Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Kâfirun Suresi-2

Kur’an Okuma Denemeleri: Kâfirun Suresi-2 | Ha-Mim

قُلْ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلْكَـٰفِرُون

109.1: “De ki, siz ey kâfirler (hakikati inkâr edenler)!”

Küfür ile inkâr arasındaki fark nedir? Bazı tercümelerde hem inkâr hem de küfür terimleri aynı anlamda kullanılmaktadır. Küfür, gerçeğin ne olduğunun farkında olmak ve onu bilinçli olarak kabul etmemekte direnmektir. İnkâr ise bir şeyi bilmeden aslı, esası nedir diye araştırmadan reddetmek, kabul etmemek ve inanmamaktır. Küfür, gerçeğin üzerini örtmektir. Kâfir, hakikatin üstünü örtendir. Kâfir, hakikatin ne olduğunu bilir ama onun üstünü örterek gerçek olmadığını iddia eder ve bunu bilerek yapar. Küfür, hakikati kasıtlı olarak inkâr etme davranışıdır. Bir şeyin doğruluğunu teslim etmemek ya da kabul etmemek küfürdür. İnkâr ise hakikatin kıymetini bilmemekten dolayı, araştırma yapmadan, ‘yok böyle bir şey’ diyerek onu reddetmek, hakikatin cahili olarak kalmayı tercih edip o şeye inanmamaktır. İnsan, bir iddia hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığı için onu kabul etmeyebilir fakat inkâr da etmemelidir. Yani iddianın doğru ya da yanlış olduğuna dair yeterli delili olmayabilir. Bundan dolayı da söz konusu iddiayı araştırmak yerine peşin hükümle reddedebilir. Fakat yeteri kadar bilgiye ulaşma gayreti gösterip de doğru ya da yanlış diye bir sonuca ulaşırsa bu konudaki kararını değiştirmesi beklenir.  O halde şunu anlamalıyız ki hakkı, İslam’ı, Kuran’ı, Allah’ın birliğini kabul etmediğini ileri süren herkesi kâfir diye damgalamaktan kaçınmalıyız. Kısacası, her kâfir münkirdir fakat her münkir kafir değildir. Bir insanın neden hakikati anlayıp da ona teslim olmadığını tam olarak bilemeyiz. Onu ancak kendisi bilir. Bundan dolayı, buna inanmıyorum diyen birinin henüz yeteri kadar bilgi ve delile ulaşmamış olabileceğini dikkate almamız gerekir. Bu nedenle bazı ulema “kafir” kavramını, sürekli ve kasıtlı bir şekilde hakikati örtbas etme halini ifade etmek üzere ‘küfürde ısrar edenler’ şeklinde tefsir ederler.

Kur’an dilinde ‘kafirun’ (keferu veya yekfirun değil) ifadesi, hakikati bildiği halde onu kasten inkâr eden ve sürekli biçimde o hakikat değilmiş gibi davranan kişiler için kullanılır. Öte yandan ‘keferu’ kelimesi bir an için hakikati inkâr eden ve daha sonra bu tavrını değiştirebilen kişiler iken, ‘yekfurun’ ise kalıcı biçimde inkâr etmede ısrar etme halini ifade eder. Özellikle politikacılar tarafından yapılan propagandalar sonucunda insanlar bazı gerçekleri inkâr edebilir. Bu aslında yanlış bilgilendirilmenin bir sonucudur. Yoksa onların gerçekten ‘kafir’ olduklarını göstermez.  Bilgi inanç değildir. Gerçeği bilmenin inançla ya da inançsızlık ile bir ilgisi yoktur ancak bilmeden de inanç olmaz; bilgi bir başlangıç aşamasıdır, fakat yeterli değildir. Bir şeyin doğru olduğunu bilerek reddetmek, gerçeği kabul etmemektir. İnanç, bir fikrin doğru olduğunu bilmek ve onu kabul ederek hayata uygulamaya karar vermektir.

Bazen basit bir kelime bile her şeyin anlamını değiştirebilir. Bu nedenle, kelime ve kavramların doğru kullanılması gerekir. Örneğin, Darul Harb ve Darul İslam kavramları böyledir. Darul İslam, selamet ve barışın hâkim olduğu yer anlamına gelirken Darul Harb, harp halinde olunan yer demektir. Burada toprakla savaş halinde olmak değil, zihniyetle savaş halinde olmak söz konusudur. Bir başka örnek de “inanıyorum” diyen herkes gerçek anlamda mümin olmayabilir.  Böyle biri yalan söylüyor olabilir veya ulaştığı kanaat ve sonucu henüz zayıf olabilir. Bundan dolayı hata yapabilir ama bu imanın esaslarını inkâr etmek anlamına gelmez. Bu yüzden, günah işleyenler inkârcı değildir. İşlenen bir günah için Allah’tan af dilenebilir. İstiğfar etmek, işlenen günahı siler. Fakat bir kafir için fikrini değiştirmedikçe ve inkâr etmeyi bırakmadıkça af dileme seçeneği yoktur. Çünkü, ‘beni affet’ diyebileceği muhatabı olan bir Allah yoktur onun anlayışında. Bu nedenle şirk koşmak, yani Allah yerine yaratık bir şeyin yaratıcı özelliği olduğunu kabul etmek veya hayali bir varlığa gerçekten varmış gibi inanmaktır. Böyle bir inanca sahip kişinin affedilmeyeceğini ifade eden Kur’an ayetleri (Nisa Suresi, 4: 48 ve 116 ayetleri) doğru anlaşılmalıdır. Allah, affetmez değildir. Çünkü O af dileyeni affedendir. Müşrik veya kafir, şirkinde veya küfründe ısrar ettiği sürece Allah’ı tanımıyor ki af dileyebilsin. Eğer vazgeçer de Allah’a inancı tasdik ederlerse, işte o zaman eski küfründen dolayı af dileyeceği Allah’a muhatap olabilir, af dileyebilir. Çünkü, O’na inanıyor artık. O takdirde Allah, onları affedeceğini bildiriyor (Nisa Suresi, 4: 153). Neredeyse bütün sahabe, şirkten vazgeçip imanı tasdik ettikleri için eski şirklerinin sorumluluğundan tamamen affedilmiştir.

Kur’an, tanımı itibariyle Yaratıcının ebedi bir konuşmasıdır. Okuyan kişiye, okuduğu anda ulaştırılan bir mesajdır. Peki ayette geçen “de ki “ifadesi okuyana ne mesajı veriyor? Ondan neyi demesini istiyor? “De ki” (Arapçada “kul”), papağan gibi bir şeyi tekrarlamak ve söylemek anlamına gelmez. Okuyandan istenen, incelemek, düşünmek ve bir sonuca ulaştıktan sonra onu diliyle de ifade etmektir. Kur’an’ın pek çok ayeti “de ki” ile başlar. İnsanın bizzat kendi tecrübeleriyle ulaştığı sonuçları ifade etmesi anlamında kullanılır. Tıpkı birisi bizden bir şeyi söylememizi istediğinde, söylenecek şeyi söylemeden önce onu düşünmemiz ve dikkate almamız gibi bir durum söz konusudur. Bu ifade aynı zamanda kişinin ulaştığı bu sonucu diğer insanlara da ‘anlatması’ demektir. Bu anlamıyla Risalet görevini ifa eden Resulullah’ın tebliğ görevini bizim de devam ettirmemiz gerektiği anlatılır. Kur’an-ı Kerim’e göre her insan, Yaratıcının mesajını başkalarına iletme görevini almak üzere yeryüzünde bir muhatap, bir görevli, bir halife, bir elçi veya kâinatın bir vekili olarak görevlendirilmiştir. Daha da ötesi insan, Yaratıcının bütün özelliklerini ve sırlarını öğrenebilecek yetenekte yaratılmıştır. Bir ayette, “İnsan, yeryüzünde her şeyin Yaratıcısını temsil etmek ve adaletle hüküm vermekle görevlendirildiği” (38:26) dile getirilir. Bir başka ayet ise, “Ben sana üflediğim ruhla bütün sıfatları öğrettim” (15:29) ifadesi kullanılır. Biz insanlar hakikatin elçileriyiz, çok değerliyiz ama aynı zamanda da çok büyük bir sorumluluğumuz var! Öncelikle hakikatin ne olduğunu araştırıp kabul ederek sindirmeli ve sonra da bu hakikatin yayılması için çalışmalıyız.

Bazı kaynaklar insanı hazine olarak tanımlar. Bu hazinenin korunması ve çöp olmaması gerekir. Örneğin, Tevrat’ta geçen Davud (AS) kıssasındaki Talut, içinde Hz. Musa’nın getirdiği mesaj olan hazine sandığını taşıyan kişi biçiminde tasvir edilir. Bu sandıktaki hazine sükûnet, nezaket ve huzuru öğreten ilahi mesajdan kesitlerdir. Bu mesajın insandaki karşılığı ise ruh, vicdan veya bilinçtir. Çünkü insan ruhuyla mesaja muhatap olabilir. Bu mesaja uyan için her şey dost ve güzel görünür. Bu rahatlatıcı his insana, melekler tarafından taşınır. İnsana bu şekilde değer veren ilahi mesaj ona “de ki” diye sesleniyor. İnsanın kendine verilen nimetlerin farkına varmasını ve bunu itiraf etmesini bekliyor.

Kur’an “ey inkârcılar” diye hitap ettiğinde belirli bir insan grubunu kastetmez, hakikat karşısında gösterilen bir davranış ve tavra dikkat çeker. Bir küfür veya kötülük görüldüğünde onu ortadan kaldırmayı öğütler, kötü insanları öldürmeyi değil. Kötü birini öldürerek bedenini ortadan kaldırmak bir şey ifade etmez. Asıl olan fikirlerdir. Kötülüklerle, yanlış anlayışlarla, inançlarla, fikir ve düşünce temelinde savaşmak gerekir. Bu görev bize ‘de ki’ demek suretiyle doğrudan verilmiştir. Evrensel bir mesaj olan Kur’an Arapçasında ‘sen, de ki’ gibi zamir içeren ifadeler, muhatap olarak bütün insanları kapsar. Yani, Kur’an’ın muhatabı bütün insanlardır, belli bir cins veya kişi ile sınırlı değildir. Ayetlerdeki bu ifadeler, ‘ey okuyan insan, sen araştır, anla, bir sonuca ulaş ve bunu hem kendi dilinde ifade et ve hem de başkalarına anlat’ demek istiyor. Bu vazifeyi, Kur’an’ın ilk muhatabı olan Resulullah Risalet’iyle bize kadar ulaşan bir örnek tebliğle gerçekleştirmiştir. Resulullah, Risalet görevini hakkıyla ifa etmiş, bize en önemli Sünneti olan ‘tebliğ’ sünnetini de, ‘sen bu ayeti okuyan insan, sen de bildir’ anlamında miras bırakmıştır.

Kur’an’da geçen “kafir” kelimesi, hakikati inkârı hayatında sadece birkaç kez değil sürekli bir alışkanlık haline getiren ve bu doğrultuda yaşayan kişileri tasvir etmek için kullanılır. Kur’an-ı Kerim bu tutumu “Ebu Leheb” ismiyle sembolize eder. Toplumdaki şeref ve statü gibi değerleri dikkate almayan İslam, herkesin hukukta eşit ve yaratılmış olarak eşit bir varlık olduğunu öğretir. Yaratıldığını kabul etmeyen ve bu anlayışla yaşayan biri, inkârcı bir tavır sergiler. Oysa Kur’an, mesajı getiren elçinin hiçbir zaman üstün bir sosyal statü kazanmayı amaçlamadığını, diğer insanlardan biri olarak mesajı ilettiğini söyler. Mesaj her insana, yaratılış gayesini arayıp bulmayı öğütler. Hiçbir insan, ebediyen mutlu olmayı reddetmez. Aslında her insanın aradığı da budur. Bazıları böyle bir mutluluğun olması gerektiğini idrak ederek onu bulmaya çalışır. Bazıları ise ebedi mutluluğun hayal ürünü ve uydurma olduğunu düşünerek inkâr eder ve kendi gerçekliğiyle çelişir. Esasen ebedi mutluluk arzusu insanın fıtratında vardır. Bunu kabul etmek ya da reddetmek başka bir konudur. İnsan, üstün gördüğü niteliklerini başka varlıkları ezmek ve yok etmek için kullanırsa kötülerin kötüsü yani ‘esfeli safilin’ olur. Kendisine verilmiş yeteneklerini olması gerektiği gibi kullanırsa o zaman var ediliş gayesine uygun davranmış olur. Bu iki seçenekten birini takip ederek Cennet veya Cehennemi hem bu dünyada hem de sonraki hayatta yaşar.

Yaratıcıyı tanımaya çalışan bir insan için hiçbir şey anlamsız ve çelişik görünmez. Her varlık, aynı Yaratıcının kudret eseridir. Bu bakımdan kendini her varlıkla kardeş ve dost olarak görür. İnsaniyetindeki Yaratıcıyı tanıma potansiyeli, paha biçilemez bir hazinedir. Bedeni, bu hazineyi taşıyan bir sandık gibidir. Bedenini ve ondaki insaniyetini Yaratıcıyı tanımak için kullanmazsa o hazineyi ve sandığını israf etmiş olur. Hem bedenini hem de onda yansıyan özellikleri Yaratıcısına atfettiğinde ise tükenmez bir hazineyi bulmuş olur. Bedenini ve özelliklerini kendine ait sanırsa hazinenin içinde boğulur ve sonsuzluğu isteyen insaniyetine cevap verememenin mutsuzluğuyla yaşar. Bedende bulunan bilinç, vicdan veya ruh diye adlandırılan hazine, Yaratıcının iradesine asla itaatsizlik etmeyen melekler tarafından taşınır. Bu melekler insan ruhuna mana taşır. Manalar, rastgelelik, tabiat kanunları veya maddi sebeplerle ortaya çıkmaz. Her şeyi yaratan, manaları da yaratandır. Yaratılan her şey, ne için yaratıldıysa o amaç doğrultusunda yorumlanmalıdır. İnsanın meleklerle iletişim halinde olan ruhu (hazine) yaratılış gayesiyle yüzde yüz uyumludur. Her şey mükemmel bir şekilde çalışır ve görevini yerine getirir. İnsani özellikler ve varlıklardaki yansımalar, Yaratıcıyı tanıtmak gayesiyle gönderilen mesajlardır. İnsanın hayattaki esas gayesi, bu mesajları doğru biçimde okuyarak Mutlak Varlık Kaynağını tanımaktır.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Kafirun – Part 2 –05/15/19” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın