Risale-i Nur Okumaları

Said Nursi’nin İslam Âleminde Gördüğü Hatalar ve Getirdiği Çözümler

Osmanlıda yapılan politik yanlışlıklar

Büyük bir tehlike geliyordu; materyalizm, tabiatperestlik, natüralizm adı altında kitaplar yayınlanıyordu İstanbul’da. 33 yıl Osmanlının yıkılmasını önlemesiyle övünülen ünlü Padişah bu tür kitapların yayınlanmasında hiçbir mahsur görmüyordu, görse de onlara cevap verecek adamı yoktu. Kendi otoritesini, saltanatını sorgulayan, yıkmaya çalıştığını söyleyen grupları espiyonaj ile tespit edip İstanbul dışına ya da Osmanlı sınırlarının en uzak köşelerine sürmekle meşguldü. Müslüman olduğu için insanları ölümle cezalandıramıyordu ancak sürgüne gönderebiliyordu. Batıdan gelen tehlikeye karşı verecek hiçbir cevabı yoktu ve çok büyük bir gaflet politikası içerisindeydi. Askerlik sisteminin temelini modern bilim dallarına dayandırmak üzere Rüştiye mekteplerini açmak suretiyle kendisinin kuyusunu kazdı. Çünkü o okullarda yetişenler daha sonra onu tahttan indirdiler, sultanları sürdüler, saltanatı kaldırdılar. Bu padişah, tamamen Avrupa’dakinden daha dinsiz prensipleri edinen bir devlet sisteminin tohumlarının yeşermesine imkan veren bir politika izledi. Ama bütün bunların farkında değildi çünkü kötü niyetli biri değildi. Bütün bu yapılanlar politik yanlışlıklardan ve ileri görüşlü olamamaktan kaynaklanıyordu.

Said Nursi bunların hiçbiriyle meşgul olmadı. Kafaları bulanmış bu insanlara ne cevap vermesi gerektiğini düşündü. 1908 yılında, tevhidin hakikatini Kur’an’ın rehberliği altında ispat edeceği birinci kitabı olan Muhakemat adlı eserini yayınladı. Muhakemat’ın İkinci ve üçüncü kitaplarını o yıllarda yazmadı, onlar daha sonraları Risale-i Nur şeklinde tezahür etti. Bu silsileyi proje olarak kafasına koymuş ve bunu amaç edinmiş bir insandı. Bu tarihi arkaplana şahit olan Nursi 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında İstanbul kültürünün karmaşıklığı içerisinde insanların inançsızlığa doğru nasıl sürüklendiğini görmüştü. Van’da, bu karmaşıklığın içinden çıkıp, dinsizliğin temel düşünce tarzının yanlışlığını nasıl göstermesi gerektiğinin çabası içerisindeydi. Kendini medrese eğitimini tamamladıktan sonra 17-20 yıl boyunca bu konuda hazırlayan Nursi İstanbul’a gelir gelmez kolları sıvadı. Medrese sistemi ve medrese alimleriyle hiçbir ilgi kurmadı ve onlardan hiçbir fayda beklemedi. Yalnız İttihat ve Terakkiye  mensup tamamen modern düşünce ile yetişmiş askeri elemanların içerisinden ehli insaf olanlarla işbirliği ilişki kurmaya çalıştı. Onlara din ile hürriyetin bağlantısını şu mealde anlatmaya çalıştı: “Sizler hürriyet istiyorsunuz ve doğru söylüyorsunuz. Bizim dinimiz hürriyetin kaynağıdır. Allah’a kul olmayı esas alan bu din hiçbir insanın Allah’tan başkasına kul olamayacağını temin ediyor. Gelin hürriyeti İslam’ın içinde bulalım, gelin meşrutiyeti İslam’ın içinde bulalım. Çünkü doğru söylüyorsunuz saltanatla İslamiyetin hiçbir ilgisi yoktur.”

Said Nursi bu düşünceler paralelinde onlarla bir ittifak kurmaya çalıştı ama 2 yıllık bir süreden sonra gördü ki onların içerisinde ehli insaf dahi olsalar saltanatı yıkıp onun yerine kendi otoritelerini ikame etmek isteyen zihniyetin hakim olduğunu anladı. Bu kez monarşiden kurtulurken yönetim oligarşinin eline geçecekti. Yani bir avuç elitin yönetimi altında tam bir istibdattın devamı söz konusu olacaktı. Said Nursi bunu görünce onlardan da ayrıldı. Yapılacak pek bir şeyin olmadığını görünce Mesnev-i Nuriye adlı eserini kaleme aldı. Muhakemat adlı eserinin özünü, esasını teşkil eden düşünce ağını geliştirmeye çalıştı. İstanbul payitaht ve İslamiyetin merkezi olmaktan çıkmıştı, yani tamamen el değiştirmişti.

Said Nursi sıcak savaş hattına geri getirildi

Nursi kendisinin artık İstanbul’da işinin kalmadığını düşünüyordu ve oradan ayrılıp önce Ankara’daki yeni hükümetin içinde bir şeyler yapma imkanını araştırdı. Kısa bir sürede eskiden eşine rastlanmayan bir başka tür istibdadın, Cumhuriyet rejimi adına tek kişi yönetimi şeklinde hortladığını görünce hemen oradan da ayrıldı. Van’a gitti. Van’da kendi düşüncesi doğrultusunda insanlar yetiştirmeye başladı. Kendi düşüncesindeki eğitim sistemini kurmaya çalıştı. Bu eğitim modeli klasik İslami ilimlerin öğretildiği medrese sistemine benzemiyordu. Medresetüzzehra projesi bu ideallerin ürünüdür. İslam alemini işgal edecek olan materyalist, natüralist görüşlere karşı Kur’an’ın tevhid hakikatlerini insanlara takdim etme, açıklama, sergileme için yapılacak eğitimin hangi esaslara oturtulması konusu Said Nursi’nin idealleriydi. Bu idealleri için çalışan Nursi, Van’da kendi eğitim müessesesini şahsi teşebbüsü ile çok küçük çapta kurdu ve eğitime başladı. Fakat kader-i ilahi onu Van’da bırakmadı, fitne ve fesadın hakim olduğu yere mahkum ederek, orada yetişmesini istedi. Sanki Hz. Musa’nın Firavun’un sarayında yetişip ona meydan okuması gibi bir durum tecelli ediyordu ama aslında Cenab-ı Hakkın sünneti gerçekleşti.

Gidişi, politik anlamda, ‘Batı Anadolu’ya sürgün’ olarak ifade edildi ama işin aslı, sıcak savaş hattından kaçılmayacağı anlatılıyordu. Said Nursi’ye “Madem böyle gayretin, enerjin var o halde sıcak savaş şartları içerisinde en ön safta gerçekleştireceksin” mesajı veriliyordu. Materyalist ve dünyevilikten etkilenmiş bir ortama yerleştirildi. Cumhuriyet Halk Fırkasının din gibi kabul edildiği bir zamanda Barla gibi bir yere yerleştirildi. Dinin tamamen yüzeyselleştiği, imanın esaslarının içinin tamamen boşaltıldığı bir zamanda Müslüman olduklarını söyleyen ama sadece dünyalarını kurtaran sistemi destekleyen insanlara cevap vermesi için Said Nursi Barla’da yeni bir eğitime tabi tutuldu. Dış kabuğu din olan, içinde ahiret olmayan dünya görüşünün yetiştirdiği insan toplumunun bizzat içerisine gönderildi. Tabii ki bu insanlara düşman olacak değildi. Çünkü Nursi için örnek olan peygamberler de gönderildiği topluma düşman olmak yerine, o toplumu kurtarmakla görevliydi. Nursi şunun farkındaydı: Peygamberler düşmanlarını kurtarmak üzere görev yapan insanlardır, yani peygamberler kendisini öldürmek isteyenleri ehli cennet yapmak için çırpınan insanlardır.

Said Nursi de etrafındaki insanlara faydalı olmanın yollarını aradı. O zamanın şartlarında en basit dili kullanmak şartıyla Nurun İlk Kapısı adlı risaleyi yazarak köylü Mehmet Amcaya veya Ayşe Teyzeye imanın hakikatini anlatmaya çalıştı. Daha sonra Risale-i Nur’un ikinci ve üçüncü kitaplarını yazdı. Birinci kitap olan Muhakemat 1908’de İstanbul elitlerinin problemlerine cevap vermek üzere yazılmıştı. Yani entelektüel tabakanın problemleri vardı, köylü Mehmet Amcanın bunlardan haberi yoktu. Mehmet Amca orucunu tutuyor, namazını kılıyordu ama neyi niçin yaptığını bilmiyordu. Neyi yaparsa namazı kabul olur, neyi yapmazsa namazı kabul olmaz gibi konularla meşguldü. Mehmet Amcanın ilgilendiği konular onun sorumluluğu, onun anlayışı, onun dünyası kadardır ama biz onu ne ayıplarız ne de överiz. Çünkü bizi ilgilendirmez. Allah onları merhametiyle muamele edecektir.

Bizim kendimizi sorgulamamız gerekir. Biz, köylü Mehmet Amcanın kültürünün çocuğu muyuz yoksa İstanbul entelektüelinin maruz kaldığı, tamamen materyalist, natüralist, dünya görüşünün, varlık görüşünün eğitime yerleştirildiği bir medeniyetin ürünleri miyiz? Her ilkokul eğitimini almış kişi, bu medeniyetle gelen zehri almıştır. Bu zehri bünyeden atmak da çok zordur. Zehirden kurtulmak için ciddi bir çalışma gerekir.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Yorum yazın