Ders Notları

“Hadsiz Faaliyet” Ne Demektir?

“Hadsiz Faaliyet” Ne Demektir? | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta sonu yapılan (19. 05. 2024) Risale okumalarında “kayyûmiyet” konusuna başlandı. Belirlenen metinlerden ilk olarak Yirmi Dördüncü Mektup’un Birinci Makam’ının İkinci Remiz’inin okunması ve müzakeresine besmele çekildi. Söz konusu Remiz’in kısmen farklı konuya dair olan ilk paragrafları atlanarak şu cümle üzerinden yüründü: “…O hadsiz faaliyet dahi hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor…” Derste iktibas edilen cümlenin de yer aldığı ilk paragraf okunup müzakerelere konu edildi, dikkate değer tefekkürler paylaşıldı. Ben bunların tamamını ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=gquLM8GcAWs) bir kısmını aktarmak istiyorum.

Moderatör ilkin şunları söyledi: “Metinde geçen ‘hadsiz’ kelimesi benim açımdan çok önemli. Sözlük anlamı bakımından ‘had’ sınır, ‘hadsiz’ sınırsız demek. Dilimizde yaygın olarak kullanılan ‘faaliyet’ ise iş, çaba, fiil, hareket anlamında. Cümledeki diğer tabirlerden ‘tebdil’ bedel olarak yerine koyma, değiştirme; ‘tağyîr’ yine başkalaştırma ve değiştirme, ‘tahvîl’ bir halden başka bir hale dönüştürme, ‘tahrîb’ ise bir şeyi kaldırmak, sahneden çekmek anlamına geliyor. Metin zihnimizi konuya hazırlamak üzere kainatta ‘hadsiz faaliyet’ bulunduğuna dikkat çekiyor, bunun yine ‘hadsiz değiştirmeleri’ gerektirdiğini ifade ediyor. Kainata baktığımızda gerçekten sayısız eylemler dizisinin olduğunu görüyoruz. Bu eylemler metnin ifadesiyle tebdil, tağyir, tahvil, tahrip gibi çeşitli formlarda gerçekleşiyor. Bütün bunlar mekan boyutu yanında zaman boyutuna bağlı olarak tekrarlanıyor. Ama bizim gözlemimiz, baktığımızda ‘tek bir kainat’ olarak müşahedeye konu oluyor. Yani üst üste kainatlar gözlemlemiyoruz.”

Bir müzakereci söz alarak şunu sordu: “Gerek faaliyetin sıfatı gerekse tebdil, tağyir gibi kelimelerin sıfatı olarak zikrolunan ‘hadsiz’ kelimesi dikkat çekiyor. Buradaki ‘hadsiz’ sözcüğü çokluktan kinaye midir yoksa matematikteki sonsuzluk anlamında mıdır?” Moderatör şöyle cevap verdi: “Biz kendimize göre tayin ettiğimiz bir ‘ân’da varlığı sayıyoruz, kendimize göre koyduğumuz sınırlar dahilinde. Bir insan bedeninde şu kadar hücre var diyoruz yahut şu kadar atom var diyoruz. Aslında bunlar kesinlikten ziyade tahminlerden ibarettir. ‘Bu odada kaç kişi var’ dediğimizde, bunu saymak kolay, hemen adedini söylüyoruz. Ama kainat söz konusu olduğunda sayılabilirlik veya sayılamazlık açısından iki durum söz konusu: Mekan ve zaman. Mekan olarak saymaya başladığımızda, diyelim ki, şu kadar gök adası var, şu kadar yıldız var, şu kadar dünya var, şu kadar varlık var, şu kadar insan var, şu kadar atom var… diye genel ve tahmini sayılar zikrediyoruz. Sonra atom altı parçaları düşündüğümüzde sayı zikretmekte güçlük çekiyoruz. Bu mekan boyutu. Zaman boyutuna baktığımızda ise çağ, asır, yıl, ay, hafta, gün, saat, dakika, saniye derken sayı zikretmeye çalışsak bile zamanın, -müellifin başka yerde kullandığı ifade ile- ‘ân-ı seyyâl’ yani akan bir ‘ân’ olduğunu düşündüğümüzde sayılar aciz kalıyor, sayılamazlık ile karşılaşıyoruz. Çünkü zaman boyutunda bir nokta veya sabit bir an bulamıyoruz ki onu saymaya başlayalım. Bu iki boyutu dikkate aldığımızda metindeki ‘hadsiz’ ifadesi bir yere oturuyor diye düşünüyorum.”

“Ben matematikçi değilim. Bildiğim kadarıyla matematikçiler ‘sonlu ötesi, düşünülebilecek sayıdan öte, mutlak’ anlamında ‘absolute infinite’ diye bir kavramdan söz ederler ama tatminkar biçimde de tanımını yapmazlar. Bunun çok önemli bir nedeni vardır. Şimdiki matematik kainat içinde kalıp, kainat sınırları ile tanımlanamayan kainatın Yaratıcısını dikkate almaz. ‘Mutlak sonsuz’ denildiğinde, kainat cinsinden bir tanıma sığmayan kainatın Yaratıcısının ‘mutlak sonsuz’ olmasının mantıken zorunlu olduğu anlaşılır. Yani kainat içinde mutlak sonsuz olmaz; çünkü var edilmeye muhtaç olmanın kaçınılmaz özelliği sınırlı olmasıdır. Sınırlı olanı ise sayabilirsiniz. İşte seküler matematiğin mutlak sonsuzu tanımlaması için, kainatın varlık kaynağının kainat cinsinden olmaması gerektiğini mantıken kabul etmesi ve ondan sonra Yaratıcıyı ‘mutlak sonsuz özellikleri olan’, diye tanımlaması zorunlu olur.”

Kainat söz konusu olduğunda sayılabilirlik veya sayılamazlık açısından iki durum söz konusu: Mekan ve zaman. Mekan olarak saymaya başladığımızda, diyelim ki, şu kadar gök adası var, şu kadar yıldız var, şu kadar dünya var, şu kadar varlık var, şu kadar insan var, şu kadar atom var… diye genel ve tahmini sayılar zikrediyoruz. Sonra atom altı parçaları düşündüğümüzde sayı zikretmekte güçlük çekiyoruz. Bu mekan boyutu. Zaman boyutuna baktığımızda ise çağ, asır, yıl, ay, hafta, gün, saat, dakika, saniye derken sayı zikretmeye çalışsak bile zamanın, -müellifin başka yerde kullandığı ifade ile- ‘ân-ı seyyâl’ yani akan bir ‘ân’ olduğunu düşündüğümüzde sayılar aciz kalıyor, sayılamazlık ile karşılaşıyoruz. Çünkü zaman boyutunda bir nokta veya sabit bir an bulamıyoruz ki onu saymaya başlayalım. Bu iki boyutu dikkate aldığımızda metindeki ‘hadsiz’ ifadesi bir yere oturuyor diye düşünüyorum.

Diğer bir müzakereci de şunları gündeme getirdi: “Matematikte sonsuzluk sayılabilirlik kavramı ile ilişkili. Diyelim ki bir odada kaç kişi var yahut bir sınıfta kaç masa var diye baktığımızda bu sayılabilirdir, basittir. Ama bir insanın başında kaç saç teli vardır dendiğinde, bu sayılabilir olsa bile zordur. Öte yandan matematikte ön kabuller var, ‘nokta’ bunlardan birisi. Noktayı tanımsız kabul ediyorlar. Mesela ‘doğru’ dediğimiz şey yan yana hizalanmış noktalardan ibarettir, denilir. Müzakerelerde gündeme gelen sonsuzluk ise uygulamalı matematikten ziyade matematiğin felsefe ile ilişkisi bağlamında söz konusu edilir ve çok da detaya girilmez diye biliyorum.”

Bunun üzerine moderatör şunları paylaştı: “Matematikçilerin ‘nokta’yı tanımlanamaz olarak kabulleri aslında kainattaki faaliyetin hadsizliğini yani sayılamaz olduğunu ifade ediyor diye anladım. Fakat bu sonsuzluk kavramı ile ‘mutlak sonsuz’ kavramı kastedilmez; insan sayamaz demektir. Kaldı ki kainattaki faaliyetleri mekan boyutu yanında zaman boyutuyla düşündüğümüzde ‘hadsiz, sayısız, sınırsız’ tabiri daha iyi anlaşılıyor.”

Başka bir müzakereci de şunları kaydetti: “Kanaatimce metinde geçen ‘hadsiz’ kelimesi sayılmayacak kadar çok mânâsında diye anlıyorum. Evrende atomların sayısı ile ilgili olarak mesela, ‘on üzeri doksan’ gibi ifadeler kullanılıyor. Demek ki sayı ne kadar fazla olursa olsun ‘on üzeri şu kadar’ denilerek sayıya ilişkin bir ifadeye yer veriliyor.”

Ardından moderatör şöyle söyledi: “Kainatın mekan boyutunda sayılamazlığı ile zaman boyutunda sayılamazlığını birlikte düşünmemiz gerekiyor. Matematikteki sayılamazlık, kainatın mekan boyutu ile ilgili olmalıdır. Zaman boyutu itibariyle bakıldığında ise geçmiş zamanı ve gelecek zamanı getirebilmek mümkün olmadığından ‘on üzeri şu kadar sayı’ demenin de mümkün olmaması gerekiyor. Ama kainatın yahut kainattaki faaliyetlerin, tazelenmelerin, yeni yaratılışların her iki boyutu birlikte düşünüldüğünde varlıkların sayılamaz olmasına rağmen tanım gereği sınırlı olmaları ve fakat böylesi bir varlık aleminin Yaratıcısının ‘sonsuz’ olması gerektiğini gösterdiği aşikar.”

Önceki müzakereci tekrar söz alarak şunları ilave etti: “Risale-i Nur gözüyle baktığımızda, kainatın mahdut yani sınırlı olduğu, Allah’ın esmasının ise sonsuz olduğu, onun sonsuz tecelli etmek istemesine karşı kainatın bunu gösterecek kabiliyeti olmadığının ifade edildiğini anlıyoruz. ‘Zaman’ boyutu işin içine girdiğinde ve ‘nihayetsiz tecelli’ denildiğinde bu ebede dönüşüyor. Sonuç olarak metinde geçen ‘hadsiz’ ifadesi bence sonsuzluğu değil, bizim sayamayacağımız kadar çokluğu ifade ediyor.”

Moderatör şunları dile getirdi: “Kainatın her iki boyutu bakımından sayısında aciz kalacağımızı ifade eden ‘hadsiz’liği Yaratıcının ‘mutlak’lığını yani sınırsızlığını gösteriyor. Aynı şekilde insanın bedenindeki hücrelerinin sayısı nasıl ifade edilirse edilsin, mahiyeti itibariyle yine Yaratıcının sonsuzluğunu gösterdiği muhakkak. Başka bir ifadeyle kainatın mekan ve zaman boyutundaki sayılamaz nitelikteki ‘hadsiz’liği Yaratıcının ‘hadsizliği’nin yani sınırsızlığının inkar edilemez delilini teşkil ediyor.”

Başka bir müzakereci de şöyle söyledi: “Metindeki ‘hadsiz’ kelimesini niceliksel olarak değil de niteliksel olarak anlayabiliriz. Ben birisinin evine gittiğimde faaliyetlerim sınırlı olur, ancak ev sahibinin kendi evinde faaliyetleri çok daha fazladır. Öte yandan az önce müzakerelerde dile getirilen matematikteki ‘nokta’ ile fizikteki ‘atom’ birbirine çok benziyor. Milattan önceden beri ‘atom’ kavramı var. Yani onlara göre evrenin dibinde, bölünemeyen, değişime direnen temel bir madde var. Onların tasarrufu onların tekrar tekrar kompoze edilmesinden ibaret. İçine nüfuz edemiyoruz. Hâlık faaliyetinde, bir ândan bir âna geçişte bir şey bırakmıyor. Sabit olan, solid olan, katı olan bir şey yok. İhlas suresindeki ‘lem yelid ve lem yûled’ ayetine atıf yapmak gerekirse içinde bulunduğumuz şu ân bir önceki ân’ın oğlu veya kızı değildir. Aynı şekilde bulunduğumuz bu ân bundan sonraki ân’ı doğuracak yani ona anne veya baba olacak değildir. Hepsi ‘ehadiyet’ yani Yaratıcılarının sonsuz özellikleriyle var olmalarını sağlamasıyla ile her an ilk defa yaratılıyor. Her an ilk defa benzeri ve fakat aynısı olmayacak şekilde varlıkları yenileniyor. Atomu da bir varsayım olarak kabul ediyoruz ve değişmeyen bir şey arıyoruz. Ama elimiz boş! Seküler fizik de olsa bir ândan bir âna geçiş sıfır olduğu için faaliyetin failini fiillerinde hadsiz kılan bir tablo ile karşılaşıyoruz diye anlıyorum metindeki ‘hadsiz’ ifadesini.”

Daha sonra başka bir müzakereci söz alarak -küçük tasarruflarla- şu notu düştü: “Müzakereleri takip ederken aklıma ‘Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkarsanız sayamazsınız’ (Nahl 16/18) ayeti geldi. Bilmem buradaki ‘sayamazsınız’ ifadesi, üzerinde konuştuğumuz hususa anlamaya yardımcı olur mu? Aslında biz belki maddi nimetleri sayabiliriz ama nimet kelimesi geniş kapsamlı olduğu için ‘sayılamaz’ durumdadır da diyebiliriz. Mesela sahibine ebedi saadet kazandıran iman nimeti ya da iman edenlere Allah’ın ahirette vereceğini va’d ettiği cennet nimeti ebedi olduğuna göre sayı ile ölçülebilir durumda değildir. Öyleyse bakış açısı da önemli. Kainattaki faaliyetleri maddi bakımdan ‘on üzeri bol sıfırlı’ sayılarla ifade etsek bile faaliyetlerin Varlık Kaynağına olan delaletlerini sayıya dökemeyiz diye düşünüyorum.”

Derste, ileride konuşulacağı için değinilmemiş olmakla beraber kainattaki faaliyetleri hem mekan hem de özellikle zaman boyutu bakımından düşünmek gerektiğine dair tefekkür bana çok istifadeli geldi. Bunların sayısı ile ilgili olarak kullanılan ifadeler ve bunların yorumu ile ilgi açıklamalar ne olursa olsun, her ân sayısız işlemler yahut eylemler ile karşı karşıya olduğumuz hakikati çok çarpıcı ve çok etkileyici görünüyor. Çünkü “hesaba gelmez”, “sayıya vurulmaz” işlem ve faaliyetlerin her biri, her ân çok anlamlı, çok ibretli, çok ölçülü, çok kasıtlı, çok sanatlı… biçimde, gerçekleşiyor, tazeleniyor. Mekan ve zaman formunda her bir faaliyet Faili’nin sonsuz kudret, ilim, hikmet, rahmet… sahibi olduğunu gösteriyor. “Böyle bir Fail’e karşı insan hadsiz hamd ve tesbihte bulunmaktan kendini alamıyor: “Sübhânallah ve bihamdih!” Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın