Ders Notları

“Kötülüğü En Güzel Şekilde Sav!” yahut Yangına Körükle Gitme!

“Kötülüğü En Güzel Şekilde Sav!” yahut Yangına Körükle Gitme! | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (11. 06. 2024) Risale Okumaları dersinde Yirmi İkinci Mektup’un okunmasına ve müzakeresine başlandı. İki “mebhas”tan oluşan Mektup’un Birinci Mebhasının başında, “Bu Mebhas “Ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder” deniliyor. Ardından besmeleden sonra üç ayet-i kerimeye yer veriliyor, sonra “Müminler arasında nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve hasedin beş vecihle çirkin ve merdud, muzır ve zulüm ve hayat-ı beşeriyece zehir olduğu” ifade ediliyor. Sonra da Birinci Vecih olarak şu parça paylaşılıyor:

 “Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz. Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin vücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.” (Mektubat, İstanbul 2020, YAN, s. 255)

Derste hem bahsin başına yer alan ayetler hem Birinci ve İkinci Vecih ile ilgili olarak kıymetli tefekkürler gündeme getirildi. Ben bunları ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=ONKmGhxQ0A4) dersin ilk yarısında gerçekleşen müzakerelerin bir kısmına değinmek istiyorum. Bir müzakereci özetle şunları söyledi: “Biz Risalelerin başında yer alan ayetleri teberrüken konulmuş dua cümleleri sanıyoruz. Oysa bu ayetler ilgili Risaleye dayanak teşkil eden Kur’an mesajlarıdır. Başka bir ifadeyle ilgili Risale, metnin başında yer alan ayet ya da ayetlerin tefsiri demektir. Bu Risalenin başında da üç ayet yer alıyor. Aslında bu ayetleri çalışarak Risaleyi okumamız lazım. Bu, bizim hem ayetlerin inceliklerine hem ilgili metne daha yakından nüfuz etmemizi de sağlar.”

Aynı müzakereci ilk ayetle ilgili olarak şunları ifade etti: “Birinci ayet meal olarak, ‘Müminler ancak kardeştirler, siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin’ (49: 10) dersini veriyor. Bu ayette geçen ‘mümin, iman, kardeşlik, ıslah’ gibi tabirleri iyi anlamak lazım. İman, ‘kainata bakarak kainatın gaybî olan Sanatkarını tasdik etmektir. Bir sanat eserine baktığımızda sanatkarını kabul etmek gibi. Sanatkarı görmek şart değil. Yahut benim klasik örneğimle, kitaba baktığımızda okuduğumuz anlamların kağıt yığınının ya da kağıttaki mürekkebin eseri olmayıp yazarını gösterdiğini bilmemiz gibi. Mümin ise kainata böyle bakıp iman eden kimse demektir. Kainata böyle bakıp her şeyin mutlak bir Yaratıcıyı gösterdiğini gören bir kimse, -bu bağlamda- kainatla ‘yaratılış kardeşliği’ içinde olduğunu anlar, her şeye bu anlayışın gerektirdiği tavır içinde yaklaşır.”

“Daha açık ifade etmek gerekirse, varlıkların her biri birer ‘ayet’ olarak Yaratıcılarını tesbih eder, yani tanıtır ve varlıklarıyla ilan eder. Her bir şey Yaratıcısını ilan eden yönü itibariyle bir mümindir ve dolayısıyla bir mümin insanın imanda kardeşidir. Said Nursi, ‘kainat kardeşler’ ifadesiyle iman kardeşliğinin geleneksel tanımına ilaveten daha kapsamlı bir tanım getirmiştir. Nasıl ki, bir insanın insaniyeti itibariyle hakkına tecavüz söz konusu olduğunda, diğer müminler insaniyet hakkına tecavüzü engellemede kardeşçesine yardımcı olurlarsa, aynı şekilde imana karşı girişilen tecavüz ve saldırılara da aynen imanın hakkaniyeti adına karşılık vermeleri ve savunmaları gerekir. Zira varlık alemine özellikle zamanımızda o kadar çok hakaretler ve haksız saldırılar yapılıyor ki müminin buna duyarsız kalması düşülemez. Yaratıkların anlamsız olduğu, kendi kendine oluştukları, doğal olarak oluştukları gibi iddialarla sürekli hakarete uğrarken, bilinçli ve iradesi olan müminlerin bu saldırılar karşısında daha hassas davranmaları kardeşliğin gereğidir. Mümin kendisi gibi iman eden ‘insan kardeşleri’ne de aynı anlayış ile yaklaşır; dolayısıyla müminler arasında bir takım problemler varsa bunları gidermeye çalışır. Zaten ‘ıslah’ kelimesi de bozulan bir şeyi düzeltmek demektir. Mümin müminler arasındaki bozuklukları giderir, sulha kavuşturur. Çünkü iman bunu gerektirir. Müminin zıttı olan kafir kainatın Yaratıcıya delaletini görmeyip üzerini örttüğü için hem kainatla hem insanlarla ilişkisini ‘menfaat’ üzerine kurar. Kısacası ayet çok mesajlara işaret ediyor diye anlaşılıyor.”

Demek ki kötülüğe karşı iyilikle karşılık vereceğim. Bunun mantığı şu: Kötülüğe kötülük ile karşılık verirsen bunu engellemiş olmuyorsun. Bu yangına körükle gitmek anlamına geliyor. Yangına körükle gidilirse yangın sönmez, artar. Kötülüğe karşı iyilikle karşılık verildiğinde ise kötülük sona erdiği gibi dostluk başlar; -ayetin ifadesiyle-, bir de bakarız ki kötülük yapan bize samimi, sıcak dost oluvermiştir. Kur’an bu mesajı veriyor. Peygamber (asm)’ın tutumu da böyleydi.

Aynı katılımcı ikinci ayetle ilgili olarak da şunları dile getirdi: “Metnin başındaki ikinci ayette, ‘Kötülüğe iyiliklerin en güzeli ile karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir’ (41: 34) buyruluyor. Demek ki kötülüğe karşı iyilikle karşılık vereceğim. Bunun mantığı şu: Kötülüğe kötülük ile karşılık verirsen bunu engellemiş olmuyorsun. Bu yangına körükle gitmek anlamına geliyor. Yangına körükle gidilirse yangın sönmez, artar. Kötülüğe karşı iyilikle karşılık verildiğinde ise kötülük sona erdiği gibi dostluk başlar; -ayetin ifadesiyle-, bir de bakarız ki kötülük yapan bize samimi, sıcak dost oluvermiştir. Kur’an bu mesajı veriyor. Peygamber (asm)’ın tutumu da böyleydi. Kendisine itiraz edenlere yani vahyin mesajını ulaştırmak için gayretlerini susturmaya çalışanlara bile fırsat kolluyor ve onları inançsızlığın sebep olduğu ümitsizlikten ve yokluğa mahkum bir varlık olmanın anlamsızlığından kurtulmaları için çabalıyordu. Bundan dolayıdır ki mesela Peygamber’in amansız düşmanı olan Velid b. Muğîre’nin oğlu Halid b. Velid Resullah’a candan dost olmuş, savaşlarda gösterdiği yararlılıklardan dolayı Peygamber ona ‘Allah’ın kılıcı’ anlamında ‘seyfullah’ unvanını vermiştir. Tekrar ayete dönersek ayet çok güçlü evrensel mesaj veriyor! Demek ki, bizim belli bir dönemde düşmanca davransalar bile her bir kişiyi potansiyel bir ‘mümin’ olarak görüp ona göre muamelede bulunmamız gerekiyor. Fakat ne yazık ki bugün Müslümanlar bu mesajı unutmuş görünüyor!”

“Üçüncü ayette ise -alıntılanan kısmı itibariyle- ‘…Onlar öfkelerini bastıranlar, insanları affedenlerdir. Allah muhsinleri sever’ (Âl-i İmran 3/134) deniliyor. Sanki burada ‘iyilik yapan, iyi davranan’ anlamına gelen ‘muhsin’in de, bir açıdan tanımı yapılıyor. İhsan insanın bütün ihsanların kaynağı olan Yaratıcıyı tanıması ve Ona halisane ibadet etmesi’ olmakla beraber insanlar arası ilişkilerde, burada zikrolunduğu üzere öfke kontrolüne sahip olmak ve affedici olabilmektir, diye anlaşılıyor.”

Bundan sonra moderatör metnin başında yer alan cümleleri özetledi: “Metin müminlerde ayrılıklara, ihtilaflara, çekişmelere, düşmanlıklara sebep olan hususları tarafgirlik, inat ve haset olmak üzere üç madde halinde sıralıyor. Bunlardan tarafgirliği ben şöyle tanımlıyorum: Bir kimsenin tuttuğu tarafın menfaatini, -bu taraf mesela grubu veya her hangi bir aidiyeti olabilir- hakkın hatırına tercih etmesi. Oysa bir mümin doğuştan aldığı veya iradesiyle seçtiği hangi aidiyetlere mensup olursa olsun ‘hak’ ehli olmalıdır. Hakkın bir prensibi ile aidiyeti çatışırsa aidiyeti değil hakkı esas almalıdır. İkinci madde olarak zikredilen ‘inat’ da aslında tarafgirlikle irtibatlı görünüyor. Hakkı esas alacağı yerde mensubiyet hesapları yaparak buna direnmek, sonunda da haktan taviz verip aidiyetinin çıkarını tercih etmek hiçbir şekilde bir müminin tavrı olamaz, olmamalıdır. Üçüncü madde olarak sıralanan hasedin de tarafgirlikle alakası olan, ondan beslenen bir tür kıskançlık olduğunu düşünüyorum. Diğer taraftan metnin bu faktörlerin yol açtığı nifak, şikak ve düşmanlığın insanların sosyal hayatı için ‘zehir’ olduğunu söylemesi de çok önemli. Gerçekten bunlar insan-insan ilişkilerini ya tamiri çok zor şekilde yaralıyor veya öldürüyor. Çünkü zehir öldürür.”

Moderatör şunları ilave etti. “Az önceki müzakerede ayetlerin açıklamalarını dinlerken şunu düşündüm: Ayetlerin mesajını insan-insan ilişkileri alanına taşımadan önce insanın kendi dünyasında yaşaması ve uygulaması lazım. Mesela ‘Kötülüğü, en iyi şekilde sav’ ayeti. Diyelim ki, başıma kötü bir şey geliyor. Ben bunu bana yapılmış kötülük olarak düşünüp sinirleniyorum. Halbuki o kötü şey dünyama geldiği vakit, ona iyilikle karşılık versem yani ‘Bu benim eğitimime nasıl bir katkı sunuyor’ desem, birden o kötülük bana candan bir dosta dönüşebilir. Dolayısıyla bu prensipleri kendi alemimizde yaşamamız, sonra sosyal hayatta da uygulamamız gerekiyor. Aksi halde bu bana pratik yapmadan sınava girmek ya da antrenman yapmadan maça çıkmaya benziyor.”

Bundan sonra -yukarıda iktibas ettiğimiz- Birinci Vecih okunup müzakere edildi. Burada konu Risale okuyanların çok bildiği ve sıkça paylaştığı bir benzetme üzerinden işleniyor. İçinde dokuz masum ile bir caninin bulunduğu ev veya bir gemi tasavvur edildiğinde, hiçbir ‘kanun-ı adalet’la bu evin tahrip edilmesine ya da geminin batırılmasına olumlu bakılmayacağı belirtiliyor. Metinde ‘Nasıl ki sen bir gemide veya hanede bulunsan seninle beraber dokuz masum ile bir cani var’ cümlesinde ‘sen bulunsan ve seninle’ kayıtları konusunda moderatör şu tecrübesini paylaştı: ‘Bazen derslerde öğrencilere zalim veya cani bir adam var, masum insanların bulunduğu bir yere sığınıyor; bu zalimden kurtulmak için oranın tahrip edilmesi sizce uygun mudur, dediğimde ‘uygundur’ anlamında birçok bir parmak kalkıyor. Sonra ‘Orada bir kız çocuğu var, ne dersiniz’ dediğimde kalkan parmak sayısı azalıyor. Dolayısıyla metin ‘seninle’ kaydını koyarak bizi afaki düşünmekten alıkoyuyor. Bir müzakereci hemen şu notu düştü: ‘Öğrencilere o kız çocuğu senin kız kardeşin olsa’ denildiğinde yahut ‘-metnin belirttiği üzere- sen orada olsan ne dersiniz’, diye sorulsa, eminim bunu onaylayan hiçbir parmak kalkmayacaktır.”

Demek ki, biz de bir kişinin bize göre kötü olan bir huyunu veya bize zarar veren bir davranışını gördüğümüz zaman, hemen o kişinin masum olan diğer huylarını ve davranışlarını da mahkum edip o kişiyi tamamıyla ‘kötü’ diye tanımlayarak düşmanca bir tavra girmemeliyiz. Bu prensibi bir kişi için uygulamamız gerektiği gibi toplumlar için de uygulamalıyız. Her bir insanın ve her bir toplumun iyi yönleriyle dost, kötü yönlerinden sakınmak gereğini esas alıp ilişkilerimizi buna göre düzenlemeliyiz. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın