İnsandaki afaki ve enfüsi özellikler birbirini tamamlar
“İşte o âyât, şu burhan-ı inayete mezahirdir. İcmali budur, tut. Tafsili ise, eğer meşiet-i İlâhiye taalluk ederse, âyât-ı âfâkiye ve enfusiyeyi tefsir tarikinde, sema ve beşer ve arzın ilimlerine ma’kud olan kütüb-ü selâsede tefsir edilecektir. O vakit şu burhan tamam-ı suretiyle sana görünecektir.”
Kainatın her hangi bir yerinde bir noksanlık göremeyiz. Hepsi aynı düzeyde, aynı oranda Yaratıcısının mutlakıyetine delalet eder. Bazı şeyler, diğer bazı şeylerden daha az Yaratıcısına şahitlik yapıyor değildir. Fakat bazı yerlerde biz bir özelliği görürüz, o özelliğin Sahibinden, kaynağının mutlakıyetinden bahsederiz, her şeyde aynı özellik olmayabilir. Ama her eşyada hangi özellikler varsa o özelliklerin kaynağının mutlak olduğunu ilan ederler. Basit bir şekilde anlatacak olursak her özellik “Bana bu özelliği veren Yaratıcım mutlak olmak zorundadır” diyerek bana ilan eder, hatırlatır.
“Meşiet-i İlâhiye taalluk ederse, âyât-ı âfâkiye ve enfusiyeyi tefsir tarikinde”
Allah dilerse, böyle bir işi yapmaya müsaade ederse, afaki ve enfüsi deliller birbirinin mütemmimi olur. Gerek insanın iç dünyasındaki kainatın manalarını algılama özellikleri, gerekse kainatta ifadesini bulan manaların ikisi birbiriyle karşılaşır. Yani afaktaki özelliklerle enfüsteki özellikler birbirine tam tekabül eder. Düşüncemizin ilk basamaklarında bu özellikler ayrı kategoriler olarak görülebilir fakat iyice dikkat edip tefekkürümüzü yoğunlaştırdığımızda bu özelliklerin birbirinin mütemmimi olduğu anlaşılır. Mesela göz görendir, dışardaki eşya da görülendir. Göz olmazsa görülen hiçbir şey ifade etmez, görülen olmazsa da göz birşey ifade etmez. Bu bütünlüğün anlaşılması gerekir.
İnsanda düşünme özelliği vardır. Peki, insan neyi düşünecek? Hariç dünyada her hangi bir özellik görecek ve o özelliğin varlık nedenini araştıracak, düşünecektir. Dışarıda her hangi bir varlık olmazsa afakta insan düşünme özelliğinin varlığının bile farkına varamaz. Dış dünyada anlamlı işler yapılıyor, eğer insanda o anlamları çözümleme, anlama özelliği yoksa dışardaki o anlamlar insan için hiçbir şey ifade etmez. Yani afaki ve enfüsi deliller birbirini tamamlar; biri diğeri olmadan olmaz. Bu nedenle kainatın şahitliğine bakmadan/gözünü kainata kapatıp kendi enfüsi delillerini kullanarak Yaratıcıyı tanımaya kalkışmak, insanın gerçeğine uygun (uygulanabilir) bir metod değildir.
İnsan kendindeki özelliklere baktığında düşünme kabiliyetini, sevme kabiliyetini vs görür. Düşünme kabiliyeti vasıtasıyla insan, kainattaki düşünülecek malzemeleri kullanmak suretiyle o kabiliyetinin farkına varır. Yine kainattaki sevilecek malzemeleri kullanmak suretiyle, kendisinde bir sevme kabiliyetinin olduğunun farkına varır. Bunları birbirinden ayırt edemez, kopartamaz.
İnsan hislerini/duygularını kullanırken o hislerin açığa çıkması için gerekli olan uygulama alanına mukabele etmesi gerekir. Mesela insanda var olan şefkat duygusunu nasıl kullanır? Ancak şefkat uygulamasına geçtiği zaman o duyguyu kullanmış olur. Uygulamaya geçmeden ne kendisindeki şefkat duygusunun varlığından haberi olur ne de şefkat uygulaması yaptığı kişinin şefkat ile muamele edilmesinin ne demek olduğunu anlamasından. Öncelikle insanın kendisine şefkatle muamele edildiğini anlaması gerekir. İnsana vücud verilmiş, hayat verilmiş ve hayatına katrilyonlarca özellikler takılmıştır. Bütün bunlar da hiçbir karşılık olmaksızın verilmiştir. Bu şefkati kendisinde gören insan şefkat diye bir duygunun varlığını hissetmeye başlar. Dışardaki şefkatin tecellisini de tanır.
Şefkatin uygulaması şöyle olur: Bir başka varlığın şefkat ihtiyacını karşılayacak karşılıksız bir tercihte bulunmaya başlayan kişi, kendisindeki şefkat duygusunu başkasında uygulamak suretiyle tecrübe eder. Uygulama yapmadan kendisinde var olan şefkat duygusuyla Yaratıcıyı tanıyabileceğini iddia etmek insani bir usul değil, peşin hükümlülüktür. Sadece iç duygularını kullanıp dış dünya ile ilişki kurmaya gerek yok, deyip dış dünya ile ilişki kuran yalnızca akıldır, yorumunu yapmak saçma bir sonuca ulaşmaktır. Böyle bir hatanın içerisindeyiz çünkü böyle bir kültürle büyüdük. Taklidi ve tembelliği empoze eden, dünyayı ikiye bölüp maddi, manevi varlıklarmış şeklinde ayrı ayrı muamele edilmesi gerektiği telkin edilen bir kültürün içinde yetiştik. Mahluksuz Halıkı, sanatsız Sanii tanımaya, teşvik edildik. Yani insani gerçeklere dayanmayan bir esas üzerine din diye bir şey tesis edilmeye çalışıldı.
Menkıbeler insana bir şey ifade etmez. Evliyaullahtan biri keramet gösterdiyse, demek ki bu kainatta böyle bir şey mümkün ama benim de müşahede edebilmem gerekir, benim kabiliyetim dahilinde olmalıdır. Benim öyle bir kabiliyetim yok, dediğimde varlığımın/insaniyetimin tanımına aykırı bir iş yapmış olurum. Bende o kabiliyet var, benim de öğrenmem lazım o nedenle bana yolunu göstermelidir. Yani bu kabiliyetimi kullanabilme imkanını bana göstermelidir. Aksi halde, sadece o kişide o kabiliyet var, bende yoksa “Bana hayran ol” anlamı taşıyan menkıbeler bir anlam ifade etmez. Mesela birisi matematik biliyor, ben bilmiyorum ve bana öğretiyor. Öğrenme kabiliyetimin yaprak yaprak açılımını müşahede edebiliyorum. Sonunu getiremediğim bir öğrenme potansiyelim var. Öğretildikçe öğreniyorum. Böyle bir durum karşında “Sen öğrenemezsin fakat ben öğrendim” demek yanlış bir tavırdır.
Menkıbeler anlatılıyor, ilk etapta orada anlatılan kişilerin halinin, benim için ulaşılmaz olduğu söyleniyor. Madem ulaşılmazsa niçin bana anlatılıyor, beni ilgilendirmemesi gerekir. Eğer ulaşılabilecekse öğretmenim olmalı ve bana öğretmeli, öğrenmeye hazırım çünkü bende de öğrenme kabiliyeti var. Ama tembellik yolunu seçmeyeceğiz. Diğer bir önemli nokta da, “O ulaşılmaz kişilerin hali başkadır biz o halleri bilemeyiz, o halde onların hallerine bakarak onları taklit etmeliyiz” sonucuna ulaşmak bizi mukallitliğe götürür. Bir insanın öğretmenini sevmesi, ona hayran olması ancak ondan bir şeyler öğrendiği zaman mana ifade eder. Eğer öğretmenini öğrenme aracı değil de taklit etme aracı olarak kullanırsa bu insaniyetin kullanımı değildir. Bu nokta, çok önemli dikkat edilmesi gereken bir usuldür.
Yaratıklar olmadan Yaratıcısı anlaşılmaz. Mahluk olmazsa Halık bilinmez, eser olmazsa Müessir bilinmez, fiil olmazsa Fail bilinmez. Bunlar temel prensiplerdir. İnsan ancak Faili fiilinden, Müessiri eserinden, Halıkı mahluklarından, Sanii sanatından tanır. Bunlar birbirinden ayrılmaz, ayrıldığı zaman sanatsız Sanii tanıma çalışması boşunadır. Biz insanlar için birinin yokluğu diğerinin yokluğunu iktiza eder. Sanata bakmadığımız zaman Saniiden bahsetmemiz mümkün değildir, Sani kabul edilmediği takdirde de sanat olmaz, kaos ürünü olur.




İslam tarihini az çok okuyoruz ,sohbetler dinliyoruz,flmler seyrediyoruz. Fakat bu bilgi yığınını böyle anlamlı bir şekilde düzenleyip sıralayan bu sıralamadan,bu düzenden şu an içinde bulunduğumuz kaos için yol haritası çıkaran yazılara pek rastlayamıyoruz. Allah razı olsun. Tarihi değerlendirmekte usul arayışında olmazsak günümüzü düzene sokmak için de tabiri caizse paldır küldür davranıyoruz. Allah razı olsun . Ben yazıdan çok yararlandım.
Allah sizlerden de razi olsun.ali