25 Kasım 2017 0 Yorum Devamı →

Delil-i İhtira: Her An Orijinalliğini Gözlemlediğimiz Yaratılış – VI

Hudus: ‘’Her an’’ sonradan olma bir ‘’hadise’’dir (6. Bölüm)


“Hem de bizzarure bazının ‘hudus’u, nazarın müşahedesiyle ve sairleri dahi aklın hikmet ve nazarıyla görülür.”
Hudus kelimesi sadece Nursi’nin kullandığı bir kelime değildir. Kelam ilminde bin yılı aşkın bir zamandan beri kullanılan bir terimdir. Hudus, sonradan oluş, sonradanlıktır. Bu kelimeyi iki türlü anlayabiliriz. Birinci yol, bizim dünkü durumumuza göre bugünkü durumumuz sonradandır. Ben dün, bugünkü gibi değildim, bugün yeni bir ‘’hadise’’yim, sonradan olma bir hadiseyim. Önceden bugünkü şekliyle yok idi, şimdi var. ‘Yoktan var etti’ diyemiyoruz çünkü bunun konuşulması mümkün değildir. Yoku bilmediğimiz için ‘yoktan var olma’ diye bir konuyu konuşamıyoruz. Ama benim gözlemimde yok idi. Mesela, dün ben böyle değildim, dün biraz daha gençtim, şimdi biraz daha ihtiyar olarak var edildim. Ben böyleyim; hücrem de böyle, hücremin içindeki partiküller de böyle. Bir önceki partikül ile bir sonraki partikül arasındaki ilişkide, bir sonraki partikül yeni özelliklerle var edilir. Her bir şey bağımsız olarak, bir başka şeyle yaratıcı faktör olma açısından ilişkisiz olarak belli bir bağlam (düzen) içinde yaratılır.

İkinci yol ise, partiküller yeni özelliklerle birlikte kendisini var eder. Partikül kendisine “Şöyle ol” der.

Dün yumurta vardı, kuş yoktu, bugün kuş var. Dün civciv, yumurtanın içinde geliştirilerek var ediliyordu. Gelişme, insanın gözleminde gerçekleşen aşamalar zincirinin her bir halkasının yeni özelliklerle varlık alemine gelmesidir. Bir önceki halka, bir sonraki halkanın varlık nedeni olabilir mi? Bu soruyu sormak insanın duygularının insani hakkıdır. Bir önceki partikül, bir sonraki partikülün varlık nedeni olabilir mi?

Günlük hayatımızda incelediğimiz bir kuş vardır, önceden bir yumurta vardı. Yumurtayı kırıp yediğinde kimse kuşu yedin demiyordu. Şimdi kuş var ve kendi kendine gelişti, denildiğinde her aşamasının incelendiği mantıki sorgulamaya geçilmesi gerekir. Bahçede yeni bir çiçek var, iki ay önce böyle bir çiçek yoktu. Bu çiçek nerden geldi, varlığını neye borçlu? Çiçeğin çekirdeğinin içerisinde DNA’sı vardı, diye cevap geldiğinde o parçacığı inceleyeceğiz. DNA’nın özelliklerinin bir çiçeğe şekil verecek, tanzim edecek, karar verecek gücü, özelliği, otoritesi var mıdır, diye bakarız. DNA parçacıkları, bir binanın tuğlaları gibi oraya konulmuştur. Bulundukları yerden çıkartıldıklarında hiçbir şey yapamazlar çünkü orada bir görev yapmak üzere bulunurlar. Mesela tuğlalardan oluşmuş bir bina var. O binayı çökerttiğimizde ortaya yıkılan tuğlalar, milyar sene geçse bina olamaz çünkü “Beraber olalım” diyecek iradeleri yoktur. Parçacıklar arasında haberleşmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur. Rüzgar estiğinde hava moleküllerinin “Biz şuraya gidelim” diyecek iradeleri yoktur. Yani kainatı tesadüflerin birikimiyle izah etmek saçma bir görüştür. Kainat tesadüf yığınından oluşmuş bir kitaptır, diyenlerin, akıllara ‘evet’ dedirtecek bir delili yoktur.

Hudus’u kavramak için laboratuvara girip tek tek olayları çalışmak zorunluluğu yoktur. Gözümüzle dünkü yumurtayı, bugünkü kuşu görüyoruz. Dün atom belli bir şekildeydi, bugün başka bir şekilde. Aklımızı kullanarak görürüz ki milyonlarca sene önce dinozorlar vardı. Şu anda kuş nasıl yapılıyorsa o zaman da onları yapan yine bu kainatın mutlak Yaratıcısıydı, şeklinde aklımızın hikmet nazarıyla muhakeme yaparız.

Vahiy tahkike tabi tutularak tasdik edilir

Kainatın bir Yaratıcısının haberi geldikten sonra bu bilginin doğru olup olmadığını tasdik ediyor muyuz, düşünmeliyiz. O Yaratıcının kendimiz açısından tanımlamasını yapmaya kalktığımızda O’nun tanımlamaz olduğunu ve dolayısıyla mutlak olduğunu anlamamız gerekir. Yani duyduğumuz haberi kendi çapımıza göre bir tahkikten geçirmeliyiz. Eğer haberi tahkikten geçirmezsek mücessemliğe düşme yani Yaratıcıyı bir cisme benzetme ya da bir cismin içine sokarak kendini gösterdiğini, söylemek kaçınılmaz olur, Hıristiyanlıkta olduğu gibi… Bazı Hıristiyanların yaptığı gibi bunu direkt olarak söylemeyip sembolize etmeye başlarsınız. Yaratıcının bir özelliği ile başka bir şeyi tanımlarsınız.

Bize gelen bu habere Türkçede Kur’an/vahiy denir, başka bir kültürde Tevrat, İncil, Vedalar gibi bir takım isimler verilir. Bir insan, vahyi temsil eden Kur’an “Öyle diyorsa, öyledir” diyorsa kendisini mücesseme düzeyinden kurtarması mümkün değildir. Kur’an’dan gelen haber tahkike tabi tutularak tasdik edildiğinde Yaratıcının mutlakıyetinin, kainat cinsinden olamayacağı karar altına alınmış olur. Artık kainat cinsinden olmayanın kainat cinsinden bir tanımlanmasının da mümkün olamayacağı sonucuna ulaşılır. Yani tahkik etmek gerekir ama herkesin tahkik düzeyi aynı olmaz. Ayşe Ninenin yaptığı tahkik bizim için yeterli olmaz.

Kendi kültürümüzden ve eğitimimizden bize zerk edilmiş/aşılanmış olan her türlü anlayışın tek tek gözden geçirilip doğru mu, yanlış mı diye analize tabi tutulması gerek şarttır. Böyle bir durumda mücesseme düşülmez, mutlak olanın hiçbir şekilde tanımlanamayacağı anlaşılınca “Mutlak olan mutlaka vardır” sonucuna varılır. Kainatta, kainatın varlığına neden olacak özellikte birisini görmüyoruz. O halde kainat cinsinden olmayan bir Yaratıcının var olması şart sonucuna ulaşıp, O’nu temsil etmek üzere bir isim veriyoruz. Kur’an’da O Yaratıcı “O, Hüve, Hu” olarak isimlendirilir.

Kainatın yaptığı şahitliğe göre sonsuz/mutlak olan Allah’ın şu kainatta gördüğümüz tüm özelliklerin de kaynağı olması gerekir. O’nun tanımlamasına girmiyoruz yani kainat cinsinden tanımlamasının yapılamayacağının açıklamasını yapıyoruz. Mesela bir şey kainatın genelinde hakim bir şekilde varsa, hepsi bir düzen içerisinde yaratılıyordur. Bu kainatın Yaratıcısı, bu düzen veya şekil dediğimiz şeyin varlık kaynağı olması gerekir. Bu düzen mutlaka ondandır dediğimizde “La ilahe illallah, La nazıma illallah, La musavvire illallah” formuna giriyor. İllallah dedikten sonra illallah üzerinde tasarruf etme özelliğimiz yok ama illallah sonucuna ulaşma özelliğimiz var. İnsan kabiliyetleri başka bir sonuca evet diyemez. Kainat temelli din anlayışı bu nedenle hayati öneme sahiptir. Yani gözlemlerimize dayanarak insani özelliklerimizi kullanarak tahkik edeceğiz.

Not: Bu yazı serisi 2015 yılında Ali Mermer tarafından yapılan “Muhakemat, 3. Makale, Unsuru’l-Akîde” derslerinde Fatma Özten tarafından alınan notlardan oluşmaktadır. İfadeler, ders esnasında kullanılmış olup, yer yer aynı, yer yer de yaklaşık olarak aynı manaya gelecek kelimeler yazılmıştır. Yazı, son olarak Ha-Mim tarafından düzenlenerek yayınlanmıştır. Yapılan derslerin ses kayıtlarına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Diğer Bölümler: 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest

Fikrinizi Paylaşın