Risale-i Nur Okumaları Usûle Dair

“Nâr-ı Mûkadeh”: Güzellikle Yanıp Tutuşma

“İmdat istediklerinden, o hazinetü’l-hayalde safbeste-i hareket ve mahbubun mehasinini ellerinden tutmuş”

Rabbine kavuşmanın nasıl gerçekleşmesi gerektiği konusunda medet ister. İnsanı zorla arayışa sevk eder, hayal hazinesinde sıra sıra, kademe kademe hareket etmeye başlar. Kur’an, nâr-ı mûkadeh kelimesini cehennem tasvirinde kullanırken Nursi bunu müsbette kullanarak insanı heyecanlandırarak mahbubun aşkına dönüştürüyor. Menfi anlamda ateşten uzak durma heyecanı, gayreti varken, Said Nursi bunu bir kavuşma heyecanına uyguluyor. Böylece “narullahi mûkadeh” ayetinin insanın tahayyülatında nasıl şekil alacağını anlatıyor. Cehennemdeki ateşi anlatırken, demirlerin eritildiği ırmaklardan söz etmek yahut cennet bahçeleri anlatılırken ağaçların niteliklerinden söz etmek yerine onların yaptığı çağrışımların insanın hissiyatını nasıl galeyana getirdiğini konuşmak gerekiyor.

Belagat, insanın hissiyatını harekete geçirir

Tekvir Suresinin birinci ayetinde “İzzeşşemsu kuvvirat” denildiğinde güneşin katlanıp dürülmesi anlatılır. Güneş dürülüp, bohçasına sarılıp bir kenara atılır. Bir gün sevdiğimiz güneş tamamen yok olup, kararıp artık enerji göndermez hale gelecek. Güneşin bu hale gelmesi bizim his dünyamıza ne katar? Güneşi kim ışık vermez hale getirebilir? Işığın kaynağı güneşin kendisi midir? Yoksa onu dürüp karartan mı ona ışık kaynağıdır? Hayata enerji olmak üzere yaratılmış güneş ışığının kaynağı nedir? Bu kaynağın bize iletilmesindeki rahmet, merhamet, kerem, ihsan nedir? Ne gibi nimetlendirmelere mazharız? Bu nimetlerin kaynağı ile ilişkiye geçme heyecanını kalbimde, vicdanımda, hayal dünyamda taşımıyorsam, güneşin dürülüp karartılması beni ilgilendirmez. Çünkü yapacağı çağrışımlar, dünyamda gerçekleştireceği inkılaplar önemlidir. Hissiyatımı kullanmak suretiyle alem-i gayb ile nasıl irtibata geçeceğimi, Yaratıcım dediğim Zatın huzurunda O’nun esmasının tecellisine her daim müşahid olan bir insan olarak, o esmanın aracılığı ile esmanın müsemması olan Zata kendi varlığımı nasıl bağlayacağımı tasavvur etmem gerekir.

Leyl Suresi birinci ve ikinci ayetlerinde “Velleyli izâ yagşa, vennehare izâ tecella” denir. Sarılıp örtünen geceye ve parıldayıp aydınlanan gündüze yemin edilir. Bu ışıklar güneş doğmadan önceki ilk ışıklar mıdır yoksa güneş doğduktan sonraki ışıklar mıdır? Bu gibi sorular bizi hiç ilgilendirmemelidir. Hissiyatımıza muhatap olmak üzere konuşulursa, insanın duygularını galeyana getirmek ve heyecanlandırmak için söz edilirse ancak bu mümkün olur ama bunun için gayb alemiyle bağlantısının kurulması gerekir.

Yine Duha Suresi birinci ve ikinci ayetlerinde “Vedduhâ, velleyli ize seca” denilerek şafak vaktine yemin edilir. Bu ayetleri “Şafak vaktine yemin olsun, Ben bunu şahit olarak size gösteriyorum” diyen Zatı tanıma aracı olarak kullanmalıyız. Yoksa harfleriyle, grameriyle uğraşmamalıyız. Güneş doğmadan kaç saat önce duhâ olur, fecri evvel mi fecri sani mi, gibi konuşmalar yersiz ve amaçsız çalışmalardır. Allah duhâya yemin ediyor ve dolayısıyla duhâyı yaratma vasıtasıyla bize kendisini tanıyor. Bu nedenle duhâ bir benzetilendir, o benzetilenin detayından benzeyeni tanımayı hedeflememiz gerekir. Burada lafız tahlilleri yapmaktan daha çok duhânın insanın dünyasında bıraktığı izlenimlere, etkileşimlere odaklanmalıyız. Duhânın Yaratıcısına bir taraftan sevgi yönüyle yaklaşırken diğer taraftan da azameti ve celali karşısında sığınma ihtiyacı hissettiren korku vesilesiyle yine varlığımızı O’na emanet etmeliyiz.

İşte hem maddi varlığımı hem hissiyatımın varlığını emanet edeceğim bir anlayışa zemin hazırlayan açıklamaya tefsir denir. İnsanın sevdiğine, umduğuna kavuşması veya umduğundan ayrı kalmasının ızdırabı şiddetlidir. İnsanın sevdiğinin ne kadar ulvi bir varlık olduğu, o varlık ile kendisi arasındaki ilişkinin nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği önemlidir. İnsan yaratıktır, Allah da Yaratıcı; yaratık olan insanın ulaşmak istediği Yaratıcı ile olan ilişkisinde bağ kurulurken insanın vicdanına, hissiyatına, kalbine yapacağı çağrışımlar önemlidir. İstiareler, teşbihler ve diğer belagat unsurları yalnızca belagat olsun diye değil, insanın hissiyatına dokunup onları harekete geçirmek için vardır. Nasıl bir çekirdek kendi başına bir şey ifade etmez, sulanıp büyütülmesi gerekir, insanın hissiyatı, kalbi, duyguları da ruhuna yerleştirilmiş çekirdekler hükmündedir. Milyonlarca değişik tür çekirdek vardır ve bu çekirdeklerin filiz verebilmesi için sulandırılması, nemlendirilmesi gerekir. İşte Kur’an-ı Kerim’de yapılan teşbihler, istiareler ve diğer sanat unsurları o suyu teşkil eder. O su çekirdeği canlandırır, patlatır. Enam Suresi 95. Ayetinde “Falıkul habbi venneva”da buyrulduğu gibi tohumları, yumurtacıkları patlatıp çıkararak içerisindeki ukde-i hayattan ağaçlar ve o ağaçlardan meyveler verdiren yalnızca Rab’dir. Kelimeler ağaçlar gibidir. Kelimelerden mana meyveleri çıkarmak gerekir.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Yorum yazın

1 Yorum

  • Masallah harikulade bir yazi. Beni derin dusuncelere ve canli hayallere sevk ettiniz. Bu fani dunya hayatimi maksadima uygun sekilde yasayabilirim insallah. Tesekkurler nazik hatirlatmalariniz ve hayati oneme sahip vurgulariniz icin.