Ders Notları

Varlıkların Anlamı İle Karşılıklı ‘Alış-Verişe’ Geçmek

Varlıkların Anlamı İle Karşılıklı ‘Alış-Verişe’ Geçmek | Ha-Mim

Ha-mim’in geçtiğimiz hafta sonu (14. 05. 2022) yapılan Şualar dersinde (https://www.youtube.com/watch?v=zBvevG4_TzQ), ehadiyete dair olan İkinci Şua’nın okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Özellikle “Tevhidin İkinci Meyvesi” başlıklı bölümün ilk paragrafının aşağıdaki ilk kısmı ile ilgili olarak değerli tefekkürler ortaya konuldu:

“Evet, sırr-ı vahdetle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder. Ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır. Ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder. Ve masnuatın kıymetleri bilinir. Ve bu âlemdeki makàsıd-ı İlâhiye vücud bulur. Ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatları ve sırr-ı îcadları tezahür eder. Ve bu dehşetengiz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür. Ve fenâ ve zevâlde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücutları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp sonra gittikleri bilinir…” (Şualar, İstanbul 2020, s. 11).

Gerek paragrafın devam eden kısmı gerekse diğer paragraflarla alakalı olarak ortaya konulan müzakerelerin tamamını ilgili kayıtlara havale ederek burada, “…fenâ ve zevâlde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücutları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp…” şeklinde devam eden cümle ile ilgili olarak paylaşılan bir müzakereyi aktarmak istiyorum. Metin gayet açık olarak bu aleme gelen varlıkların; a) neticeleri, b) hüviyetleri, c) mahiyetleri, d) ruhları, e) tesbihatları gibi çok “vücutları” yani varlıkları içinde bulunduğumuz görünür aleme bırakarak ayrıldıklarını ifade ediyor. Başka bir deyişle, fiziken varlık alemi ile ilişkisini kestiğini düşündüğümüz varlıkların bu aleme “vücutlarını/varlıklarını” bıraktıklarını söylüyor. Buna göre mesela, geçen baharda gelip varlığını devam ettiren, sonra kış ile beraber zevale giden şu kadar bitkilerin, canlıların bir çeşit “vücutları/varlıkları” var, mesela ölüp gittiğini düşündüğümüz yakınlarımızın “vücutları/varlıkları” var. Bunu nasıl anlamak gerekiyor? Elbette vücut/varlık deyince sadece fiziki anlamda varlık akla gelmez, gelmemeli. Mesela mantıkta vücut/varlık, algılayan özne açısından haricî varlık, zihnî varlık diye ikiye ayrılıyor. Yine aynı disiplinde “varlığın mertebeleri” başlığı altında vücut, a) hariçte, b) zihinde, c) lafızda, d) yazıda olmak üzere dörtlü bir kategoride veriliyor. Metindeki cümle bu tür bir detaya girmeksizin yok olduğunu sandığımız varlıkların bu aleme vücutlarını/varlıklarını bırakarak gittiklerini ifade ediyor. Öte yandan varlıkların bu alemden gitmeden önce de anlamlarının bulunduğunu biliyoruz. Metin iyi düşünüldüğünde bu anlamların da bir çeşit vücudu/varlığı bulunduğuna işaret ediyor. İşte bir müzakereci meseleyi tam da bu noktadan şöyle ele alıyor:

Ben kainat ile, kainatın taşıdığı anlam ile, bana yaptığı ilan ile -buna kapsayıcı bir ifade ile tesbihat diyelim- tesbihat ile bana taşıdıkları mesajı ben ‘varlık’ olarak görmüyorum. Ya? ‘Benim çıkardığım anlam’ diyorum ama karşımda, mesela bir insan varmış gibi tasavvurda bulunmuyorum. Metin ise bir bakıma varlıkların yaptığı ilanın yahut tesbihatın tam da böyle vücutlarının/varlıklarının bulunduğunu söylüyor.

“Okunan parça varlıkların neticeleri, hüviyetleri, tesbihatları… gibi ne varsa bunları ‘vücut/varlık’ kategorisine koyuyor. Demek ki bunları varlık kategorisinde değerlendirmek gerekiyor diye vurgulama var. İnsan ‘bunu anladım’ diyor. Şimdi insan var, beyin var, varlıklar var. Bunların varlığında ittifak ediyoruz. Burada bir problem yok. Bir de bunların anlamları var, bu anlamların da varlığı var. Yani bunların bizim alışık olduğumuz fizikî varlıklarının ötesinde varlıkları var. Varlıklarda gözlemlediğimiz anlamlar, onların bize bildirdikleri, bize intikal ettirdikleri mesajlar karşımızda bir varlık olarak duruyor. Mesela bir kitabı okuyunca, kitabın mânâsı kitaptan ayrı olarak bir mahluktur, bir yaratıktır. Bu bana çok ilginç geldi. Ben kainat ile, kainatın taşıdığı anlam ile, bana yaptığı ilan ile -buna kapsayıcı bir ifade ile tesbihat diyelim- tesbihat ile bana taşıdıkları mesajı ben ‘varlık’ olarak görmüyorum. Ya? ‘Benim çıkardığım anlam’ diyorum ama karşımda, mesela bir insan varmış gibi tasavvurda bulunmuyorum. Metin ise bir bakıma varlıkların yaptığı ilanın yahut tesbihatın tam da böyle vücutlarının/varlıklarının bulunduğunu söylüyor. Eğer Kur’anî terminolojiyi kullanacak olursak meleklere referansta bulunup meleklerin mahluk olduğunu anlamamız gerekiyor. Bizim eşyanın melekutiyeti ile ilişkimizin gerçekte canlı varlıklarla ilişki kurmak olduğunu anlamamız lazım. Eşyaya baktığımızda karşımızda insan gibi canlı bir varlık var, eşyanın anlamını, mesajını bana bu canlı varlık aktarıyor diye düşünmem lazım. Ama bunun eğitimini hiç yapmadığım için bana şu anda yabancı geliyor.”

“Melekler deyince ben gördüğüm eşyanın melekutiyeti ile ilgili olarak canlı, yaşayan, mahluk bir varlık ile ilişki kuruyorum anlayışına ulaşmam gerekiyor. Dediğim gibi şu anda bana ilginç geliyor. Metin, ‘kendilerine bedel vücutlarını bırakıyorlar’ diyor. Şimdi mesela benim vefat eden annem ve babamla ilişkimde, karşımda bir vücut/varlık olduğunu düşünmem lazım. Çünkü vücudu/varlığı mutlaka fiziksel varlık olarak tanımlamak zorunda değiliz diyor bu metin, diye anladım. Benim için ilginç olanı bu idi. Mahlukatın görünüşte zeval bulmasının sırr-ı tevhid ile nasıl çözümleneceğini ise metnin ilerleyen paragraflarını okurken anlama imkanı bulacağız.”

Bu tefekkür üzerine katılımcılardan birisi, eşyanın anlam boyutu ile ilişki kurarken bunun bir çeşit vücut/varlık kategorisi teşkil ettiğini düşündüğümüzde, bunu hayata geçirirken tek yönlü bir ilişkinin mi yoksa karşılıklı bir ilişkinin mi söz konusu olduğunu gündeme getirdi. Anlayabildiği kadarıyla böyle bir ilişkinin yahut alış-verişin tek yönlü gibi göründüğünü söyledi. Bunun üzerine önceki müzakereci şunları paylaştı: “Alış-veriş yahut ticaret ‘akış’ demektir. Ticaret sözlükte ‘akmak’ anlamındaki ‘cereyan’ kelimesinden gelir. Az önce söz alan arkadaşımız, -yanlış anlamadıysam- varlıkla kurduğumuz ilişkinin tek yönlü ilişki olduğunu sandığını, çünkü biz varlıklardan mesaj almakla birlikte karşıya bir şey vermediğimizi ifade etti. Gerçekten bizim dünyamızda bir madde var, bir de mânâ var. Mânâ yalnızca bizim bir çıkarımımızdan ibaret, bizi bu çıkarıma götüren alan, buna ‘melekutiyet’ diyoruz. Varlığın ‘mülk’ boyutuna vücut verilmiş yani mahluk olarak baktığımız halde melekutiyet boyutuna vücut yani varlık olarak bakmıyoruz. Niye? Kültürde böyle bir bakış olmadığı için. Maalesef bizim din anlayışımız da kültüre dayandığı için melekutiyete mahluk nazarıyla bakmıyoruz, bakamıyoruz. Dolayısıyla da varlığın bu boyutu ile karşılıklı ilişkiye geçemiyoruz. Neden? Çünkü karşıdan çıkardığımız mânânın, özelliklerin bir vücudu olduğu yolunda bir anlayış yok bizde.”

Gerçekten bizim dünyamızda bir madde var, bir de mânâ var. Mânâ yalnızca bizim bir çıkarımımızdan ibaret, bizi bu çıkarıma götüren alan, buna ‘melekutiyet’ diyoruz. Varlığın ‘mülk’ boyutuna vücut verilmiş yani mahluk olarak baktığımız halde melekutiyet boyutuna vücut yani varlık olarak bakmıyoruz. Niye? Kültürde böyle bir bakış olmadığı için. Maalesef bizim din anlayışımız da kültüre dayandığı için melekutiyete mahluk nazarıyla bakmıyoruz, bakamıyoruz.

“Baktığımızda, mesela kitap vardır, mahluktur; kitabın mânâsı da vardır, mahluktur. Ve kitaptaki o mânâ bana bir varlık olarak intikal ediyor. Onun için Peygamber “Biz Uhud’u severiz’ demekle yetinmiyor, ‘Uhud da bizi sever’ diyor (Buhari, Cihad, 71). Yine mesela Peygamber (asm), ‘Bir eve girdiğinizde eve selam verin’ diyor (Tirmizi, İsti’zân, 10). Bu ne demek? Bu, alış-veriş var demek. Bizim açımızdan alış, ‘Uhud dağının bize taşıdığı anlam’; veriş, ‘Uhud dağının mânâya icabet etmesi’. Bu yüzden -burada altını doldurmadan ezbere söyleyeceğim, gerçekte doldurarak tasdik etmek lazım- Kur’an’da meleklerin mahluk olduğu yani yaratık olduğu söylenir ve mesaj taşıma, fiziki olaylara nezarette bulunma, insanların yaptıklarını kayda geçirme gibi birçok olaydan söz edilir. Aynı şekilde hadislerde meleklere dair birçok temsilî anlatım vardır. Mesela, meleklerin Allah’ı anan topluluğun şöyle şöyle söylediklerini Allah’a haber verdikleri belirtilir (Müslim, Zikir, 39). Temsilî anlatımdan maksat şu: Bir melek geliyor da, bir kulun yahut kulların haberlerini, -sanki Allah’ın haberi olmuyor gibi- götürmeleri değildir. O zaten biliyor. Bu tür hadisler bize aslında anlamaya çalıştığımız hususu ifade ediyor. Mesela biz bir güzelliği veya çirkinliği görür, güzelliğe yahut çirkinliğe dair mesajlar alırız. -Her zaman güzellikle ilgili örnek vermek gerekmez, çirkin gibi olanların da güzelliği vardır, bunlardan da örnek verilebilir- diyelim ki çöp tenekesinin kapağını açıp pis kokular aldığımızda, o pis kokulara karşı, ‘Beni yaratan bana seni sevdirmedi, onun için senden ayrılıyor, kendimi senden uzaklaştırıyorum’ dediğimizde bu alış-veriş oluyor. Böylece ben, benim için zararlı olanları sevdirmeyen yaratılışın hikmetini öğreniyorum. Ben bu sayede melekler aracılığı ile Rabbim ile, Yaratıcım ile ilişki kurmuş oluyorum. Nasıl ki mesajı melekler aracılığı ile alıyorum ya, o mânâlar karşısında bilinçli bir ilişki kurduğumda alış-verişin ‘veriş’ kısmını gerçekleştiriyor, Rabbim ile münasebet temin etmiş oluyorum. Biraz daha açarak ifade etmek gerekirse, böyle bir ilişki ile Onun bu varlığı yarattığına şahitlik yaptığımı ifade ederek Kendisini tesbih, tenzih, tahmid, tekbir gibi Kur’an’ın temel mesajlarını hayatıma taşıma imkanına sahip oluyorum.”

“Zaten Resulullah (asm) miraca kainatın anlamı ile, o anlamı anlayarak çıktı (ubudiyetini, kulluğunu vurguladı); Allah’ın karşılık verdiği mesaj ile döndü (Risaleti ile döndü). Ki biz o mesajı Kur’an olarak görüyor; bunun Resulullah’ın hayatına da uygulama olarak yansıdığını anlıyoruz. Demek ki biz de hem kainatın mesajını anlayarak miraca çıkacağız hem de oradan insaniyetimize yeni şeyler yansımış olarak döneceğiz. Bu da bizde sonuç olarak rahatlık, memnuniyet, güven, huzur, esenlik, tatminlik olarak tezahür edecek.”

“Yani ben kainatın anlamı ile temasa geçtiğimde, ona vücut/varlık olarak baktığımda bir şeyler geri geliyor bana. Ayna mahluktur, aynanın içindeki yansıma da mahluktur. Benim o yansıma ile olan zihnî algılamalarım ve duygularımla kurduğum ilişki de mahluktur. Yani baktığım bir şeyi aldığım mesaj çerçevesinde sevmek ya da sevmemek, hoşlanmak ya da hoşlanmamak, beğenmek ya da nefret etmek gibi hususların benim dünyama yansıması lazım. O zaman materyalistlerin mânâyı niçin inkar ettiklerini de kolayca anlıyorum. Vücudu/varlığı reddediyorlar; ‘bunlar senin sübjektif, spekülatif anlayışındır’ diyorlar. Ama kendisinin yahut kendilerinin kainata bakarak onun kendi kendine var olduğunu iddia edip Var Edenin özelliklerini yansıtan yönünü yani anlamını inkar etme hallerinin sübjektif ve spekülatif olduğunu itiraf etmiyorlar. Neden? Çünkü onların yansıttığı mânânın vücudunu/varlığını kabul etmediler.”

“Sonuç olarak bizim mânânın vücud-ı haricisi olduğunu anlamamız lazım diye hissettim. Dolayısıyla kainatla bu çerçevede alış-veriş ilişkisine girmemiz mümkün oluyor. Mesela bir yaratılışı, anlamı itibariyle gördüğüm zaman ona dilimle, zihnimle, duygularımla tesbih ile tahmid ile tekbir ile karşılık vereceğim. ‘Sübhanallah’ demem lazım, ‘Allahü ekber’ demem lazım. Sadece söz olarak değil. Söz olarak demek dilin görevi. Zihin olarak demem lazım, idrak ederek. Duygu olarak demem lazım, hissen özümseyerek. Bu söz, idrak ve hissedişe dayalı olarak yaşamam lazım. İnsan olarak. Aksi halde yaratılışça insan olmamıza rağmen fiilen hayvan olarak yaşar gideriz.”

Derste gerek aynı konu gerekse metindeki diğer anlam ve vurgularla ilgili olarak özgün tefekkürler ve paylaşımlar devam edip gidiyor. Allah razı olsun!

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın

1 Yorum

  • O zaman materyalistlerin mânâyı niçin inkar ettiklerini de kolayca anlıyorum. Vücudu/varlığı reddediyorlar; ‘bunlar senin sübjektif, spekülatif anlayışındır’ diyorlar. Ama kendisinin yahut kendilerinin kainata bakarak onun kendi kendine var olduğunu iddia edip Var Edenin özelliklerini yansıtan yönünü yani anlamını inkar etme hallerinin sübjektif ve spekülatif olduğunu itiraf etmiyorlar. Neden? Çünkü onların yansıttığı mânânın vücudunu/varlığını kabul etmediler.”

    Yukarıdaki pragrafı biraz daha açabilir misiniz? Bilhassa bu kısmı: “Ama kendisinin yahut kendilerinin kainata bakarak onun kendi kendine var olduğunu iddia edip Var Edenin özelliklerini yansıtan yönünü yani anlamını inkar etme hallerinin sübjektif ve spekülatif olduğunu itiraf etmiyorlar. Neden?”