Kainat ve İnsan

Ey İnsan, Değerini ve Görevini Bil!

Ey İnsan, Değerini ve Görevini Bil! | Ha-Mim

Evrende ne kadar özellikler varsa, insanda da bir santral gibi o özellikleri çıkarıp kavrayabilecek ve kaynağını sorgulayabilecek özellikler var. Bilinçlilik insanın santral olan özelliğini çalıştırıyor. Hiçbir insan bilincini yok edemez. Yalnızca özgür seçim yapma özelliğini kullanarak bilincinin çağrısına aldırmadan da hayatını sürdürebilir. 

İnsan, seçimi kendisine bırakılmış alanda iki alternatif önünde hür bir şekilde seçim yapacak irade kullanımı ile de donatılmıştır. Bu durum Kur’an’da şöyle dile getirilir:

وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِۚ

“Ve ona (doğrunun ve yanlışın) açık seçik iki yolunu da göstermedik mi?” (Beled, 90/10).

İnsanın bilinçliliği, insanın yaptığı seçimden önce gelir. Yani seçim bilinçlilikle yapılır. Bilinçsizce, örneğin uykuda veya unutarak yapılan hareketlere seçim denmez. Bu tür davranışlar sorumluluk da getirmez.

Evren anlamlı ise, hayat anlamlı ise, bu anlamlılık insan açısından insanın kendisini ilgilendirir. Bilinç, yapılan seçimlerde anlamlılık arar ve anlamlı gördüğünü seçer. İnsan anlamsızı da seçebilir. Bu alternatif sürekli önündedir, fakat bilinç anlamsızlığı seçmenin doğru olmadığını da bildirir.

Evren-insan ilişkisinin bu konudaki yeri nedir? İnsan anlam ararken kendisindeki insanî özellikleri kullanır, evren ile ilişkiye geçer ve evrendeki özelliklerin ne anlama geldiğini sorgulamak veya sorgulamamak seçimini yapar. 

Eğer insan evren ile ilişkisini sorgulamayı seçerse, evrenin varlık alemine gelişi sürecindeki anlamlı özellikleri kavrayabilecek, değerlendirebilecek insanî özelliklerini kullanır. İşte bu anlamda insan evrenin santralı gibi bir pozisyondadır. Ben böyle algılıyorum kendimi. Başka varlıklar kendilerini nasıl algılarlarsa algılasınlar ben onları bilemem, fakat ben kendimin farkındayım, ben böyle bir durumda buluyorum kendimi.

Benim santral pozisyonum, beni evrenin varlığındaki anlamlılığın kaynağını araştırmaya yöneltir. Bu araştırma sürecinde ulaştığı sonuçlar, insanı evrenin varlık kaynağı ile bilinçli bir ilişkiye geçme sürecine götürür. Gözlemlemelerimin sonucunda, her bir varlıkta sürekli, zaman ve mekan sınırlaması, kalite düşmesi, zorlanması gibi durumların olmadığını fark edince, bu kaynağın evrenin tümümün varlık kaynağı ve dolayısıyla evren cinsinden tanımlanamayan bir kaynak olduğunu fark ediyorum.

Bu süreçte insan, evrenin varlık kaynağı ile bilinçli bir ilişkiye geçme özelliğini kullanır. O kaynağı yadsımaz, Onun varlığını tanır, onaylar ve evrenin her bir parçasındaki bütün özelliklerin ancak Onun seçimi ile gerçekleşebileceğini kavrar. İnsan kendi merkezli bir değerlendirme yaptığında, kendi varlığının, en başta bilinçliliğinin ve diğer tüm insanî duygularının da Onun seçimiyle var olduklarını anlar. İnsanî özelliklerin kendisinin varlık kaynağı olmadığını ve dolayısıyla kasıtlı olarak kendisine verildiğinin de artık farkındadır. 

Bu aşamadan sonra insanın, kendisine verilen özelliklerin kaynağı ile o özellikleri birleştirici bir seçim yapması beklenir. Bu seçime din dilinde “kulluk” veya “ibadet” denir. 

İnsan yaratıcısı ile ibadet ilişkisini kurarken Yaratıcısının bunun nasıl gerçekleştirileceği konusunda kendisine bildirmesini bekler. Evren bu ve benzeri sorulara yanıt vermez. Yalnızca olması gerektiğine tanıklık yaparak insana hatırlatır ve bu kayağı araştırmasını bekler. Bu gereksinim insana “din” denilen ve kendilerini Yaratıcının görevlendirdiğini savunan kişileri aramaya zorlar. Böylesi bir araştırma her insanın kendi kapasitesi içinde yine insanın seçimine bırakılmıştır. Araştırmamayı da seçebilecek alternatif önünde açıktır. İnsan özgürlüğü bu demektir.

Öte yandan, eğer insan kulluk ilişkisini seçmez ise, bilinci ona bir şeylerin eksik kaldığını bildirir. Değilse bilinçli olmanın bir anlamı olmaz. Her insan bilinçli olmanın da anlamlı olduğunu kavrayacak özelliktedir. Herkes kendisinde bu özelliğe dikkat etmelidir. Etmeyen, kendisini anlamsızlık içinde bulmaktan kaçınamaz. Ben bir insan olarak bu durumu yaşadığım için böyle bir sonuca ulaştım. Bendeki özelliklerle diğer insanlardaki özelliklerin aynı paydada buluştuklarını kendi deneyimimde algılıyorum.

Böylesi bir kurgu içindeki insan, varlık kaynağı ile ilişkisini yine bu varlık kaynağının rehberliği altında yapmayı seçerse, kendisinin ve evrenin aynı kaynaktan geldiklerini fark ettiği için, evrende gözlemlediği ilişkilerin de aynı varlık kaynağına ait olduğu bilinciyle onları da aynı varlık kaynağına sunması, itiraf etmesi, bir diğer deyişle, kulluk görevini uygulamaya koyması gerekir, ki bu işlemler bütünü ”din” dilinde, insanın “evrenin halifesi olması” şeklinde ifade edilmiştir.

Şimdi artık insanı evrende bir halife, bir önder diye de tanımlayabiliriz. Fakat insanın özgür yaratılmasının gereği “halife” olarak veya “önder” olarak yaptığı seçim alanı da diğer bütün seçim alanları gibi iki alternatife açıktır. Birincisi: İnsan, “Ben bütün evrenin özelliklerini ortaya çıkaracak donanımdayım, o halde onları bulur çıkarırım ve anlamlarının gereğini sorgulamadan evreni kendi dünya hayatımın maddi gereksinimlerini karşılama için dilediğim gibi kullanırım” diyebilir. Bu durumda insan kendine verilen özellikleri kaynaklarına ulaştıran “kulluk” ilişkisine girmeden yalnızca evreni maddi gereksinimleri için kullanmaya indirgeyebilir. Böyle bir durumu ben kendimce “evreni maddi çıkarı için kullanmaya indirgemek” diye adlandırıyorum. Bu tür çıkarcılık, insanı sömürücü düzeyine indirger. Hiçbir şekilde ”halife” yapmaz.

İkincisi: “Ben bu evrende halife olarak yaratılmışım. O halde halifeliğimin gereği olan, evrenin gerçek sahibi ile bağlanması seçimini yaparak evren ile evrenin Yaratıcısı arasında bir santral görevi yapmalıyım” seçimini de yapabilir. Bu seçime “kulluk” veya “ibadet” denir, ki halife olmanın gerçek amacı bu sonucu vermektir. 

Maddi gereksinimlerini karşılamak amacıyla evrenin özelliklerini ortaya çıkarmak, onların anlamlılığına dikkat etmemeyi seçmek demektir. Onun için anlamını araştırmadan yalnızca maddi çıkarcı bir tavır için, ben ancak bencillik, sömürücülük adını verebiliyorum. Türkçede bir söylem vardır: “Üzümünü ye, bağını sorma”. Basitçe bu seçimi şöyle örneklendirebilirim: Bir insan bir yere davet edildiğinde o yerde gördüğü mutfağa gidip, orayı araştırıp, buzdolabını bulup, içini açıp onlardan sevdiklerini yeyip, ondan sonra o evden çıkıp giderse, eve davet edeni, davetin amacını, manasını sorgulamazsa bu insan için siz ne tür bir sıfat yakıştırırsınız? 

İnsan kendisinin bu evrende bir misafir olarak bulunduğunu anlamalı, derim. Evde gereksinimleri bulmak için insan elbette araştıracak, fakat anlamlarını da sorgulaması ve ulaştığı sonuçları uygulamaya koyması şartıyla. Bu durumu ayrıca bir de şöyle örneklendirebilirim: Bir kumandanın askerlerini yalnızca kendi yararı için kullanıp, onların gerçek askerlik görevlerini yapmasına engel olması ne kadar çıkarcı ve sömürücü bir tutumdur, değil mi? Hiç de insana yakışmıyor.

Evreni araştırıp “kulluk” sonucu için kullanmamak sömürücülük, çıkarcılık iken, kulluk gereğini yerine getirmek amacıyla onu araştırmak ve sonucunda fark ettiği özellikler ile kendisine sunulan imkanların maddi yönlerini de maddi gereksinimini karşılamak için kullanmasını ise tam bir insana yakışan seçim olarak görüyorum.

Bir önceki örneğine dönersem, bir eve misafir olarak çağrılan bir kişi, o eve kendisinin niçin davet edildiğini anlamak üzere evin içindekileri inceleyip, dolaplarda kapalı olanları da açıp bulmaya çalışmak ve onlar ile kendisini bu eve davet edenin kim olduğunu, nasıl birisi olduğunu, neden davet etmiş olabileceğini, kendisinden ne istediğini anlamak üzere evi gezer, inceler. Sonra da evde keşfettiği şeyler üzerindeki özelliklere bakarak davet edenin özelliklerini tanır, kendisinde de bu özelliklere karşılık gelen özellikleri görür. Hem evin ve hem de kendisinin varlık kaynağının ayrı ayrı olmadığını, tek kaynaktan geldiklerini anlar. Sonra da sorgulamaya başlar. “Evet, tek kaynağımız var ama niye?” “Ne yapmam için buraya davet edildim?” Bu soruların yanıtlarının bilgisini elde etmek için tekrar bir araştırmaya girer. Bu evi bencilce değil de amacına uygun olarak kullanımı için kendisini bu eve davet edenin bu konuda da yardımcı olması gerektiğini anlayarak araştırmalarına devam eder. Bakar görür ki, o Kaynağın görevlendirdiği kişiler ve o kişilerin öğrencileri kendisine bir şeyler söylüyorlar. “Yaratıcımız bizi buraya şu amaç için gönderdi ve bu amacı şu şekilde gerçekleştirebiliriz” diyorlar.

Eğer bir insan varlık amacını gerçekleştirmek için evreni kullanır, ondaki gözlemlediği özellikleri, kendisindeki özelliklerle birleştirerek, dil ile konuşmayan varlığın anlamlarıyla konuşmasını, kendi konuşması ile dile getirdiği bir “kulluk” ilişkisine girerse, işte o zaman o insana ne güzel bir “halife”, ne güzel bir “önder” denir.

Dikkat edelim, sömürücülüğün bezirganlığını yapan bir uygarlığın içinde boğuluyor olabiliriz! Neredeyse şimdiki dünyadaki her kurum, insanlara evreni nasıl sömüreceğini öğretmek için can atıyor! Güzel bir halife olarak kulluk görevini yerine getiren kişileri yetiştirecek ortamlar oluşturmak gerekir.

Sömürücü olan ya da bencilce yaşayan değil, güzel bir halife olarak, evrenin bize taşıdığı anlamları dikkate alarak, bunları evrenin Yaratıcısına sunan bir kullukla yani ibadetle önder olma amacı taşımamızı dilerim, hepimiz için!

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın