yaşayan kişi) karşılaştığı her türlü yaratılışa karşı olumlu ya da olumsuz tepkisini bir insan olarak ifade etmek ister.

Şöyle de denilebilir, özetle: İnsan bu evren koşullarında anlar ki bu evren ile kendisine bir mesaj iletiliyor, bir çağrı var ve fakat bu çağrıya nasıl karşılık vereceğini, yani nasıl bir diyalog içinde olması gerektiğini bilemiyor. Evren böyle bir diyalogun gerekliliğine tanıklık yapmakla birlikte nasıl yapılacağını göstermemektedir. Evrendeki düzen ve evrendeki varlıkların bu düzene tam bir uyum içerisinde var edilmesi bana şu mesajı vermektedir: “Demek ki ben de varlığımın potansiyeli içerisinde bir insan olarak özgür iradem ile var edilişimin gereklerine uyumlu bir yaşam biçimi seçmeliyim.” Bunun içindir ki insanın bu evrenin üçüncü (Yaratıcının konuşması-vahiy) ve dördüncü (peygamber-elçi) boyutlarını da kavrama gereksinimi var. O halde insan cinsinden uygulama örnekliğini ve öğretmenliğini yapma görevini taşıyan ‘elçiler boyutunun’ eğitiminden geçmem zorunlu görünüyor.

İşte en azından bu dördüncü boyuta yani peygamber, elçi boyutuna ulaşan insan, bu elçinin eğiticiliği altında Yaratıcısı ile ilişki gereksinim duyduğu diyalogu gerçekleştirebilir.

İnsan, aklıyla evrenin varlığını anlamlı bulurken, duygularıyla da sevebilmek ve doyuma ulaşabilmek ister. Diliyle de bu gereksinimi ifade etmesi gerekir. Bedeniyle var edildiği bu yaratılış koşullarında bedeniyle de bu gereksinimini uygulamaya koymalıdır. Örneğin, insan memnun olduğu bir ilişkiden sonra bu memnuniyeti böyle bir ilişkiye olanak tanıyan bilinçli bir kişiye karşı aklıyla fark ettiği diyalog gereksinimini, duygularıyla da destekler. Ayrıca yüzünün ve bedeninin takındığı tavrının yanı sıra, diliyle de teşekkürünü bildirerek dile getirir, diyalogunu bu evren koşullarında gerçekleştirir. 

Evren cinsinden olmayan Yaratıcısı ile böyle aklen, duygusal, konuşarak, bedenen gerçekleştirmesi gereksinimini işte evrenin özellikle bu dördüncü boyutunun, yanı Yaratıcının elçileri boyutunun eğitimi ile gerçekleştirebilir. Çünkü o öğretmenler, yani elçiler Yaratıcının eğitimiyle hazırlanmış kişiler oldukları için, insanın Yaratıcısı ile olan tüm ilişkileri bu eğiticiler aracılığı ile öğretilecektir. İnsanın böyle bir eğitim gereksinimi onun mutluluğa ulaşması için bir zorunluluktur. Eğer insan nankörlük yaparsa, kendisine yapılan bir iyiliğe karşılık vermezse kendi içinde çelişki yaşar ve bu çelişki insanı incitir. İnsan bu dünyaya incinmek için getirilmiş olamaz. Ancak mutlu olmak için getirilmiş olmalıdır. Onun için insan mutluluk peşinde koşacak bir özellikte var edilmiştir. 

Bir ara not olarak belirtelim ki,sözünü ettiğimiz sebeple, evrenin üçüncü boyutunu oluşturan Yaratıcının konuşması içindeki bir cümle şöyle der:Kim elçiye uyarsa gerçekte (Yaratıcı olan) Allah’a uymuş olur.(Kur’an, 4: 80.) Ayrıca, diğer bir cümlecik,“Allah’ın elçisinde sizin için güzel örnekler vardır.(Kur’an, 33: 21) şeklindedir. Bu cümlecikler de gösteriyor ki, insanın evrenin dördüncü elçiler boyutuna ulaşmadan doğrudan Yaratıcısıyla diyaloga geçmesi olanaksızdır. 

İnsan öğrenerek gelişen bir varlıktır. Ben evrenin düzeni içinde evrenin parçalarıyla olan ilişkimi deneme-yanılma yöntemiyle her gün biraz daha fazlasıyla öğrenebiliyorum. Evrenin parçalarıyla olan ilişkimi yine evrenin parçalarını benden daha önce öğrenenlerin deneyimlerinden yararlanarak geliştirebiliyorum. Ayrıca evrenin Yaratıcısının bana özel konuşması ile evrenin fiziksel yönünün kullanımını öğretmesi benim yararıma değildir diye konuşmuştuk. Çünkü bu durum benim potansiyelimi geliştirmeme engel olurdu.

Fakat insanın hem aklen, hem duygularıyla, hem diliyle, hem bedeniyle evren cinsinden olmayan Yaratıcısı ile ilişkilerini kurmayı ancak Yaratıcısının eğitimiyle gerçekleştirebilir. Ancak karıştırılmaması gereken bir noktaya dikkat etmeliyim: Benim evren cinsinden olan parçalarla tüm özelliklerimi kullanarak ilişkiye geçebilmem, insanî duygularımı kullanarak benim kendimin Yaratıcım ile olan ilişkimi de aynı şekilde gerçekleştirebileceğim anlamına gelmez. Gerekçesi yukarıda ifade edilmiş olmakla birlikte, bu bağlamda tekrar etmekte yarar var: Yaratıcı ile olan ilişkimin bir yanı ‘ben’, bir yanı ise ‘evren cinsinden olmayan Yaratıcı’ olduğu için, bu ilişkiyi evrenin düzeni içinde öğrenmem olanaksızdır. Evrenin düzeninin Yaratıcısı, evrenin düzeni içinde bulunamaz ki deneyimlerle Onunla olan ilişkimi geliştirebileyim.

İbadet, yani kulluk ilişkisinin bir diyalog ilişkisi olduğu daha önce belirtilmişti. Bu diyalogun örneklerinin evrenin üçüncü yani “Yaratıcının konuşması” boyutunda genel ifadelerle dile getirilen Yaratıcının sözlerinde okumaktayız. Fakat bu genel ifadelerin uygulamadaki görüntülerinin evrenin dördüncü boyutunu oluşturan elçilerin insan olarak yaşamlarında nasıl bir uygulamaya koyulduğunun örneklerini görmek gerekiyor. 

İbadet yani kulluk, insanın bilincine ulaştığı varlık anlayışına göre kendisini konumlandırdığı yeri tespit edip, evrenin varlık kaynağının karşısında kendisini ifade etmesidir. Yani insanın kendisi için evrendeki tüm varlıkların ne gibi bir gerçeği ilan ettiklerini temsilen, evrenin Yaratıcısına ve dolayısıyla kendisinin varlığının gerçek sahibine yönelip ne gibi bir sonuca ulaşmış ve nasıl bir duygu hali içinde ise bütün bunları ifade etmesidir. İnsanın aklı ve duygularıyla ulaştığı sonucu Yaratıcının konuşmasından edinebildiği eğitimi kadarıyla; dili ve bedeniyle de elçilerin eğitiminden edinebildiği bilgiler çerçevesinde varlığını borçlu bildiği Yaratıcısına sunmasıdır. 

İbadet yalnızca insanın bilinciyle ulaştığı anlayışlarını varlığının kaynağı olan Yaratıcısına sunmasından ibaret olamaz. Çünkü insan diğer insanlarla ve varlıklarla iç içe yaşamak durumundadır. İnsanın çevresindeki varlıkların yapmış olduğu ilanların bilincinde olduğu kadarıyla kurduğu ilişkilerinde aklen, duygularıyla, diliyle ve bedeniyle nasıl bir tavır içinde olacağını, Yaratıcının sözlü açıklamalarından ve elçilerin bu açıklamaları bu dünya koşulları içinde uygulamalarından öğrenmek durumundadır. Değilse insan Yaratıcısı ile kuracağı ilişkide davranışlarını yalnızca kendi duygularında hissettiklerine dayanarak belirlemekle yetinirse, evrenin birinci (melek,) üçüncü (Yaratıcının konuşması) ve dördüncü (elçilerin varlığı) boyutunu dünyasına taşımadan kişisel eğilimleriyle davranmaya yeltenecektir. İnsanın duygularının sınırsızlığını konu edinmiştik. Bu sınırsız duyguların bir eğitime tabi tutulması gerekir ki insanlar çevreleriyle ilişkilerinde özgür seçimleriyle bir sürtüşme ve çatışma yaşamasınlar. Bu nedenledir ki bu evrenin Yaratıcısı, hem evrende her bir varlığı anlamlı kılarak kendisini tanıtmış ve hem de sözlü açıklamalarıyla insanlara varlıkların amacını anlamada yardımcı olmuş ve hem de öğretmenler görevlendirerek özgür iradelerinin olması gereken yönde eğitilmesine yardımcı olmuştur. 

Dört boyutuyla evreni algılamayan insanlar, sınırsız yaratılan duygularını kişisel eğilimlerine göre uygulamaları halinde çevresiyle ve diğer insanlarla kuracağı ilişkilerde bir ahenk sağlayamadan kişisel çıkar ilişkisine dayandırmak zorunda kalırlar. Yaratıcının insanlara sunduğu konuşmasından ve öğretmenlerinden yararlanmayanlar ancak deneme-yanılma metoduyla toplumların ahengini sağlamak durumunda kaldıklarını gözlemliyoruz. İnsanlar kendilerinin çıkarları için, asgari ortak noktada birleşmek için çaba harcarlar. Fakat eğer Yaratıcılarının sunduğu araçlardan faydalanmazlarsa optimum yaşam biçiminden yoksun kalırlar. 

Yaratıcının yardımına gereksinim duymamak, ‘kendi kendine yeterliliği savunmak’ demektir. İnsan kendi ‘gerçeğini’ görmek zorundadır. İnsan kendisinin ve çevresindekilerin varlığını kendisi sağlayamadığı gibi, çevresindeki varlıkların gerçek anlamını da kavrayamaz. Birbirini dışlayan yorumlarla sonu gelmez bir serüvene girer. Bu nedenle insan, varlığının kaynağını ve anlamını sorgulamak zorundadır. Varlığı bağımlı olan, yani kendinden olmayan bu evrenin kime veya neye ait olduğunu araştırması gerekir. Ancak böyle bir sorgulama ve araştırma sonucundadır ki insan, evrenin diğer boyutlarının varlığının zorunluluğunu kavrayabilir. Böyle bir sorgulamaya girmeden sınırsız duygularını, yine sınırlı bir alanda da olsa seçme özgürlüğü ile kullanması, hem kendi gerçeğini ve hem de çevresiyle ilişkisini tam bir çıkar ilişkisine dönüştürür; tarih bunun tanığıdır. Ne varlığının anlamını tam kavrayabilir ve ne de yaşamından alması gereken optimum lezzeti alarak yaşayabilir.

Sonuç olarak, insan bu altı boyutu hangi oranda tefekkür edip gerçekleştirir ve bunun gereğini ‘kuşanırsa’ o oranda hayatını anlamlı, doyumlu ve huzurlu olarak yaşar!

Yazar hakkında

Ali Mermer

Yorum yazın