Mana katmanları arasındaki organik bağ
Kur’an’da iç içe manalar vardır. Bu manalar birinci okumada çıkmaz, ikinci okumaya, hatta üçüncü okumaya kalır. Her birinde yeni bir anlam katmanıyla karşı karşıya gelecek bir tavır ile Kur’an’a ve tefsirlere muhatap olmak gerekir. “Mütenasilen murtabıt olan metalibin teselsülü” cümlesinde, Kur’an’da ulaşılmak istenilen maksatlar birbiri ardı sıra geldiği ve birbiriyle sanki organik bağı olduğu vurgusu yapılır. Köke bakarız, oradan gövdeye geliriz, gövdeden dallara, dallardan daha küçük dalcıklara, oradan yaprağa, yapraktan tomurcuğa, tomurcuktan meyveye ulaşılır. Bunların arasında organik bağ bulunur.
Bir ağaca baktığımızda önce genel görüntüsünü görürüz, sonra toprağın içlerine doğru ilerlemiş kökleri müşahede ederiz. Gövdesinden gökyüzüne doğru dalların ayrıldığını gözlemleriz, o dallardan kökle organik bağı olan yaprakların çıktığını ve daha sonra meyvenin olgunlaştığına şahit oluruz. O meyvenin olgunlaşmasında güneş ışığının ve hava moleküllerinin etkilerini anlamaya başlarız. Botanik dalında ihtisas yapan bir kişi ise yaprakların nasıl fotosentez yaptığını, meyvenin nasıl yaratıldığını bütün detayıyla öğrenir. Botanik konusunda uzmanlaşmayan birisi de ağacın dış görüntüsüne bakıp “Bu bir ağaçtır” diyerek basite indirgememelidir. Allah’ın verdiği kabiliyeti kullanarak yukarıda sayılan teselsülü katman katman ilerleyerek organik bağı görebilir.
Organik bağla bağlı olan teselsül, aynı maksada ve aynı neticeye ulaştıran esasları içerir. “Netice-i vahideyi tevlid eden asılların ictimâı” aynı neticeye ulaşan esaslar hep bir noktada içtima etmişlerdir. Bir aşamada taaddüt görülür, bir aşamada teselsül, diğer bir aşamada içtimanın birbiriyle birleşme faaliyeti izlenebilir. Sanki her birisi tek bir çizgi üzerinde toplanırlar. Demek ki aynı neticeyi doğuran, aynı neticeye ulaşan asıllar, esaslar hep bir noktada taaddüt ediyorlar, teselsül ediyorlar, içtima ediyorlar. Yani tek bir çizgi üzerinde birleşme faaliyeti gösteriyorlar.
“Herbiri ayrı ayrı semere veren füru-u kesirenin istinbatına istidad veya tazammunu iledir.”
Taaddüt, teselsül, içtimadan sonra istinbat geldi. Bir ağacın gövdesinden çıkan çok değişik dallar var, o değişik dalların her biri ayrı bir meyve verir. Bir dal kendine ait birkaç meyve verir, öbür dal da kendine ait başka meyveler verir. Bu örnekten de anlıyoruz ki mananın iç içe çoğalmasından, yani her yeni fark ettiğimiz dalda yeni bir meyve gözlemleriz. O yeni meyvelerin toplanması gerekir. İşte belağatın yüksekliği bu tür mana meyvelerinin her bir daldan ayrı ayrı toplanmasına vesile olacak şekilde kelamın tanzimi söz konusudur. Kur’an’ın böyle bir özelliği vardır.
Tevhidin katmanları
“Maksadü’l-makasıt olan en uzak ve yüksek hedef-i garazdan ayrılıp gelmekte olan maksatlar birbirine murtabıt ve birbirinin noksaniyetini tekmil ve komşuluk hakkını eda etmekle kelâma vüs’at ve azamet verir. Güya birini vaz’ etmekle ötesi ve diğeri ve başkasını ve daha başkasını vaz’ eder. Ve sağ ve solda ve her cihetin nispetini gözetmekle birden o makasıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine kuruyor. Güya çok akılları kendi aklına muâvenet etmek için istiâre etmiş, istihdam ediyor. Sanki o mecmu-u makasıtta her bir maksat tesavir-i mütedâhileden müşterekün fîh bir cüzdür. Nasıl mütedâhil tasvirlerde siyah bir noktayı bir ressam koysa, o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hali, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi, kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır.”
Uzak ve yüksek makamlardan gelen maksatlar birbiriyle bağlı, birbirinin eksiklerini tamamlayıcı ve komşuluk hakkını vermek suretiyle yani referans verilmesi gereken manalara da imada bulunarak kelama vüsat ve azamet verir. Böylece kelamın belağatının genişliği ve büyüklüğü ortaya çıkar. Kur’an ayrı ayrı maksatları değil, maksatlar katmanını gerçekleştiren zirvedeki en beliğ eserdir. Güya birini vaz’ etmekle öteki ve diğeri ve başkasını ve daha başkasını vaz’ eder. Yani bir cümleyi söylemekle, bir konuyu, bir kelimeyi kullanmakla o kelimenin anlam katmanları içerisinde çok değişik iç içe maksat katmanlarına bizi ulaştırır.
Mesela “Allahu ehad” Allah tektir, birdir manasına gelir. Allahu ehad için ciltlerce eserler yazılmıştır. Hatta bir açıdan Risale-i Nur külliyatı ehadiyet tecellisi eğitimi yapar. Yani Allah’ın varlığından başlayarak, ehadiyetinin insanla Yaratıcısı arasındaki ilişkilerin hangi bağlamda gerçekleşmesi gerektiğinin eğitimini yapan bir tefsirdir. “Allah iki tane değildir, tektir” demek için Kur’an’ı okumaya gerek yoktur. Tevrat da tek Allah olduğunu söyler. Binlerce sayfalık Tevrat tefsirleri tek Allah’ın varlığını söylemek için yazılmıştır. Allah’ın tek olduğunu söylemek için Kur’an’ın gönderilmesine gerek yoktu, Tevrat açık şekilde Allah’ın tekliğini öğreten bir kitaptır. Ama o tekliğin katmanlarına orada girilmez.
“Ve sağ ve solda ve her cihetin nispetini gözetmekle birden o makasıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine kuruyor.”
Muhkemleştirilmiş, sağlamlaştırılmış ifadelerle sarayını kuruyor. O sarayın içine girip oda oda gezerek, katman katman içerisinde araştırma yapılması gerektiğini anlıyoruz. “Kul huve Allahu Ehad” O Allah ki birdir, der İhlas Suresinin başında. Neden “O” diye başladı, Allah diye başlamadı? Neden huve diye başladı, daha sonra Ehad, Samed diye saymaya devam etti? Bütün bunlar çok basit tanımlar değildir. Beliğ bir eserde çok katmanlar bulunur. Bir oda değil, bir saray gibidir, içerisinde değişik katlar, o katlarda değişik bölümler, o bölümlerde değişik odalar, o odalarda değişik tezahürler vardır. O tezahürlerin içine girip bakmadıktan sonra Kur’an’ı kendimize rehber edinmemiz mümkün değildir.
Birçok ulema şu konuda ittifak etmiştir: Kur’an gönderilmeseydi insan kendisine verilmiş olan kabiliyetlerle Allah’ın varlığını tasdik edip iman edebilir. Kur’an’ın zahiri manasıyla yetineceksek gönderilmesine ne gerek vardı? Zahiri manaları kendisine verilmiş kabiliyetlerle anlayacak şekilde donatılmış insanın Kur’an’ı okumasına ne gerek vardı? “Ben tabiî dine inanıyorum. İnsan olarak aklımı ve kabiliyetlerimi kullandım, bu kainatın bir Yaratıcısının olması gerektiği sonucuna vardım. Ve o Yaratıcıyı kabul ettim. Benim dine ihtiyacım yok. Niye Kur’an’ı kutsayayım?” iddiasında bulunan kimselerle uğraşmak yerine yol göstermek gerekir. Bu tür gruplara isim takarak yaftalamamak gerekir. İyi niyetli fakat ne yaptıklarını bilmeyen bu insanlara ihlasla yardımcı olunmalıdır. İtham etmek yerine, “Beraber kendimizi yetiştirelim, beraber düşünelim” diyerek yol göstermeye çalışılmalıdır.
Mesela “İhlas Suresini okumadan kainata bakıp aynı sonuca ulaşır mıydınız?” Bu sorunun cevabı büyük ihtimalle ‘Evet’ olurdu. O halde niye o sureyi okuyoruz? O sure bir saraydır, içerisinde anlam katmanları vardır. Onu oda zannettin ama o birçok odası olan saraydır. O saraya gir ve tek tek odaları, anlam katmanlarını dolaş.” şeklinde önerilerde bulanabilmek için öncelikle kendimizin öğrenmesi gerekir.
“Güya çok akılları kendi aklına muâvenet etmek için istiâre etmiş, istihdam ediyor.”
İnsan, aklına yardımcı olması için ödünç akıllar almış onları kullanıyor. Yani aklı kullanmanın birinci mertebesine muhatap oluyor, daha sonra biraz daha iç mertebesine muhatap oluyor. Mesela ilkokulda gördüğümüz matematik bilgisini alıyoruz ortaokuldaki matematik bilgisine yardımcı eleman olarak kullanıyoruz, ortaokuldaki bilgiyi, lise matematik konularında yardımcı olarak kullanıyoruz, lisede okuduğumuz matematik bilgisini de üniversitede okuyacağımız matematik bilgisine malzeme olarak kullanıyoruz.




Allah Razı olsun Çok iyi özetlemişsiniz.Bu usule çok ciddi ihtiyaç var.Aytıntılarda insanlar birşeyler söyleyebiliyorlar ama bütünün krokisini çizmek kolay değil Allah size ihsan etmiş. Said Nursiyi ciddiyetle okumuşsunuz. Bize de anlatıyorsunuz. Allah razı olsun.
Cok guzel bir yaklasim gercekten, daha once geleneksel Risale okumalarinda hic rastlamadim. Binlerce elhamdulillah bu manalar kalbinize ilham edildigi icin.
Ben de Elhamdulillah diyorum. Dualariniz icin tesekkur ederim. ali