Kâinat Benim

“Biz insanız, insan olarak yaratılmışız, kendimizi ve kâinatı tefekkür etmemiz gerekiyor yaratıcının isimlerini okumamız için. Biz de kâinatın bir parçasıyız.”

Yukarıdaki ifadede, biz ve bizim dışımızda ağaç, güneş, bulut, gezegenler gibi mahlukatın olduğu iması çok doğru görünmemeye başladı. Sebebi şu:

Ben elime elim, ya da gözüme, gözüm derken ne kastediyorum? Bunlar bana yaratıcımı tanımak için verilmiş. Benzer şekilde güneş de yaratıcımı tanımak, O’nun isim ve sıfatlarını okumak için verilmiş. Yani bu şeylerin kendilerini gösteren, manay-ı ismi yönleri ile olan ilişkim, bir cesetten ibaret. Esas ilişkim onların sonsuza, bekaya açılan yönleri ile.

Şimdi ben diyorum ki: “Ben elimi kontrol edebiliyorum, ama dışarıdaki güneşi kontrol edemiyorum”. Dolayısıyla, evet güneşi de yaratıcımı tanımak için kullanacağım ama güneşin varlığı benim dışımda. Bu pek doğru gelmemeye başladı. Çünkü (güneş üzerinden gidelim):

  1. Biz güneşin (ve kâinattaki diğer eşyanın) yaratıcısı olmadığımız gibi, elimizin de yaratıcısı değiliz.
  2. Bize verilen göz, kulak gibi şeylerle ruhumuz bu kâinat ile iletişime geçiyor diyoruz ama aynı şey güneş için de geçerli. Yani güneş ile de kâinatla iletişime geçiyoruz.
  3. Güneşi kontrol etmiyoruz dediğimiz gibi kontrol ediyoruz dediğimiz elimizi de hakikatte kontrol etmiyoruz. İnsan olarak sahip olduğumuzu söylediğimiz karaciğerimizden, kalbimizden, damarlarımızdan haberimiz bile yok.

Kısacası demek istediğim, biz elimiz için nasıl elimiz ifadesini kullanıyorsak, güneş için de güneşimiz ifadesini kullanmamız lazım. Ama dışarıdaki bir varlığa kendimizi yakın hissediyoruz anlamında değil. Güneşten bahsederken aynen bir organımızdan bahseder gibi bahsetmemiz gerekiyor. Çünkü dediğim gibi güneşin, kâinatla ruhumuzun iletişime geçtiğini söylediğimiz elimizden, gözümüzden, kulağımızdan bir farkı yok.

Soru: Ben elimi kontrol edebiliyorum ama güneşi kontrol edemiyorum. Dolayısıyla güneşin varlığı benim dışımda.

Cevap: Hayır. Elini kontrol etmiyorsun. Daha doğru bir ifade kullanarak cüz-i irademize elimizi kaldırma anlamında dua yetkisi verilmiş desek bile, dikkat edersek bizim elimizle olan bu ilişkimiz elin hayvaniyet, cismani yönü itibariyledir. Yani

  1. Elimi yaratıcının özelliklerini görecek şekilde kullanmak & cüz-i irademle elimi kaldırabilme duası yapma = A & B
  2. Güneşi yaratıcının özelliklerini görecek şekilde kullanmak & cüz-i irademe güneşi hareket ettirecek dua yetkisinin verilmemiş olması = A & C

Yukarıdaki cümleleri karşılaştıracak olursak esas olan A kısmıdır. A kısmı bizi sonsuzla, beka ile ilişkiye geçirir. B ve C, cismani, ceset yönüdür ve A (yani mutlağa açılan kapı) karşısında sıfırdır bu yön.

Ene … şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i Âdemiyetin kitabından bir elif’tir ki,… (30. Söz)

Bir tel, ip, elif gibi tanımlamalar yapmış üstad ene için. Yani enemiz, ruhumuz vs. bu insan vücudumuzla bu dünya ile iletişime geçiyor demekten ziyade, bütün dünyayı daha doğrusu bütün evreni, kâinatı, bizim vücudumuz olarak görmemiz lazım. Nasıl ki ciğerlerimiz kontrolümüzde değil, havadaki bulut da öyle. Nasıl ki ciğerlerimiz bize verilen bir şey, bir organımız, yaratıcımızla ilişkiye geçtiğimiz bir alet; havadaki bulut da öyle…

Yani aslında biz yandaki illüstrasyondaki gibiyiz.

Peki nasıl “ben kâinatım” diyorum? Hadi güneşi görüyorum ve güneşten bana verilen bir organ gibi/olarak bahsedebilirim. Ama okyanus dibindeki tek hücreli bir canlı için de bunu söyleyebilir miyim? Evet. Çünkü hayalen oraya gidebiliyorum. Şuurlu bir mahluk olduğum için ve o okyanus dibinde dolaşarak o tek hücreli canlıyı okuyabiliyorum.

Yıldızlar? Evet. Hayalen oraya da gezebiliyorum. Âyetü’l-Kübrâ böyle bir seyahati anlatır.

Geçmiş ve gelecek? Evet.

Aslında yukarıdaki dünya resmi de hakikati tam anlatmıyor. Daha doğrusu, biz aslında aynada gördüğünüz biz değiliz. Zaman boyutunu da ekleyerek, şu aşağıdaki gibi bir şey bizim görüntümüz.

Soru: Tamam da bu evren içinde bir çok insan var. Mahiyeti belirsiz, yaratma özelliği olmayan, meyelandaki tasarruftan ibaret şuurlu bir tel olan enemiz, cüz-i irademiz, aynı organları mı (yani eşyayı! Güneş, bulut, elimiz, tek hücreli canlılar, kara delikler…) paylaşıyor ?

Evet!

 

Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beş yüz senelik bir cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevînin havsalasında nasıl yerleşir?

Elcevap: Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususî ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zâhirî ve bâtınî duygularıyla o dünyasından istifade eder. “Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır” der. Başka mahlûkat ve zîruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mâni olmadıkları gibi, bilâkis, onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, ziynetlendiriyorlar. Aynen öyle de—fakat binler derece yüksek—herbir mü’min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumî Cennetten beş yüz sene genişliğinde birer hususî cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla, Cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki, onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususî ve geniş cennetini ziynetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangâhtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatinden ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, zâikasıyla, sair duygularıyla istifade ettiği gibi, aynen öyle de, fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia, orada beş yüz senelik mesiregâhındaki seyahatten, o haşmetli, baştan başa ziynetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü’min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. (20. Lem’a)

Bu küçük insan … Kur’ân-ı Kerimin feyiz ve irşadıyla o derece yükseklenir ve o derece letâifi inbisat eder ki, dünya mevcudatını ve zerrat-ı kâinatı tesbih tanesi edip, Mâbudunu o adetle zikreder…. O şecere-i tuba-i Kur’âniyenin had ve hesaba gelmez münevver meyvelerinden Kutb-u Geylânî, Rufâî, Şâzelî gibi zâkirleri dinle. Nasıl, tesbih tanelerine bedel zerrat-ı kâinatın silsilelerini ellerinde tutmuşlar, öylece Mabudun zikrini çekiyorlar! (Nurun ilk kapısı)

Hem o şuur-u imanî ile o Bâki-i Sermedîye bir intisap ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peydâ olur. Ve o münasebet-i intisabî ile, hadsiz bir mülke bir nevi mâlikiyet gibi iman gözüyle bakar, mânen istifade eder. (4. Şuâ)
“en büyük bir nimet olan vücudu, bu vücudumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayatla o nimet-i vücudum âlem-i şehadet kadar inbisat edebiliyor.” (4. Şuâ)

Abdullah Berâ

Yazar Hakkında:

Bu köşede çeşitli platformlarda yapılan müzakereler sonucunda ortaya çıkmış bazı hakikatleri paylaşmaya çalışacağım. Bu hakikatlerin ortaya çıkmasında yorum ve eleştirileri ile büyük katkı sağlayan bütün hakikat yolcularına teşekkürü bir borç biliyorum. Yazılardaki eksiklikler hiç süphesiz bana aittir. Yazar e-posta: [email protected] Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın