Kainat ve İnsan Usûle Dair

Relativism/Constructivism’i anlamanın iman eğitimine faydası olabilir mi?

Relativism/Constructivism'i anlamanın iman eğitimine faydası olabilir mi? | Ha-Mim

Bu yazıda relativism/constructivism (RC) hakkında ilginç bulduğum noktaları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunu yaparken esas derdim olan iman eğitimiyle de elimden geldiğince bağlantılar kurmaya gayret edeceğim. Genel itibariyle amacım önce RC’nin önemli bulduğum söylemlerini özetlemek, bu söylemlerle ilgili gördüğüm bazı problemlere dikkat çekmek ve bu problemlerin tevhid paradigmasıyla nasıl halledilebileceği hakkında yorumda bulunmak.

Konunun uzmanı kesinlikle olmadığımı baştan belirtmeliyim. Her konuda olduğu gibi bu konuda da çok farklı görüşler var. Radical constructivism olarak da tabir edilen epistemolojinin benim ilgimi çeken önermelerini şöyle özetleyebilirim:

  1. Varlığı hiçbir zaman olduğu gibi algılayamayız. İnsan her şeyi kendisine ve donanımlarına özel bir şekilde algılar ve anlamlandırır.
  2. Her şeyin öznel (subjektif) algılanması, kendi dışımızdaki gerçekliğin inkarını gerektirmez. RC böyle bir gerçekliğin olabileceği veya olamayacağı konusunda spekülasyon yapmaz.
  3. Aynı şeyi herkesin kendine özel bir şekilde algılaması, insanların o şey hakkında ortak bir hükme ulaşmalarına engel değildir. İlaveten, herkesin algısı kendine özel diye, o şey hakkındaki farklı algıların ve anlayışların hepsi aynı değerdedir demek zorunda değiliz. Anlayışların kalitesini sosyal alanda kabul edilmiş kriterlere göre değerlendirebiliriz.

Detayları için yukarıdaki linkini verdiğim emaile başvurabilirsiniz. İngilizce okuma imkanı olanlar için şu söyleşiyi önerebilirim.

Yukarıdaki üç noktanın iman eğitimini önemseyenler için ne gibi bir kıymeti olduğu hakkındaki görüşlerimi aşağıda bulabilirsiniz. Bu yazıyı yazarken kendi görüşlerimi gözden geçirme imkanı bulduğumu da belirtmek isterim.

  1. Her şeyin öznel (subjektif) olarak algılanması

RC’ye göre biz her şeyi subjektif olarak algılarız. Bu tespit gayet basit görünebilir. “Her şeyi kendime özel olarak algıladığımı inkar etmiyorum ki, bunu tekrar etmeye ne gerek var” diyebilirsiniz. Haklısınız, fakat biliyoruz ki inkar etmemek ayrıdır, iman etmek hepten ayrıdır. Varlığı öznel olarak algıladığımızı inkar etmememiz, algımızın tecrübe ettiğimiz gerçeklik üzerindeki muazzam etkisini tasdik ettiğimiz anlamına gelmez.

Varlığı öznel olarak algıladığımızı inkar etmememiz, algımızın tecrübe ettiğimiz gerçeklik üzerindeki muazzam etkisini tasdik ettiğimiz anlamına gelmez.

İlaveten, RC algıladığımız şeyleri zihnimizde inşa ettiğimizi söyler. Bunu tek söyleyen de RC değil aslında. Mesela Mustafa Ulusoy, Aynalar Koridorunda Aşk isimli kitabında ve meleklerle ilgili şu yazısında (“İnsanın Hem Kendini Hem de Kainatı İçine Alması” başlıklı kısma bakabilirsiniz) hariçteki varlıkların insan ruhunda temessül ettiğinden bahseder. Yani insan hariçteki eşyanın aksini kendi içinde inşa eder der. Aradaki paralellik açık sanırım. Yine, varlığın subjektif olarak algılanması ile herkesin kendine özel bir dünyasının olması (“Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususî ve muvakkat bir dünyası var.” — 20. Lema) ve insanin kainatın bir fihristesi olması paralellik arzeder. 

Bu fikirler hususi dünyamı kendim kurduğumu anlamamda bana çok yardımcı oldu. Bunu anlamak bence o kadar önemli ki, ne kadar altını çizsem yine de abartmış olmam. Şer meselesinden tutun, nazarın anlaşılmasına, ahirete imana vs. giden çok uzantıları var. Bizim pratikte yaşadığımız bir çok problemin kökeninde hususi dünyamızı inşa edenin (ona varlık verenin değil) kendimiz olduğunu fark edemememizden kaynaklandığını zannediyorum. Hadd-i zatında yutulması kolay bir lokma da değil zaten.

RC’nin hususi dünyamızı inşa edenin kendimiz olduğunu söylemesi faydalı olmakla beraber, bunun ötesinde “dünya/ahiret”ini inşa etmeye çalışan bizler için böyle bir sorumluluğu nasıl taşıyacağımız hususunda herhangi bir önerisi yok doğal olarak. Mesela Kur’an insanın evini (hususi dünyasını, varlık modelini) cehennemin yamacına da, sırat-ı müstakim üzerine de bina edebildiğinden bahsediyor. Hususi dünyamı cehennemin yamacına kurmadığımdan nasıl emin olabilirim? Bu soruya cevap bulmak için varlığın Sahibinin gönderdiği rehberliğe ve bulabildiğim ölçüde o rehberliğin eğitimini yapan öğretmenlere ve öğretmenlerin öğrencilerine uymaktan başka çarem yok. Aynen Hz. Nuh’un (as) gaybî olan gelecekteki tufana dayanabilmesi gereken gemisini ancak ilahi rehberlik ile design ve inşa edebilmesi gibi. Kim bu eğitimi en iyi veriyor, kim rasullerin en iyi öğrencisi diye arayıp bulmam ve kendime özel özgün bir varlık modeli geliştirmem gerektiğini anlıyorum. 

2. Öznel algımız ile dışımızdaki gerçeklik arasındaki ilişki

Yukarıda belirttiğim gibi, RC hariçte bir realite olup olmadığı hususunda bir şey söylemez. Bilinemez der. Hususi dünyamızı içeriden inşa ederiz, dışına çıkıp onun hakikatini doğrulayamayız der. Hususi dünyamızın varlık kaynağını sorgulamaktan kaçınır. Hakikat hakkında konuşmayı reddettiği için, tutarlı olmak adına kendisi hakkında da hakikat (truth) demez. Sadece önerdiği düşünce modelinin ise yarayıp yaramadığına, tecrübe ettiğimiz dünyada çalışıp çalışmadığına (viable) bakılmasını salık verir. Hakikatin yerine işe yaramayı koyar. Bunu da şöyle gerekçelendirir: bir konudaki yerleşik inancımızı ancak o inancın önemli bazı durumlarda çalışmadığını görünce değiştiririz [irademizi o yönde kullanırsak]; istediğimiz kadar hakikat aşığı olalım, o inanç işimize yaradığı sürece değiştirmeye hiç bir şekilde teşebbüs etmeyiz, der. Bu görüşte haklılık payı olsa da, temelde bence topu taca atmaktır. Her insanda var olduğunu bizzat gözlemlediğimiz hakikat ihtiyacını çözümleyememiş olmanın itirafıdır. 

RC’nin hakikat hakkında konuşmayı reddetmesi, ilk bakışta tutarlı gibi gözükürken, aslında her insanda var olduğunu bizzat gözlemlediğimiz hakikat ihtiyacını çözümleyememiş olmanın itirafıdır. 

Bu eksikliklerine rağmen, realist diye tanımlayabileceğimiz paradigmaya göre, RC kendi içinde daha tutarlıdır. Zira varlığa realist paradigmadan bakanlar için gerçekler (facts) vardır. Onlar için iki kere ikinin dört etmesi gerçektir, yani hakikattır. Matematik disiplininin tüm aksiyomlarıyla beraber öznel insanlar tarafından sosyal olarak bina edildiği (socially constructed) gözardı edilir. Realist paradigmadan bakan kişi gördüğünü gerçek bilir. Said Nursi’nin bahsettiği aklın göze inmesi de böyle olur. Biz hayatımızın çoğunda farkında bile olmadan realist paradigma içinde düşünür ve yaşarız. Bu açıdan bakıldığında RC bize bir “upgrade” imkanı sağlar. Mesela sebeplerin sonuçları yapıyor gibi görünmesinin gerçeklik değil, sadece belli bir şekilde düşünmeye alışmış insan zihninin kurgusu olduğunu, RC paradigmasında düşünmeye alışmış kişi realist paradigmayı benimseyen kişiye göre daha kolay kabul eder. Böyle bir kişi “nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder” tesbitini de bize nazaran çok daha kolaylıkla anlayıp daha iyi tasdik edebilir.

Peki, hem hakikatin algımızdan ibaret olmadığını teslim edeceğiz, hem de hakikati hepten kaybetmeyeceğiz, bu nasıl olacak? Zira insan hakikat diye bir şey olmalı diyor. Onun ne olduğunu bilip ona bağlanmak istiyor. Aksi takdirde kendini boşlukta hissediyor. 

Bendeki hakikat ihtiyacı nereden geldi? Ben yapmadım ya bunu? Bana hakikat bulma ihtiyacını Veren, bendeki ihtiyacın kainat cinsinden olmayan Mutlak kaynağı olmalı ve Hakk ismine bağlanmam (intisab) için beni teşvik ediyor olmalı. Ancak Mutlak Hakikat olmalı sonucumdan sonra ve o sonucun kalitesi ölçüsünde ve Hakk olanın rehberliğinden faydalanarak bu alemde edindiğim manalar için hakikat lem’aları (gölgeleri) diyebilirim. Böyle bir sonucum ve eğitimim yoksa, RC’nin dediği gibi hakikatten bahsetmem kendi içinde çelişki içerir.

Bu hususta “eşyanın hakikati sabittir, yani esma-i hüsnadır” prensibini nasıl anlamak lazım? Kur’an örneğinden gidersem belki kendimi daha iyi ifade edebilirim. Kur’an İlm-i Mutlak ve Kelam-ı Mutlaktan geliyorsa eğer, Kur’an’ın şu ayeti şunu söylüyor diyemem; ancak şu ayetten anladığım budur diyebilirim. Every reading is an interpretation (her okuma bir yorumdur). Hz. Ali’nin dediği gibi, Kur’an konuşmaz; onu biz konuştururuz. İlahi Kelamdan çapımız ve rasullerin eğitiminden geçtiğimiz oranda anlam devşiririz. Tüm bu anlamlar ve anlamalar bizim yorumumuz ve anlayışımız (construction & interpretation) ile kayıtlıdır. Kur’an’ın “hakikati” ise Mutlak Kelam ismi ile sabittir ve bizim onun Mutlak anlamına erişimimiz yoktur. Bu bağlamda Kur’an’ın kainatın haricindeki Hakikatine erişimimizin olmaması, ondan hakikat lem’aları  devşirmemize engel değildir.

Şimdi Kur’an örneğini kainata ve eşyaya uygulayalım. Kainatta sayısız esmanın tecellisi ile algıladığım eşyanın benim haricimde bir varlığı olması gerektiğini ve bu varlığın da Mutlak Esma ile kaim olduğunu mantıkı bir sonuç olarak söyleyebilirim. Fakat bu sonucum da, eşyayı algılayışım da, hep bana özeldir ve benim nazarımla kayıtlıdır (construction & interpretation). Hiçbir zaman için karşımdaki ağacın hakikati budur diyemem — aynen şu ayetin manası budur diyemediğim gibi. Zaten aynı şeye farklı nazardan baktığımda o şeyi farklı tecrübe etmemden de bunu anlıyorum. Risalelerde bunun bir sürü örneği var. Mesela ihtiyarlar risalesinde Said Nursi Van’daki aynı mekanı iki farklı nazardan iki farklı şekilde anlamlandırıyor. O mekanın Esma ile sabit olan hariçteki vücuduna erişimi yok. Farklı algıladı diye “o zaman bu mekanın harici bir vücudu yok mu, her şey benim algımdan mı ibaret” diye problem yaşamıyor. Kur’an’ın rehberliği doğrultusunda edindiği ikinci algısı insanî özellikleriyle çelişmediği için “bu mekanın hakikatinin milyon lem’asından biri budur” diyor, kendi subjektif (varlık verilmiş, ikame edilen) perspektifinden. O mekanın ilm-i ledundeki Hakikatini bulduğunu iddia etmiyor. Kainatın Sahibinin rehberliğinden faydalandığı ölçüde, içinde bulunduğu mekanın olması gerektiğine iman ettiği ve elektrik santraline benzetebileceğimiz Hakikatine bağlanıp, kendi lambasının kapasitesince ışık devşiriyor. Bizi teşvik etmek için, nazarımızı değiştirdiğimizde yaşadığımız tecrübenin mahiyetinin değişeceğini farkedelim diye yazmış olmalı bu gibi parçaları. Yoksa “önce depresif oldum, sonra çok şükür düzeldim” tarzında şahsi problemlerini anlatıyor demeye gelir ki, abes olduğu aşikar.

3. İnsanların farklı algıları ve yorumları arasındaki kalite farkı

Her algı ve anlamlandırma kişiye özel dedik diye, herkes saçma da olsa her aklına geleni söyler, o da onların anlayışıdır demek zorunda değiliz der RC. Öznel insanlar aralarında mutabık oldukları ortak bir anlaşma alanı (consensual domain) kurabilirler ve birbirleriyle uyumlu (compatible) tanımlar üzerinde anlaşabilirler. O ortak alanda yapılan argümanların kalitesi de, kabul edilmiş (socially constructed and established) tanımlar üzerinden değerlendirilebilir. Bir yazının, üzerinde mutabık olunan dil kurallarına göre değerlendirilmesi gibi. 

Fakat RC’nin elinde sosyal mutabakat haricinde bir değerlendirme mekanizması ya da kriteri yok. Mesela Arapça’nın bir sürü lehçesinin olduğu söyleniyor. Dışarıdan bir kriter olmadıkça ve bu lehçeler insanların işine eşit olarak yaradığı sürece, hangi lehçenin Arapça’yı daha “iyi” kullandığı hususunda bir yargıya varamaz RC. Ancak elinizde Kur’an Arapçası diye bir kriteriniz olması lazım ki, farklı lehçeler ona göre bir mihenge vurulabilsin.

Dil örneğinde olduğu gibi, ikra (oku) emrini kimin daha iyi uyguladığı, kainattan kimin daha incelikli mesajlar devşirdiği, ikra’nın uzmanları tarafından değerlendirilebilir. Kur’an’ın İlahi Kelam ve İlahi Furkan olduğu hakkındaki emniyetimiz derecesinde, yani Furkan’dan edindiğimiz kendimize özel furkanımızın (varlık modelimizin) kalitesi nisbetinde, kainattan elde ettiğimiz manalar hakkında RC’nin bahsettiği türden çalışma/çalışmama yargısı yerine, Hakikatin milyon lem’asından (yansımasından) biri diyebiliriz. Kendimiz için edindiğimiz furkan da, her ne kadar Furkan’dan beslense de, bize özel ve anlayışımızla kayıtlı olmak zorundadır ve biz o furkan ile din/varlık adına söylenilenleri mihenge vururuz. İhtiyacımızı hissettiğimiz ve eğitimimizde sebat ettiğimiz ölçüde de, eskiyen furkanımızın yerine daha üst modeli bize verilir.

Biz kendimize özel furkanımız (varlık modelimiz) ile din/varlık adına söylenilenleri mihenge vururuz. İhtiyacımızı hissettiğimiz ve eğitimimizde sebat ettiğimiz ölçüde de, eskiyen furkanımızın yerine daha üst modeli bize verilir.

Nasıl ki bir dili öğrenmenin en iyi yolu o dili anadili olarak kullananların içinde pratiğini yapmaktır, çünkü o dilin kullanım kriterlerini en iyi onlar bilir ve uygularlar. Öyle de, beyanat-ı Furkaniyeden en iyi furkan devşirmenin yolu da, hayati Furkan olanların, yani Kur’an’ın dilini anadili olarak konuşanların eğitiminden geçmektir. 

Özetle, her taş yerinde ağırdır. RC dediğimiz düşünce modelinin bazı öğelerini, kendimizi içinde bulmaktan hâlî olmadığımız realist paradigmaya kıyasla daha tutarlı bulduğum için sizlerin dikkatine sunmak istedim. Hepimiz kainata her an manayı harfî nazarla bakmamız gerektiğini biliriz, ama bunu pratikte gerçekleştirmekte zorlanırız. Kainata manayı ismî ile olan bakışımız realist paradigma yerine RC paradigmasından olsa, bence manayı harfîye daha rahat ve fıtrî bir şekilde geçebiliriz. Dolayısıyla bu konuda düşünmek bizim için bir fırsat arz ediyor olabilir. 

Manayı harfî eğitimini bırakıp gafletteyken hangi manayı ismî paradigmasında kalmamız gerektiğini mi çalışacağız şimdi demeyin! Bazen bir şeyi anlamak için o şeyin zıddını ve o zıddın alternatiflerini çalışmak arzuladığımız sonuca daha süratli ulaşmamıza vesile olabilir. Bunu da o meyanda düşünebilirsiniz.

Yazar hakkında

Zafer Devrim Özdemir

"Hayır; gördüklerinize yemin ederim... Ve görmediklerinize..." Hâkka 69:38-39

Yorum yazın