Ders Notları

Kayyûmiyeti Anlamanın Birinci Aşaması: Statik Alemden Dinamik Aleme

Kayyûmiyeti Anlamanın Birinci Aşaması: Statik Alemden Dinamik Aleme | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (26. 05. 2024) Kayyûmiyet dersinde Yirmi Dördüncü Mektup’un Birinci Makamı’nın İkinci Remiz’inin okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Kayyûmiyete hazırlık olarak seçilen bu ilk metnin önceki hafta müzakere edilen paragraflarında müellif “hikmet-i beşeriyenin masnûâtın gayelerine dair gösterdiği fâidelerin nazarında ehemmiyetsiz olduğunu” belirttikten sonra “rahmet-i ilahiyenin Hakim ismini imdadına gönderip masnûâtın büyük gayelerini gösterdiğini zikrediyor ve “Her bir masnû öyle bir mektub-u Rabbânîdir ki umum zîşuur onu mütalaa eder” diyor. Arkasından bu gayenin kendisine bir sene kadar kâfi geldiğini kaydettikten sonra şunu ifade ediyor: “Sonra san’attaki harikalar inkişaf etti; o gaye kâfi gelmemeye başladı. Daha çok büyük diğer bir gaye gösterildi. Yani, her bir masnûun en mühim gayeleri Sâniine bakar; Onun kemâlât-ı san’atını ve nukûş-u esmâsını ve murassaât-ı hikmetini ve hedâyâ-yı rahmetini Onun nazarına arz etmek ve cemal ve kemâline bir ayna olmaktır, bildim.” (Said Nursi, Mektubat, İstanbul, YAN, s. 279)

Derste önceki hafta okunan kısım özetlendikten sonra yukarıda iktibas edilen paragraf hakkında muhtelif tefekkürler paylaşıldı, ayrıca müellifin Nurun İlk Kapısı isimli eserinden bir paragraf okunarak konunun Kayyûmiyete bakan boyutu gündeme getirildi. Ben bunların tamamını ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=We3a88K1Xes) burada alıntılanan metne dair paylaşılan bazı müzakerelere işaret etmek istiyorum. Moderatör küçük dokunuşlarla metni okuduktan sonra bir müzakereci şunları söyledi: “İfadelere yansıdığı üzere müellif masnûâtın gayelerini yani varlıkların var oluş gayelerin sorguluyor, verilen cevapları kendi dünyasında tartıyor ve bunların kendisini tatmin etmediğini söylüyor. Müellifin bu tavrının çok insanî olduğu görülüyor. Zira insanda merak duygusu var; yabancı ve harika bir yere gittiğinde merak eder sorgular. Başta insanın kendisi olmak üzere yaşadığımız alem ve alemdeki varlıklar merak edilmeyecek gibi değil. İnsan ‘bu alem nedir, bu varlıklar nedir, ben kimim, bunlar niye var’ diye sorar, merak eder. Cevaplar tam da bu soruları sormaya başlayınca geliyor. Müellifin tabiri ile ‘rahmet-i ilahiye Hakîm ismini imdada gönderiyor.’ Nitekim öğretmenler de merak eden, soran öğrencilere cevap verir. Demek ki insaniyetimizde bulunan bu duyguları hayata geçirmek gerekir diye anlaşılıyor.”

Moderatör rahmet-i ilahinin imdada gelmesi için insanın önce kainatı kitap gibi okuması gerektiğini ifade ederek şunu söyledi: “-Sık sık verilen basit örneği ile-, kitaba baktığımızda, kitaptaki mânâların kağıt yığınları ve mürekkebin eseri olmayıp bir yazarının bulunduğunu gösterdiği gibi kainattaki anlamın, hikmetin, sanatın, kasıtlılığının da kainattaki maddelerin eseri olmadığını, olamayacağını düşünmemiz ve ‘lâ ilâhe’ yani ‘kainatta görülen özelliklerin kaynağı kainatın kendisi olmaz’ dememiz lazım. İşte ‘lâ ilâhe’ deyince rahmet-i ilahiye imdada yetişiyor, ‘illallah’ hakikati insaniyetimizi kullanma oranımıza ve vahyi anlama gayretimize bağlı olarak rehberlikte bulunuyor bize.”

Her şeyden evvel biz, sürekli yaratılan, yaratılanların da daima sahneden çekilip yeni bir yaratma işleminin sürmekte olduğu bir dünyada varız. Ancak yaratma işlemi daha önceki derslerimizde uzunca üzerinde durulduğu gibi, ‘bir düzen içinde gerçekleşiyor’ değil, ‘düzenli bir yaratılış’ olarak gerçekleşiyor. Başka bir ifadeyle Yaratıcı düzen içinde yaratıyor değil, düzenli yaratılış gözlemliyoruz. İşte bu kayyûmiyetle ilgili olarak birinci prensibimizdir, aklımızda tutmamız gereken.

Moderatör şöyle devam etti: “Müellif kainatta yaratılan san’at eserlerinin gayesini anlamak için gösterdiği çabanın birinci aşamasında kainatı yaratıp her bir yaratığa bir varlık maksadı yüklediğini ifade eden Rabbanî bir ‘mektup’ olduğunu ve tüm akıl sahiplerinin bu mektubu ya da kitabı mütalaa etmesi gerektiğini söylüyor ve böyle düşünmenin kendisine bir yıl kadar yettiğini belirtiyor. Yani kainattaki varlıkları böyle bir anlayış ile inceleyip kainatın varlık maksadını anlama çabası içine girdiğini ifade ediyor. Sonra ‘sanattaki harikalar inkişaf ederek o gayenin kâfi gelmemeye başladığını’, bunun üzerine kendisine daha büyük bir gaye gösterildiğini zikrediyor ve bunu şöyle ifade ediyor: ‘Her bir masnûun en mühim gayeleri Sâniine bakar; Onun kemâlât-ı san’atını ve nukûş-u esmâsını ve murassaât-ı hikmetini ve hedâyâ-yı rahmetini Onun nazarına arz etmek ve cemal ve kemâline bir ayna olmaktır, bildim.’ Burada iki husus dikkat çekiyor. Birisi insanın istidadı. İnsan istidadının kapasitesini bilmezse kainatın kapasitesini bilemez. İnsan da öyle bir kapasite var ki, başka -yerde dendiği gibi-, kainata sığmıyor, kainat dar geliyor. Müellif insanî kapasitesi ile bakıyor ve masnûâtı yani her biri sanat eseri olan varlıkları akıl sahiplerince mektup gibi mütalaa ettiğini yani Katibinin özelliklerini nasıl yansıttığını gördüğünü, aklını hür bir şekilde kullanan diğer insanların da görmeleri gerektiğini kaydediyor.”

“Sonraki aşamada ise varlıkların çok incelikleri olduğunu, çok harika yaratışın söz konusu olduğunu müşahede ettiğinde onu artık sabit, statik bir mektup ya da kitap olarak okumanın zayıf kaldığını fark ediyor, başka bir gayenin olması gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu da ikincisi. Yani kainatın artık mektup olarak okunmaktan ziyade bir ayna olarak bakılması gerektiğini anladığını söylüyor. Peki ne fark var arada? Mektup sabittir, ayna ise sürekli olarak içinde yansıyanların durumu değiştikçe o da değişik sahneleri yansıtır. Mesela şu anda bir tür ayna olan camdan bakıyorum; hareketliliği, yoldan geçen insanları, araçları görüyorum; gözümü bahçeye doğru çevirdiğimde -burada sincaplar var, çok geçer-, kuşları, sincapları vs. görüyorum. Kainatın ayna olarak görülmesi her bir sanat eserinin sürekli olarak var edildiğini, sürekli olarak yenilendiğini, sürekli olarak tazelendiğini gösteriyor. Ana konumuz olan ‘kayyûmiyet’i anlamak için bu çok önemli bir hakikat. ‘Kainat bir mektup’ dediğimiz zaman ‘sürekli yaratılışı’ ya da ‘daimi yaratılışı’ göz ardı etmiş olabiliyoruz. Sanki sabit bir kainat söz konusu imiş gibi düşünebiliyoruz. Ama artık bugün hiç kimse sabit kainattan bahsetmiyor. İnansın veya inanmasın herkes kainatın dinamik, canlı, devamlı yenilerek var olan bir mahiyet taşıdığını görüyor yahut görmesi gerekiyor.”

O halde sözü daha fazla uzatmadan kayyûmiyetle ilgili olarak hem gözlemlerimizin şahitlik ettiği hem ayetlerin belirttiği ikinci prensibi zikredebiliriz: ‘Biz, bir şey gözlemlerken yalnız yaratmayı değil, aynı zamanda yaratma işleminin devam ettiğini müşahede ederiz.’ Zira biliyoruz ki geçen sene ile bu sene aynı değil, dün ile bugün aynı değil, bir saat öncesi ile şu an aynı değil. Öyleyse sürekli bir yaratılış var.

“Bu parçayı okurken temel konumuz olan kayyûmiyetle ilgili olarak aldığım notları paylaşmak isterim. Her şeyden evvel biz sürekli yaratılan, yaratılanların da daima sahneden çekilip yeni bir yaratma işleminin sürmekte olduğu bir dünyada varız. Ancak yaratma işlemi daha önceki derslerimizde uzunca üzerinde durulduğu gibi, ‘bir düzen içinde gerçekleşiyor’ değil, ‘düzenli bir yaratılış’ olarak gerçekleşiyor. Başka bir ifadeyle Yaratıcı düzen içinde yaratıyor değil, düzenli yaratılış gözlemliyoruz. İşte bu kayyûmiyetle ilgili olarak birinci prensibimizdir, aklımızda tutmamız gereken. Birileri bu ifadeyi basit görebilir, oysa çok önemli bir hakikati işaretliyor bu prensip. Düzeni sabit görmek ve yaratılışı bu düzen içine yerleştirmek tam bir yanılgı olup büyük savrulmalara kapı aralayabilir. Böyle bir yaklaşımı benimseyip de ‘alemde düzen var, yaratılış bu düzene göre gerçekleşiyor, bu düzenin de bir nâzımı, bir düzenleyicisi var’ demek tam bir tevhîdî ifade değildir. Çünkü ne sabit bir kainat var ne de sabit bir düzen var. Ama açıkça gözlemliyoruz ki düzenli bir yapılış, Yaratıcının daima değişmeyen özelliklerini yansıtarak gerçekleştirdiğini gördüğümüz düzenli bir yaratılış var. Bu hakikati görmek hem yaratılıştaki İrade ve Kudreti görmeyi hem de onun sürekliliğini gözlemleyerek Yaratıcının Kayyumiyetini fark etmemiz gerektiğini hatırlatıyor.”

“Kayyûmiyetle ilgili olarak ikinci prensibe geçmeden önce birkaç ayete bakalım. Bunlardan birisi şu ayet: ‘(Varlık aleminde) bulunan her şey yok olucudur, ancak celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü bâki kalıcıdır’ (Rahman 55/26-27). Bu ayette geçen ifadelerin incelikleri ve taşıdıkları nükteleri bir tarafa, ayetin ilk fıkrasında her şeyin fena bulucu, yok olucu, varlığını kendisi gerçekleştirmediği gibi devam da ettiremeyecek mahiyette olduğu ifade edilirken kullanılan ifade kalıbı (ism-i fail vezninde gelmesi) devamlılığa işaret eder. Bu da genel anlamda, söz gelimi, bir ağacın veya bir hayvanın bir kereye mahsus vefatını değil, süreklilik içinde fenaya gidici, vefat edici olduğunu anlatır. Diğer bir ayet şudur: ‘Hâzâ halkullah, fe erûnî mâ zâ halaka’llezîne min dûnih, beli’z-zâlimûne fî dalâlin mübîn: Bu Allah’ın yaratışıdır! Haydi gösterin bakayım, Onun dışındakiler neyi yaratmışlar? Hayır, -yaratılanların gerçeğini ve varlıklarıyla ifade ettikleri mesajı inkar ederek giriştikleri- zulme gömülüp gitmiş olanlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’ (Lukman 31/11) Bu ayette ‘hâzâ halkullah: işte Allah’ın yaratması’ ifadesinde fiilin mastar kalıbının kullanılması dikkat çekiyor. Zira mastar kalıbı geçmişte olup biteni değil aynı zamanda olmakta olanı, gelecekte olanı da içine alır. Dolayısıyla ayet yaratma işleminin olup biten bir işlem olmayıp olmakta olan, olmaya devam eden bir faaliyet olduğunu ifade ediyor. Bir diğer ayet de şudur: ‘E yüşrikûne mâ lâ yahluku şey’en ve hüm yuhlekûn: Kendileri yaratılıp dururken hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar?’ (A’r’af 7/191) Burada da devamlılık ifade eden kip (muzari sigası) kullanılarak yaratma işleminin sürekliliğine işaret ediliyor. O halde sözü daha fazla uzatmadan kayyûmiyetle ilgili olarak hem gözlemlerimizin şahitlik ettiği hem ayetlerin belirttiği ikinci prensibi zikredebiliriz: ‘Biz, bir şey gözlemlerken yalnız yaratmayı değil, aynı zamanda yaratma işleminin devam ettiğini müşahede ederiz.’ Zira biliyoruz ki geçen sene ile bu sene aynı değil, dün ile bugün aynı değil, bir saat öncesi ile şu an aynı değil. Öyleyse sürekli bir yaratılış var. Müellifin dediği gibi önümüzde bir biz varız, bir de sabit kainat var değil. Ayna var, aynada sürekli olarak yansıma var.”

“Ben kainata bakarım, varlıkları gözlemlerim. Yaratıcının mahiyetini göremem ve bilemem. Fakat kainatla ilişki kurarak kainatın yaratıcısının mutlaka var olması gerektiğini ve özelliklerini anlamaya çalışırım. Ben bunun ötesine geçemem. Kainata bakınca da kainatın bir ayna gibi sürekli olarak tazelenen, sürekli olarak yenilenen, sürekli olarak tekrarlanan bir yaratılışı gözlemliyorum. İşte kayyûmiyet hakikatine buradan yola çıkarak ulaşmaya çalışmak gerekiyor. Okuduğumuz ve okuyacağımız metinlerde müellif basamak basamak bu hakikati önümüze koyacak ve koyuyor. Nitekim müellif 1925 yılında Burdur’a nefyedildiğinde yazdığı ‘Nur’un İlk Kapısı’ isimli kitabında ‘müstemirrü’t-tecelli’ (devamlı olan tecelli) ve ‘müteharrik aynalar’ yani hareket halinde olan ve devamlı değişen aynalar’ gibi ifadelerle bu hakikate dikkat çekmiştir…”

Dersin devam eden bölümlerinde hem toplumsal bağlamına oturtularak müellifin kaleme aldığı eserlerin seyir ve sıralamasına hem de kayyûmiyete dair ilk eserlerindeki bazı ifadelerine dikkat çekilen çok istifadeli açıklamalar paylaşıldı. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın