27 Kasım 2017 0 Yorum Devamı →

Delil-i İhtira: Her An Orijinalliğini Gözlemlediğimiz Yaratılış – XIII

Tenasülden neşet eden vehimlere karşı hads halinde iman (13. Bölüm)

Bir eşyanın varoluşundaki sürecin nasıl değerlendirildiğinin anlaşılması önemlidir. Tenasülden neşet eden şeyler hiçbir şekilde ispat edilemez vehimlerdir. Malzemelerin, birbirilerinin yaptıklarına karar veriyor olduğunu düşünmek gerçekten bir vehimdir. İmandaki şuurluluk, bilinçlilik, her anın Yaratıcısını sorgulama alışkanlığı bizi vehimden kurtaracaktır. Bu düşünce tarzı bize öyle bir alışkanlık kazandıracaktır. Bunun için önce güzelce öğrenip, uygulamaya karar vermemiz lazım. Eksersiz yapa yapa da güçlenecektir. Mesela bisiklet sürmeyi öğrenirken düşüp kalkarız. Eksersiz yapa yapa artık rahatlıkla sürmeyi öğrenmiş oluruz ve düşünmüyorcasına yapar hale geliriz, otomatikleşir. Buna hads hali denir.

İmanın hads haline dönüşmesinde de insan çekirdekten ağaç çıkar, diyemez. Çünkü bunun imkansızlığı üzerine eksersizler yapar kendi dünyasında. Kur’an’da güneşin veya dünyanın kendi etrafında dönmesine dikkat çeker. Bu dönüşleri kendilerinin mi yaptığı konusunda sorgulama yapmamızı ister. Kur’an’ın söylemesi, bizi böyle bir aşamadan geçmeye teşviktir. “Bir de böyle düşünün, Ben böyle diyorum” diye rehberlik konuşması yapar. Bu üzerinde tefekkür etme aşamasından geçmeden tutturup gidersek ne dünya görüşümüz ne de dilimiz iman şartlarına uygun olarak gelişmez.

Kur’an’ın ifade tarzı bizi eğitici mahiyettedir. Mesela aşağıda mealini bulacağımız ayete dikkat edelim:

‘’Ve güneş[te de onlar için bir işaret vardır]: o, kendine ait bir yörüngede akıp gider; bu, kudret sahibi ve her şeyi bilen [Allah]ın iradesinin bir sonucudur.’’ Yasin Suresi (36): 38

Kur’an önce gözlemci insanın bir yaratılış olayını onun gözlemlediği şekliyle insana tanıştırır (buna phenomenological ifade tarzı denir.) Bu ayette ‘’güneş kendine ait bir yörüngede akıp gider’’ şeklinde ifadesini bulmuştur. Fakat ayetin devamında, sanki ‘’sana öyle görünmesine rağmen sen dikkat edersen anlarsın ki, “Bu, kudret sahibi ve her şeyi bilen [Allah]ın iradesinin bir sonucudur,’’ ikazıyla insanı tefekküre davet eder. Kendi kendine bir özellikle güneş akıp gidebilir mi? Düşünürsen anlarsın ki, bu gördüğün, bir İrade Sahibi, her şeye Gücü yeten, her şeyi bilerek Yaratan bir Mutlak Yaratıcının yaratma fiilidir.

Hads haline dönüşmesi için önce muhakemeden geçmemiz gerekir, sonra her aşamada onu tazelemeliyiz. Zikretmek, hatırlamak, anmak odur. Günlük dilimize de bu zikir otomatik olarak hads olarak yansıyacaktır. Yani çekirdek ağacı yapıyor veya hücre yarayı tamir ediyor, dediğimizde tüylerimiz ürperecek “Mümkün değil! Hücrede akıl mı var, irade mi var ki, yapsın” diye itirazımı yaparız. “Hücrede savunma sistemi var. Bu sistem hastalıklara ve yabancı maddelere karşı savaşır” şeklindeki açıklamalara “Nasıl kendisi savaşsın ki, bunlarda böyle özellikler mi var?” diye düşünmemiz gerekir. O zaman dünya görüşümüzün yavaş yavaş değiştiğine, yepyeni bir model, kompozisyon içerisinde oluşmaya başladığına şahit olacağız. Dünya görüşümüze göre de konuşmamızın ve dilimizin artık Yaratıcıyı her bir anda ve her bir yerde zikreder duruma geldiğini göreceğiz. Ondan sonra Kur’an’a baktığımızda, 325 ayette zikir emredilirken, içkinin yasaklandığı ayetin bir tane olduğunu görüyoruz. İçki içmeme konusunda son derece hassas davranırken, zikir konusunun ne demek olduğu konusunda hassasiyet göstermediğimizi fark ederiz.

Rasulullah’ın öğrencileri olan Sahabe, hayat içerisinden gelen mesajı Resulullah’ın öğretmenliği altında algılama faaliyetlerine girmişlerdi. Hemen arkasından, Kur’an’ın mesajıyla tanışmış olan bütün topluluklar, bunları birer düşünce modelleri haline sokmaya başladılar. O modelleşmeyi insanlara anlayabilecekleri bir şekilde takdim etme gayreti içerisine girip, Kur’an’dan öğrendikleri inanç konularının gerekçelerini izah ederek toplu bir eğitime geçmişlerdi. O toplu eğitimi yaparken herkes kendi yaklaşım tarzına dair birşeyler ifade etmeye, yazmaya ve yaymaya başlamışlardı. Bunu bir kısmı anlamış, bir kısmı anlamamış, onlarda bir başka açıdan bakar olmuşlardı. Böylece İslam toplumunda meseleler ciddiyetle çalışılır olmuştu.

Bütün bunlar selef-i salihinin yaptığı çalışmaların ürünüdür. Kur’an’ın rehberliğinde ve Resulullahın öğretmenliğinde o kişilerin yetişmesinde, yine o kişiler tarafından ciddiyetle formülize gayretleri vardır. Kendilerine gelen mesajı bir formül dahilinde insanlara “Şu kalıp içerisinde düşünürseniz Kur’an’ın mesajını doğru anlarsınız” diyerek tecrübelerini paylaşmışlardı.

Biz de bu meseleleri kendimize dert edinseydik müzakerelere başlayıp birbirimize düşebilirdik. Fakat ihtilaf olmadan terakki olmaz. İnsan kendini sorgulamadan hakikati daha belirgin bir şekilde yakalayamaz, anlayamaz. Hiç kimse de yakaladığı hakikati kesin doğrudur, diye iddia edemez, ancak ulaştığı sonucun kendisini ikna ettiği için tasdik ettiğini söyleyebilir. Bu insanın daima muhtaç halde yaratılışının gereği ve sonucudur. Asırlar boyunca sultanlar, idareciler Müslümanları, İslam’da ihtilaf oldu, diyerek düşünmeye karşı çekindirici politika izlediler. 12. yüzyıldan sonra insanlar bu telkinlere inandılar. Sadece belli fıkhî ve içtihadi pratik konuların tekrar tekrar ezberlenmesine yöneldiler. Muhakkak istisnalara vardı ama tarihteki genel hatlarıyla gelişi bu durumdaydı.

Not: Bu yazı serisi 2015 yılında Ali Mermer tarafından yapılan “Muhakemat, 3. Makale, Unsuru’l-Akîde” derslerinde Fatma Özten tarafından alınan notlardan oluşmaktadır. İfadeler, ders esnasında kullanılmış olup, yer yer aynı, yer yer de yaklaşık olarak aynı manaya gelecek kelimeler yazılmıştır. Yazı, son olarak Ha-Mim tarafından düzenlenerek yayınlanmıştır. Yapılan derslerin ses kayıtlarına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Diğer Bölümler: 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest

Fikrinizi Paylaşın