Said Nursi tahkikî iman esaslarına dayanan dünya görüşünü tesis etti
Said Nursi, taklide dayanan din anlayışını tahkike çevirmek amacıyla temelden değişiklikleri yapan bir dünya görüşü tesis etmek için Risale-i Nur’u yazdı. Fakat bizim hala tahkike dayanan temellerin neler olduğunu merak ederek risaleleri okumama ihtimalimiz büyüktür. Çünkü biz kendimizi Müslüman, ahirete inanan insanlar olarak görüp Nursi’nin de bunlardan bahseden, bildiğimiz dinimizin hak olduğunu gösteren güzel argümanlar geliştirmiş biri olarak görürüz. Yaşamaya çalıştığımız dinin taklit ve gelenekten ibaret olduğunu kabul edip bu dinin esaslarını Nursi’nin tesis ettiğini anlamalıyız.
Bediuzzaman, eserlerinde vurguladığı ana hedef noktalarını avama nasıl anlatmıştır? Bu hedef noktalarının farkında olan biri olarak Risale-i Nur’da neler hedeflemiştir? Said Nursi “Risale-i Nur küfrü çıktığı delikte boğmuştur” der.
İstanbul dinsizlerinin tesis ettiği eğitim müesseselerinin çocukları olduğumuzu inkar edemeyiz. Medeniyet öyle gelişti ki dünyayı bir köy haline getirdi. Evinde televizyon, elinde cep telefonu olan bir insanın “Ben dinsizlikten hiç etkilenmedim” demesi mümkün değildir. İnkar etmemek ayrı, iman etmek ayrı konulardır. Kur’an’da 6236 tane ayet vardır bunların 879’unda hep iman vurgusu yapılır. Kur’an’ın temeli imandır ve birçok yerde iman kelimesinin değişik formlarda kullanımı geçer. Batıdan İslam alemine gelen ve her yeri kaplayan dinsiz, Allah’sız, ahiretsiz bir atmosferin içerisinde büyüdük ve yaşamaya devam ediyoruz. Akrabalarımızla ya da yakın dostlarımızla bayramlarda bir araya geldiğimizde Allah’ın hakkaniyetinde bahsedemiyoruz. Ama o bulanık atmosferin içindeki parti tartışmalarından hararetle konuşuyoruz. Bir bayram, sevinç günümüzde imanın hakkaniyetine dair bir cümle konuşabiliyorsak şükretmeliyiz.
Nursi temelden meseleye başlıyor
“Cemi’ zerrat-ı kâinat, birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile gayr-ı mahdude olan imkânat mabeyninde mütereddit iken”
Said Nursi uzunca bir mukaddemeden sonra birinci maksada temel konudan başlar. Bu kitabın yazılış maksadı, hedefi, ortamını sorgulayabilen insanlara cevap vermek için birinci maksatta “Zerre ne yapıyor?” sorusunun açıklamasını yapar. Kainatın aslı, esası nedir? Kainatı oluşturan parçacıklar birer zat, sıfat ve sair vücuh ile gayr-ı mahdude olan kainat mabeyninde, yani bir atom ve atomun özellikleri, bir toprak ve toprağın özellikleri, bir ağaç ve ağacın özellikleri vardır; bu varlıkların sanatları, faydaları vardır. Ama atomun hareketi, atomun sonsuz ihtimallerde dönüş ya da dönmeyiş şekli tercih edilirken, bu haliyle yaratılmıştır. Bunları müşahede eden Nursi zerreden başlayarak insanlara hutbe verir.
Zerrenin konu edildiği bir hutbeyi, ne El Ezher Üniversitesinde ne bir din aliminde ne de medyada konuşan insanların çoğunluğundan duyabilirsiniz (İstisnalar nadir de olsalar var, elhamdülillah.) 1908 yılından günümüze kadar yüz seneyi geçmesine rağmen hala bir babayiğit, din adına konuşma yapmak için çıkıp “Zerrenin hareketinden ne anlıyoruz?” diye soramamıştır. Bu meseleyi konu edinememiştir. Hala sakalın uzunluğu şöyle olacak, şunu yapmazsan abdestin olmaz, veya ebced hesabıyla uğraştı diyerek Nursi’nin bütün eserlerini reddetmek gibi saçmalıklarla uğraşan din adamları mevcut. Üç, dört tane Arapça kitabı öğrenip Kur’an tercümesi yazanlar “Ben klasik eserlere dayanarak yazdım, sen öyle yapmadın” gibi kısır, cüce çekişmeler yapanlarla etraf dolu. İki üç sayfa ebced hakkında yazı yazdı diye Said Nursi’nin bütün eserlerini çöpe atacak kadar ilim adamına yakışmayan bir davranış içerisine giren, ilim adamı mahiyeti taşıyanlar mevcut. Takip ettikleri usulleri uygulanacak gibi değildir.
Nursi farklı metoduyla geliyor. “Kainat şu küçük parçacıklardan oluşuyor, görüyorsun değil mi?” diyerek temelden meseleye başlıyor. Temelde hiçbir şey kalmamış, bin yıldır medrese eğitiminde artık itikadın esaslarını tesis edecek yeni problemlere, yeni meydan okuyan düşünce akımlarına karşı söyleyecek cümlesi olan insanlar zaten medrese sistemi içerisinde barındırılmamıştı. Arapça kurallarını iyi bilmemek, hadislere saygı gösterilmediğini iddia etmek gibi bahanelerle onlara imkan verilmemişti. Eğitim sisteminin genel eğilimi bu olmadığı için toplum bu insanların eğitiminden geçerek yetişmemişti. Said Nursi işte bu temelleri atıyor.
“Cemi’ zerrat-ı kâinat, birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile gayr-ı mahdude olan imkânat mabeyninde mütereddit iken, bir ciheti takip, hayretbahşâ mesâlihi intâc etmekle Sâniin vücûb-ı vücuduna şehadetle, avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan lâlife-i Rabbaniyeden ilân-ı Sâni eden itikadın misbahını ışıklandırıyorlar.”
Her bir zerre böyle mütereddit iken bir yönü takip ediyor, insanı hayrette bırakan maslahatları netice verecek en optimum düzeyde faydalı olacak yönü seçiyor.
Bu seçimi yapan Prof. Falanca değil, atomun küçük parçacığıdır. Olayın aslı şudur: Bir madde yaratılmış, hem kendisiyle hem de taşıdığı özellikleriyle şahitlik yapıyor. Mesela Sani’nin yani şuurlu, kasti, irade ederek sanatlı yaratmak suretiyle insanın dikkatini çekme kastını güden mutlak bir iradenin tasarrufuna şahitlik eder. Her bir zerre Sâniin vücûb-u vücuduna şehadetle yani onlar şahitlik yapıyor ama ancak insan şahitlik yaptığı zaman onların şahitliğini anlıyor. Eğer insan müşahede etmezse şahitliği anlayamaz ve onların şahitlik yaptığını göremez. Müşahede eden şahidi tanır. Araştırması, sorgulaması olan, dikkatli bir nazarla takip eden ancak onların ne demek istediğini anlar. Aksi halde elimize toprağı, havayı, taşı, suyu alır “havadan sudan konuşmak” gibi boş işlerden bahsedenler durumuna düşeriz. Halbuki havanın suyun şahitlik yaptığı hakikatlerden bahsetmek basit değil, aksine çok önemli konulardır. İnsan neden, suyun taş gibi sert değil de yumuşak, akışkan, parlak olduğunu torunuyla, çocuğuyla, konuşmasın! Kur’an sudan 173 defa bahsederken, Ramazan ayı orucunun farz olduğundan bir kez söz eder. Ama herkes oruçtan bahseder. 6236 ayetten sadece bir tanesi oruçtan bahsederken bizim de bir kez oruçtan 6 bin kez başka konulardan bahsetmemiz gerekir. Bu Kur’an’ın mizanıdır, hiçbir kelime boşuna geçmez çünkü bütün kainatın Yaratıcısının konuşmasıdır. Kainatın yaratılışında hiçbir atomun boşuna yaratılmadığını görüyorsak, kainatın konuşması olan Kur’an’da da hiçbir kelimenin veya harfin anlamsız, mantıksız ve gereksiz olmadığını da anlarız. Çünkü mutlak olan bir Yaratıcının konuşmasıdır. Bizim de Kur’an’dan nasibimizi alabilmek ve onun usulüne uymak için sudan 170 defa, oruçtan bir defa bahsetmemiz gerekir.



