28 Temmuz 2013 0 Yorum Devamı →

“Varoluşsal Boşluk”tan Nasıl Kurtulurum?

İnsanların kahır ekseriyeti, yani çoğunluğu gerçekten bir boşluk içindeler: “Existential void” (Varoluşsal boşluk). Bu boşluklarının ıstırabını çekiyorlar (Rahmet-i İlahi onları boşluğu doldurmaları için zorluyor.)

Bu zorlama onları bir arayışa sevk ediyor. Risale-i Nur ile yapılan bir daveti duyunca, “Değişik (daha önce tecrübe edilmemiş) bir açıdan, insanların fıtri olan ihtiyacına cevap verecek, tatmin edici delillerle inanç ile ilgili meseleleri anlatıyormuş,” deyince bu saik ile Risale-i Nur sohbetlerine geliyorlar. Kendiliklerinden geliyorlar.

Geldikten sonra görüyorlar ki, boşluklarının doldurulması için bizzat kendilerinin teşebbüs etmesi gerekir. Yani, ben şurada oturacağım, boş bir bardak gibi, birisi gelip beni dolduracak, diye beklerken, kendileri (bardak) doğrudan çeşmeye gidip suyun altına girip dolmaları gerekiyor, diye anlayınca 2 alternatif çıkıyor:

  1. Ben kendim bu işe girişeceğim, “enaniyetimi bırakacağım, teslim olacağım Rabbime,” demek var.
  2. “Yine burada iş başa düştü, birisi beni doldurması lazım, burada bana kimse yardım etmiyor, ben kendi kendime yapacakmışım, eğer kendim yapacaksam sana neye geleyim ki,” diye kaçıyorlar. Nefsin bizzat teslim olması zor geliyor. İrade-i cüz’îye bunun için verilmiş: Nefsin bizzat teslimiyetini benim kendim tercih etmem lazım. Aşağıdaki ayette anlatılan da budur: Ancak bizzat kendisi teslim olmayı tercih ederse, Allah bilir ki, işte bu kişi hidayete layıktır ve hidayetin o kişiye gelmesinin bu esbap dünyasındaki şartı, o kişinin bizzat kendisinin teslim olmayı kendi iç dünyasında tercih etmesi gerekir.

إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

28:56 “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.”

Yani, boşluğunun farkına varan bardağın bizzat kendisi, Rahmet suyunun (Kur’an ile gönderilen rehberliğin, Resulullah savs ile gösterilen hayat tarzının) altına girip dolmasını beklemesi gerekir.

Bu ikinci kısım hem rahatsızlar ve hem de “enaniyetlerini” tam terk etmediklerinden hala hariçte bir kaynağın kendilerine şu dolduracağını ummak üzere, “Acaba şöyle bir ortam olsa orada hissettiğim boşluğu dolduracak bir kaynak olur mu?” gibi beklentilerle sosyal faaliyetli, eğlenceli, başkalarının maddi ihtiyacını karşılamaya yönelik sosyal faaliyetli, Müslümanların maddi “dert”leriyle ilgilenen (İslam’ın getirdiği hakikatlerle bizzat kendimizi eğitmek yerine) veya Müslümanların hakimiyetini hedefleyen faaliyetlerle doldurulmuş bir ortam, belki de yoga falan yaparken o beklenilen su (Rahmet) gelir mi, ümitleriyle, hala dışarıdan bir faktörün, kendilerinin “existential void” (varoluşsal boşluk) denilen hallerine bir çare olması işine girişiyorlar.

Dikkat edersek, kişiler hakkında hüküm vermek için değil de, neden hem Risale ile muhatap olunan bir ortama geliniyor ve hala da tatmin olunmadığının bir izahını yapmaya çalışıyorum. Tatminsizliğin kaynağı, yani yeni ortamlar aramanın kaynağı, kendi sorumluluğunun altına bizzat kişinin kendisinin girmekten kaçmasıdır.

Aslında çözüm çok kolay: “Derman, derdin içinde.” Madem boşluk hissediyoruz, tatminsizlik yaşıyoruz, bu tatminsizlik bana, benim Yaratıcım tarafından tatmin kaynağı olan Kendisini bulup, Ona teslim olup, bağlanmam için verildi. Göreve çağrılıyorum. Görev başına benim kendim bizzat geçmem lazım. Örneğimizde, bardağın (insanın) kendisi bizzat çeşmenin altına gidip dolması gerekiyor. Çünkü çeşme hep akıyor. Halıkımız her zaman Kendisine Rahmetiyle bizi çağırıyor. Yeter ki, Ona teslim olmaya razı olalım. Enaniyetten, “Sen bana geleceksin!” (Ben enaniyetimi Sana teslim etmeden şen bana tatmin edeceksin) iddiasından vazgeçip, “Ben mahlukum, diğer bütün eşya da benim gibi mahluk, hep beraber bizim Halıkımıza ihtiyacımız var, her şey Ondan olduğu bilinciyle bu dünyada yaşamam gerekir,” gibi bir tavrı benim kendim tercih etmem gerekir.

Sonuç, “La ilahe”nin içine ben kendimi de dahil etmediğim sürece, “İllallah” bana ulaşmaz, vesselam!

Hep beraber kendimizi “La ilahe” denizinin içine atmak için gayret edelim, nefis için imkansız ama ruh için çok kolay bir kurtuluş yolu. Ruh ile nefsin kavgası olan “Cihad” budur: İmkansızı teklif eden nefse mi, kurtuluşa davet eden ruha mı tabi olacağımıza karar vereceğiz. İrademiz serbest bırakılmış, “İşte, veriyim, ne istersen onu veririm,” diyor Rabbimiz.

Buyurun cihada! (Rehber bir kaynak isteyenler Nursi’nin bir eseri olan Şualar kitabındaki 4. Şua’yı çalışabilirler.)

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Kategori: Kainat ve İnsan
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın