Ders Notları

Bilgi Dağarcığımızı Artırmak mı, Sorularımıza Cevap Aramak mı?

Bilgi Dağarcığımızı Artırmak mı, Sorularımıza Cevap Aramak mı? | Ha-Mim

Bilgi-öğrenme ilişkisi, bilgi-bilim ilişkisi, bilgin-bilge farkı gibi “bilgi-ilim-öğrenme” üçlüsü söz konusu olduğunda hemen herkesin zihninde belli çağrışımlar uyanır. Özellikle, tam karşılığı olmasa bile “bilgi ve bilgili olmak” bir şekilde “ilim ve ilim sahibi olmak”la ilişkilendirildiğinde alim kimdir, alim ile ilim arasındaki ilişki nedir, insan niçin ilim öğrenir ya da öğrenmelidir gibi sorular da akla gelir. Söz bilgili olmak yahut ilim sahibi olmaktan açıldığında da, ilmin önemi ve üstünlüğüne dair pek çok söz söylenir. Bu arada “salt bilgi sahibi olmak önemli değildir, insan bildiği ile amel etmelidir” gibi dipnotlar da düşünülür. 

Daha fazla uzatmadan sözü, hafta sonu Ha-mim’de yapılan müzakereli bir derste (https://www.youtube.com/watch?v=TMif-dSZ_eI), konuyla ilgili benim, kendi adıma çok faydalı bulduğum bir tefekküre getirmek istiyorum. Alemdeki varlıkların “konuşturulması” daha doğrusu onların hal diliyle konuşmalarının mütalaa edildiği derste (Ayetü’l-kübrâ Risalesi), bir müzakereci, varlık aleminin bir parçasını teşkil eden dünyada, bakıldığında, her şeyin çok mükemmel olduğunu, mesela karalarda yaşayan canlıların, havada uçan sayısız kuş türünün, keza denizin diplerinde yaşayan ilginç balıkların bulunduğunu, nitekim belgesellerde bunların bir kısmının gösterildiğini, ne var ki insanların bu harikuladeliklere, belli alışkanlıklar ve şartlanmalar dolayısıyla duyarsız kaldıklarını, oysa insaniyetimizin bizi bu konulara “dikkat kesilmeye” sevk edici olduğunu dile getirdi.

Ardından başka bir müzakereci, gerek birtakım kitaplar okuyarak geniş dinî bilgiler edinen gerekse literatürü takip ederek veya belgesel izleyerek yaratılıştaki harikalıklara dair zengin malumat edinen kimseler üzerinden şöyle bir tefekkür paylaştı: “Baktığımızda, karşımızda büyük bir problem olduğu görülüyor. Kendisini sorgulamadan, mesela Kur’an ve hadis çalışmaları yaparak yahut dinî eserler okuyarak bilgisini artırmış olan bir kimseyi şöyle görüyoruz: Eğer bu kişi bir anlayış tarzını, bir yaklaşımı ifade ediyorsa, ‘bizim dinimizde buna inanmak gerekiyormuş’ diyor. Eğer bu kişi pratik bir konuyu izah ediyorsa, ‘bizim dinimizde şu emre uymak gerekiyormuş veya şundan sakınmak gerekiyormuş’ diyor. Veya fizik aleme dair kitap okuyarak ya da belgesellere bakarak bazı bilgiler elde etmiş bir kimse ise şöyle diyor: ‘Bakın, toprağın altında yaşayan şöyle canlılar varmış, kuşların kanat yapıları şöyle olduğu için onlar şöyle uçarlarmış, örümcek ağını şöyle kurarmış, bunun çok harikalığı varmış… Yok, bir böcek varmış, ışık saçıyormuş, elektrik üretiyormuş. Peki bu böcek nereden geldi, nasıl oldu, geceyi-gündüzü nasıl ayırt ediyor, akşam oldu diye ışığını nasıl çakıyor?.. Bunların maddi dünyada kesinlikle izahı yok. Neyse… Bunları belgesellerde seyrederken şöyle imiş, böyle imiş, şu kadar ilginç imiş, bu kadar harika imiş demek ne anlam ifade ediyor? Mesele bu! Kanaatimce bu tür yaklaşımlar gördüklerimizi, bildiklerimizi hep ‘dışsallaşan bilgi yığını’ haline getiriyor…”.

Müzakere, “Bu bilgileri hiç mi kullanmayacağız?” sorusu üzerinden şöyle sürüyor: “Elbette kullanacağız. Fakat bunları ‘akıldan kalbe’ indireceğiz. Aklımızda yoğurup kalbimize yollayacağız. Peki, bu iş nasıl gerçekleşecek? Önceleri Ha-mim derslerinde sıklıkla bahsedilirdi, ‘Sorusu olmayanın cevabı olmaz’ diye. Sorun yahut soruların yoksa istediğin kadar Kur’an oku, hatta Kur’an’ı ezberle, pek bir şey çıkmaz. Neden? Sorumuz ya da sorularımız olmalı ki, bunların cevabını bulduğumuz zaman o bilgiler bizim duygu dünyamızda bir etki bıraksın.

Müzakere şöyle devam ediyor: “Benden önce bir müzakereci çok yerinde bir teklif yaptı, ‘bu harikalıklara dikkat kesilmek lazım, bunları ciddiye almak lazım’ diye. Tamam, ben ciddiye alıyorum, öğreniyorum. Peki, öğrenme ihtiyacımız fıtrîdir, bu ihtiyacı nasıl ve ne maksatla karşılayacağız? Kur’an’ın en temel konularından, ana mesajlarından, temel dünya görüşlerinden birisi, kainatın anlamını açıklamaktır. Bu kainat neyin nesidir, varlıklar neyin nesidir sorusu Kur’an’ın ana konusudur. Bu kainatın içinde insan da var. İnsan neyin nesidir? Ne arıyor bu dünyada? Ne bekleniyor ondan? Kur’an’ın konusudur. Belgesellerde izlediklerimiz üzerinden devam edersek, gördüklerimiz karşısında, -bir müzakerecinin dile getirdiği üzere-, niye secde etmiyoruz? Secde hayretin sonucunda yapılır, yoksa secde etmezsen namazın kabul olmaz anlamında değil. Demek ki bunlar içimizde karşılığı bulunmayan, yalnızca aklımızın topladığı bilgi yükünden ibaret kalıyor…”.

Müzakere, “Bu bilgileri hiç mi kullanmayacağız?” sorusu üzerinden şöyle sürüyor: “Elbette kullanacağız. Fakat bunları ‘akıldan kalbe’ indireceğiz. Aklımızda yoğurup kalbimize yollayacağız. Peki, bu iş nasıl gerçekleşecek? Önceleri Ha-mim derslerinde sıklıkla bahsedilirdi, ‘Sorusu olmayanın cevabı olmaz’ diye. Sorun yahut soruların yoksa istediğin kadar Kur’an oku, hatta Kur’an’ı ezberle, pek bir şey çıkmaz. Neden? Sorumuz ya da sorularımız olmalı ki, bunların cevabını bulduğumuz zaman o bilgiler bizim duygu dünyamızda bir etki bıraksın. Yani kendimize ait problemimiz olmalı. ‘Ben neyin nesiyim?’ diye düşünmemiz, sorgulamamız gerekiyor. Eğer ben, ‘neyim, kimim, niçin buradayım’ diye kendimden başlayarak bir tefekkür yolculuğuna çıkmazsam, bir araştırmaya girmezsem, Kur’an’dan öğrendiğim, hadislerden öğrendiğim, şu kitaplardan öğrendiğim hep ‘dışarıda’ kalır, yahut çok ‘yüzeysel’ kalır. Bu ifadelerden ‘bunları öğrenmeyeceğiz’ diye bir anlam çıkmasın. Elbette öğreneceğiz de, sorumuzun cevabını bulmak için öğreneceğiz. Mesela, Kur’an şu konuda nasıl bir bilgi veriyor diye değil, benim kendime ait şu sorularıma Kur’an ne diyor, diye muhatap olacağız…”.

Bundan sonra, müzakereci, kendi tecrübesinden yola çıkarak şöyle devam ediyor, müzakereye: “Vaktiyle bana İslam nedir, Kur’an nedir gibi sorular sorulduğunda onlara şunu söylüyordum: ‘Sen istediğini sor, istediğin eleştiriyi yap, ben sana hiçbir olumsuz söz söylemeyeceğim, seni itham etmeyeceğim. Beraberce istediğin konuları koşacağız. Benim bir tek şartım var: Gideceksin evine, çekileceksin odana, geçeceksin aynanın karşısına, ‘ben neyin nesiyim, nerden geldim, niye geldim, nasıl geldim buraya?’ gibi sorular sorarak kendinle yüzleşeceksin, hesaplaşacaksın. Ertesi gün beni ara, istediğin yere geleceğim’. Bu yol, ‘olmazsa olmaz yol’dur. Ama bu yolu ben herkese böyle söyleyemem. Kendime söyleyeceğim ilkin, kendimle yüzleşeceğim, hesaplaşacağım. Ne okursam, ne duyarsam, ne öğrenirsem, ne izlersem kendime şu soruyu soracağım veya sormalıyım: Bunlar benim için ne ifade ediyor, bunlar niye var, ben niye varım?… Sorular, sorular… Her şey soru ile başlar. Sorusu olmayanın Kur’an hakkında bir dünya dolusu malumatı olsa yahut mesela fıkıh kitaplarını ezbere bilse kendi insanî gerçekliğine katkısı bakımından hiçbir faydası olmaz. Bunlar olsa olsa malzeme olur. Tamam, malzeme hazır da, Nasrettin Hoca’nın dediği gibi ‘Neden bir helva yapmıyoruz ya?’ Hiç kimse ‘helva yapıp yemiyor’ demiyorum. Biz bilgilerimizle ‘helva’ yapıp şöyle kendi sorularımıza bulduğumuz cevapların keyfini çıkarmalıyız demek istiyorum. Mamafih, malzemesiz de helva yapılamaz. ‘Böyle insanlar itikadî açıdan kafirdir’ vs. diye bir şey de söylemiyorum. Söylediğim şu: Bu tutum insanı pişirmez, çiğ bırakır, ekmek olmaz. Kim için? Benim için, kendim için. Bende buğday var. Yahut bir çekirdeğim ben. Filizlenmek, boy atmak, başak olmak, sonra da ekmek olmak için. İşte bilgiler bunu sağlamaya yönelik olmalı. Onun için insanları bu dert ile karşı karşıya bırakmak lazım, yani bu derde çağırmamız lazım. Birtakım yerlerde, ‘önce Allah’a inanmak lazım” gibi hamasi sözleri geçmek lazım. Kendi insaniyetimiz temelinden hareket etmek lazım. Bir zamanlar, Türkiye dışında bir ülkede bir zat görmüştüm, onun gibi. Kürsüye elinde bir demet gül ile çıktı. Gül üzerinden insaniyetini konuşturarak muhteşem bir konuşma yaptı. Her ne ise… Bizim de bu nevi hallere girmemiz lazım. Aksi halde ne kendimize ne başkasına faydalı olmamız söz konusu olamaz. Burada işaret etmeye çalıştığım husus Risale okumalarını da kapsar. Sorumuz yoksa, derdimiz yoksa adı geçen eserleri defalarca okumak, hatta bazı bölümlerini ezberlemek ne kadar işe yarar? Bilgiçlik taslamanın alemi yoktur. Bilgiçlik kıymetli kaynakları, insanın kendisinin dışına atmasına vesile olabiliyor”.

Bilgiyi, bizim kendimizin sorularının cevabını arama ve tatmin olma ihtiyacını karşılamak için elde etmeliyiz. Karşılandığını gördüğümüz zaman, o bilgi ile amel etmemiz sanki kaçınılmaz olur. Eğer ben bilgiyi kendime mal etmemişsem, o bilginin değerini benim takdir etmek mümkün olmaz da diğer insanların dikkatini çeker diye toplarım ve onlara sunarım. Bundan da memnun olurum, takdir edilirim. Dışımda bir ilave gibi telakki ettiğim yani içselleştirmediğim bilginin, ne kadar istesem de kalıcı bir amele dönüşmesi çok zordur veya çok gayret ve kararlılık ister.

Müzakerede, okuduklarımızın yahut öğrendiklerimizin kendi insanî gerçekliğimizle ilgili olmasına yönelik bu vurguya düşününce, “bilgi-amel” ilişkisiyle alakalı olarak da şu tür tespitler çok sağlıklı göründü bana: ‘Bilgiyi, bizim kendimizin sorularının cevabını arama ve tatmin olma ihtiyacını karşılamak için elde etmeliyiz. Karşılandığını gördüğümüz zaman, o bilgi ile amel etmemiz sanki kaçınılmaz olur. Eğer ben bilgiyi kendime mal etmemişsem, o bilginin değerini benim takdir etmek mümkün olmaz da, diğer insanların dikkatini çeker diye toplarım ve onlara sunarım. Bundan da memnun olurum, takdir edilirim. Dışımda bir ilave gibi telakki ettiğim yani içselleştirmediğim bilginin, ne kadar istesem de, kalıcı bir amele dönüşmesi çok zordur veya çok gayret ve kararlılık ister.

Dersten sonra, gündeme getirilen bu müzakerede, bilginin değersizliği değil, aksine bilginin benim açımdan yahut bizim açımızdan nasıl değerli hale geleceğinin anahtarı veriliyor, diye anladım. Eğer ben o anahtarı kullanır, yani insanî sorularımı sorar, okuduklarımı ve öğrendiklerimi “bunlar benim için ne ifade ediyor” diye değerlendirirsem, o takdirde bu bilgiler, -müzakerecinin ifadesiyle-, “dışsallığı olan malumat yığını” olmaktan çıkıyor, benim insanî sorularımı cevaplandıran, bu cevap çerçevesinde duygularımı tatmin eden yahut tatminimi artıran bir niteliğe bürünüyor. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın