Hanımı ve koruyucu amcası Ebu Talip vefat edince yalnız kaldı, aile tarafından bir koruma yoktu. Bu önemli çünkü kabile hayatı için aile, kendi üyelerini korumak zorundaydı. Sonunda, “Kim bu kişiden kurtulmak ister?” dediler. Sadece Kureyş değil Kureyş’in etrafındaki alt kabileler de suikastakarar veremediler çünkü bir alt kabile öldürmek istese başka bir alt kabile “Bizim kabilemizden bir adamımızı öldürdünüz.” diyebilirdi. Bu durum onlar için bir iç savaş demekti. Peygamberin onlara ilettiği mesajı kabul etmeseler bile o hala onların kabilesinin bir üyesiydi. Kabile zihniyeti, gelenek böyleydi. Kendi aralarında bir toplantı yaptıktan sonra her kabilenin kendi aralarından bir cesur adam seçmesine karar verdiler. Onlar bir araya gelip toplu bir saldırı ile öldüreceklerdi fakat kimin öldürdüğünü kimse bilmeyecekti. Böylece birbirlerine karşı hiçbir suçlama olmayacaktı, fakat Allah, resulünü bu olaydan haberdar etti. Kaçmaya karar verdi fakat nereye? Açıkça davet edildiği Medine’ye.
Pagan Arapları kabile hayatı olsa bile bir söz verdiklerinde asla bu sözden dönmezler. Bu onların “şeriatı”dır. O da bildiğiniz üzere Mekke’den Medine’ye hicret etti fakat bu şimdi bizim konumuz değil. Oraya geldiğinde inanan 60 kişi aracılığı ile Yesrib (Medine) toplumunu oluşturanlar arasında bir antlaşma yaptı. Toplumun büyük bir kısmı Pagan Arapları ve Medine’nin kenar mahallelerindeki Yahudi kabilesiyle komşulardı. Tamam, dediler. Yesrib’i beraber koruyacaklardı. Kabile savaşları ve çatışmalar sona erdi. Hz. Peygamberin yöneticiliği altında herkes birlik oldu, Yahudi kabileleriyle birleşme konusunda da hiçbir sorun yaşamadılar. Müminler böyle bir ortamda kolaylıkla mesajı insanlara iletti. İnsanlar kalabalık gruplar halinde İslam’ı ve Peygamberin mesajını kolay ve hızlı bir şekilde kabul ettiler.
Ne oldu?
Mekke’de zengin olan Kureyş liderleri, kendilerine toplumun soyluları diyorlardı. Muhammed’in toplum içerisine kök saldığını görebiliyorlardı. İnsanlar onu destekliyor ve her geçen gün onun tarafına birçok insanın katıldığını ve mesajını kabul ettiklerini duyuyorlardı. “Güçlü bir adam olmadan ve takip eden sayısı kontrol edilemez hale gelmeden önce Muhammed ve kendisini takip edenlerden kurtulalım.” dediler. Yesrib’in nüfusunun üstesinden gelemeyeceklerini düşündüler çünkü Yesrib, Mekke’den 4-5 kat daha yoğun ve büyük bir şehirdi. Mekke ise küçük bir kasaba gibiydi. Bir bahane bularak saldırı hazırlıklarına başladılar ve Peygamber bunu duydu fakat ne yapacağını bilmiyordu çünkü Allah tarafından kendilerini korumak ve savunmak için herhangi bir izin yoktu. Tabi ki, herhangi bir saldırganlığa izin yoktu. Bazı hiddetli alimler “Bu ayeti saldırganlığa izin verir diye yorumlayabilirsiniz” derler ama Sünni alimlerinin çoğu bu görüşe katılmadı ve onlar “Hayır, sadece savunmaya izin verir” dediler fakat şartları vardı. Savunma, düşman savaşa mükemmel bir şekilde hazırlanıp kılıcını kalkanını alıncaya kadar beklemek zorundasın anlamına gelmiyor. “Onlar saldırdılar mı veya saldırıya kendilerini hazırlıyorlar mı?” bu savunma koşuludur. Hicretin ikinci yılı, Allah’tan, gerekli olduğunda, güvende olunmadığı fark edildiğinde, kendilerini savunmalarına ve savaşmalarına izin veren bir mesaj alındı çünkü saldırı yakındı. Kısa süre sonra, Mekkelilerin gerçekten hazır oldukları anlaşıldı. Medine sınırlarına gelip tüm Müslüman nüfusu yok etme emri verildi. İnananlar şimdi savaşa hazırdı çünkü 2 yıllık süre zarfında peygamberin mesajına gerçekten inanmışlardı ve sayıları 60’tan 800’e çıkmıştı. Peygamber saldırıyla karşılaşmak için doğru pozisyonda insanları hazırladı. Bu, Hz. Davud’un hikayesinde çalışacağımız konudur çünkü peygambere burada öğretildi. Menkıbenin bir diğer yönü de bu arka plana bakar.

Şimdi artık hikâyeye gelebiliriz. Bugün ilk ayetin genel içeriği üzerine çalışacağız.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
“Musa’dan sonra İsrailoğullarının önde gelenlerinin, peygamberlerinden birine: “Bize bir kral tayin et ki Allah yolunda savaşalım!” dediklerini bilmez misin? O: “Ya savaşmanız emredilir de savaşmaktan kaçınırsanız?” diye sordu. Onlar: “Biz ve çocuklarımız yurtlarımızdan sürülmüşken Allah yolunda neden savaşmayalım?” diye cevap verdiler. Halbuki savaşmak onlara emredilince, çok azı dışında, uzak durdular; ama Allah zalimleri çok iyi biliyordu.” 2:246
İsrailoğulları nedir? Bu insanlar, o zamanın müminleriydi. Yalnızca Yahudi olduklarını söyleyip geçmeyelim. Onlar peygamberi takip eden müminlerdi. Bu yüzden, Kuran’daki بَن۪ٓياِسْرَٓاء۪يلَ terimi, yalnızca ırksal bağlamda İsrailoğulları ile sınırlı değildir. Peki, bu neyi gösteriyor? İsrailoğulları, senin benim gibi peygamberlik geleneğini takip edenlerdi. Gelenek doğrulandı, temizlendi, insan müdahalesinden arındırıldı ve bozulduğu zaman tekrar müdahale edilerek düzeltildi. Şu anda biz de İsrailoğullarıyız çünkü Musa da Muhammed de İbrahim’in yolundan giden ve onun neslindendiler. Kan bağı çok önemli değil, tarihi kalıyor. Biz İbrahim’in niteliğini onun kanına, etine, kemiğine atfetmiyoruz. Bu kan bağını fiziksel delillerle kim kanıtlayabilir? Onun niteliğini bir temsil olmasına dayandırıyoruz. Sahip olduğumuz geleneğin yanında nesilden nesile aktarılan alıntılar bize Vahiy yoluyla, yani şimdi Kur’an ile aktarılıyor. Fakat İbrahim’in kim olduğunu nerede olduğunu bilmem gerekli değil. Ben İsrail’im, ben Âdem ve Nuh’tan başlayan peygamberlik zincirinin aracılığıyla Allah’ın insana ilettiği mesajın takipçisiyim.
İsimler önemli değil fakat biz biliyoruz ki insanlık tarihi boyunca Allah tarafından görevlendirilmiş peygamberler vardı. Bu çok önemli ve Muhammed’in mesajını aldığımız anda diğer bütün peygamberleri takip ediyoruz, demektir. Fakat Hz. Muhammed’in mesajı, hangi peygamber olursa olsun Musa, İsa, İbrahim, Süleyman ve diğer tüm peygamberlerin peygamberlik görüntüsü Hz. Muhammed’in kendisine dokunuyor. Muhammed peygamber, kendisi ile onlar arasında bir ayrım yapmaz. O: “Bu bir Peygamberlik sırası ve ben de zincirin son halkasıyım.” der. Biz peygamberin öğretisinden bunu duyarız. Yani biz bu ayeti senin ve benim hakkımda konuşuyor olarak okuyabiliriz ve okumalıyız da. Hz. Musa, İsrailoğullarına gönderilmiş. Musa’dan sonra kim gelmiş? Bu, peygamberlerinden birine tâbi olan ‘ben’ anlamına geliyor. Kur’an, Tevrat’ın vermiş olduğu isimlerin tümünden bahsetmez, ki önemli de değil, bizim işimiz de değil. İstersen John de ya da nasıl isimlendirirsen isimlendir fakat peygamberlerden biri işte. Bu, peygamberlerin çok olduğu sadece Kuran’da belirtilen sayı ile sınırlı olmadığı anlamına gelir. Onlar peygamberlik zincirinde ana figürlerdir. Kaç tane, kime, nereye peygamber gönderildiğini bilmek zorunda değilim fakat Yaratıcının bana peygamber aracılığıyla mesaj gönderdiğinden ve bu mesajı aldığımdan emin olmalıyım. Her kabile ve toplum farklı formlarda peygamberlerden mesaj almıştır fakat biz kendi sahip olduğumuz topluma gönderilen ‘peygamber aracılığı ile Allah’tan mesaj alma’ sorumluluğumuza bakacağız. Mesajı incelemeye odaklan. Bu mesaj gerçekten doğru yola iletiyor mu? Mantıklı mı? Değil mi? Evreni, varoluşu, kendimizi ve hayatımızın amacını anlama ana sütunlarını kavrarsak tamam deriz. Onaylıyorum. Bununla tatmin oldum. Mesajın daha çok detayına inmem, daha çok çalışmam lazım çünkü bu mesaj Allah’tan, Allah’ın mutlak ilminden geldiğini iddia ediyor. Allah’ın sonsuz ilminin her anda, her durumda, her hayat koşulunda, iklim, ekonomi, politika vs. konularında bu kaynağın bana rehber olması gerekiyor.



