Yaratılış zıt kuvvetlerin ittifakı üzerine oturtulmuştur
“Fakat caizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb ve def’ ve hareket, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Fakat kanun kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikate ve âletiyetten müessiriyete gelmemek şartıyla kabul ederiz.”
Bilinen en eski tarihi dönemlerden beri insanlığın en önemli sorularına cevaplar aranmıştır. Her zaman temel sorular sorulmuş, mütalaaları yapılmış, cevapları araştırılmış, aşama aşama teknik terimlerle adlandırılmaları yapılmıştır. Fakat insanlığın her döneminde istikamet aynıdır. Görüyoruz ki kainatın çalışma biçiminde bir düzenlilik, tutarlılık vardır. Fakat bu düzenlilikte tespit ettiğimiz kuralların kendisi mi etkendir yoksa kainat bilinçli bir şekilde bu kurallar esas alınarak, tercih edilerek yaratılmış bir varlık mıdır? İnsanlığın tarihi boyunca bu iki akım tartışma konusu olmuştur. Önce varlık konusu tartışılmış, sonra bunu ‘’varlıktaki düzenin varlığı’’ konusu takip etmiştir. Belli kişiler “Tabiat kendi kendine böyle bir sistem oluşturmuştur” diyorlar. Belli kişiler de “Bu düzen o kadar anlamlı ki bu anlamlı sonuç anlamsız bir kaynaktan çıkamaz. Hele bir de kainatın o komplike akıl almaz karmaşıklığının mükemmel bir düzen oluşturacak şekilde gerçekleşerek, bizim karşımızda kendisini tazelemek suretiyle sergileyen bu düzen, ancak bilinçli bir kaynağın eseri olabilir” diyorlar. Mutlaka bilim adamı ya da felsefeci olarak bir teori ileri sürmek zorunda değiliz, insani duygularımızı kullanarak, kainatın bizim için ne ifade ettiği, sorusunu sorup cevabını araştırmalıyız.
Said Nursi, tabiat kanunları terimini açıklamaya tabi tutuyor. Tabiat kanunlarının, kendi kendine oluşmuş bir düzen anlamını içeren ifadenin çelişkili olduğunu söylüyor. İnsani özellikleri kullanarak yapılan gözlem sonunda, anlamsızlıktan anlamlılık, tesadüften düzenin çıkabileceği ihtimaline insan mantığı hiçbir surette ihtimal vermez. Toprak, su, hava çarpışırken ya da birbiriyle ilişkiye geçerken, insan için çok güzel bir varlık ortaya çıkıvermiş. Bu güzel varlık üstelik bütün detaylarıyla en mükemmel düzeni insana yansıtıyor. İnsanın, bu düzen, ‘’kendi kendine olmuştur,’’ diyebilmesi için insaniyetiyle çelişkiye düşmesi gerekir. Müellif Said Nursi bu parçada itme ve çekme kuvvetlerine dikkat çeker ve birbirine tamamen zıt bu kuvvetlerin kendilerinin en optimum düzeyde ittifak ederek birbirini tamamlayıcı ahengi, düzeni sağlayarak barış yapmalarının mümkün olmadığını söyler. Bu kuvvetler zıttır ve “Biraz ben itmeyeyim de çekme özelliği ile ortada bir noktada bulaşalım, barışı sağlayalım” deme özellikleri yoktur. Nursi, bütün insanlığın yaratılışta gözlemlediği kuralların tümünün birbirine zıt bu iki esas üzerine oturduğuna vurgu yapar. Kur’an’da da sürekli, kainatta çift özelliklerin ittifakıyla yaratılışın gerçekleştiği zikredilir.
‘Hareketi’ ihmal eden varlık görüşü yanlıştır
İtme ve çekme kuvvetinden sonra gelen en önemli kelime harekettir ve konunun ikinci can damarını oluşturur. Orta çağdan beri sadece dünyada değil İslam ulemasında da çok yoğun tartışmalar, açıklamalar yapılmıştır, anlamak için çırpınmaya çalışmışlardır. Hareket, maddenin ya da kainatın olmazsa olmaz özelliğidir. Dünyada sabit olan hiçbir varlık yoktur. Peki, bu hareket bize neyi gösterir? Mesela dünya yuvarlıktır ve döner. Yerkürenin varlık nedenini araştıran insan aynı zamanda neden yuvarlak olduğunu da araştırır. Yuvarlak olmasının kaynağı nedir? Dünyanın dönüyor olmasının, sert olmasının, sıvı olmasının, yumuşak olmasının kaynağı nedir? Ateşin varlık kaynağı nedir? Işık veren özelliğe sahip olmanın kaynağı nedir? Işığın fotonlarının hiç sabit kalmadan devamlı hareket halinde olmasının varlık nedeni nedir? Oturduğumuz sandalyeye bakarız ve tahta, sandalye yapar mı, diye sorarız. Tahtanın kendine ait özellikleri, sandalyede görülen özelliklerin varlık nedeni olabilir mi, diye bir soru aklımıza gelir ve bu soru basit olmasına rağmen çok önemli ve yerinde bir sorudur.
Kendimize dönüp “Beni kim yaptı?” diye sorduğumuzda “Kendi kendime bir varlığım olamayacağına göre mutlak bir Yaratıcı vardır” dediğimde meselenin bittiğini sanırım. Halbuki beni insan yapan sonsuz sayıdaki özelliklerimin varlık nedeni sormam gerekir. O özelliklerin her birisi daima yenilenen bir yaratılış ile varlıklarını sürdürüyorlar. İnsanda bulunan her hangi bir hücrenin bir halden diğer bir hale dönüşmesi için yapmış olduğu hareketin kaynağı hücrenin kendisi olamaz. Hücrenin hiçbir parçacığı bir adım ilerisinde takınacağı yeni tavrı bilecek hiçbir özelliğe sahip değildir, yani böyle bir tercih yapma özelliği yoktur. Bir insanın yarın başına neler geleceğini bilmiyorsa hücresinin de başına neler geleceğini bilmesi mümkün değildir. İnsanın mantığı bunu rahatlıkla anlayabilecek kapasitededir.
“Beni, bu kainatı yaratan yarattı. Tamam anladım, ben Allah’a inandım” diyerek olayı bitirdiğimizi zannetmek, yaratılıştaki mükemmelliğe karşı çok ama çok acımasızca uygulanmış bir aşağılamadır. Yani Yaratıcıyı kabul ediyoruz ama O’nu öyle aşağı duruma düşürüyoruz ki beni var etmiş ve olay bitmiş gibi düşünüyoruz. Halbuki her anımızda yeni hareketler gerçekleşmek suretiyle varlığımız tazeleniyor, yenileniyor. Varlığımız ile hareket halindeyiz, yoksa sadece yürüdüğümüzde hareket ettiğimizi düşünmek yani hareketimizi sadece yürümeye indirgemek kainatın gerçekliğinden hiç haberimizin olmadığı anlamına gelir. Bütün organlarımız, organlarımızın parçacığı olma düzeyinde olan hücreler, hücrelerin parçacığı durumunda olan atomcuklar, atomcukların parçacığı durumunda olan partiküllerin hepsi kendi düzeylerinde daima hareket halindedirler. Bütün bunlar tazelenip yenileniyorlar. Bir insan yaratılıp bırakılmıyor, organları da yaratılıyor, organların içerisindeki parçacıklar da yaratılıyor ve her biri hareket halindeler. Sayılamayacak kadar çok trilyonlarca hareketin hepsi aynı mükemmel düzeni korumak suretiyle ittifak ediyorlar. Halbuki hepsi birbirinin özelliklerinin ters karakterine sahip olmaları söz konusuyken bu ittifakı ‘tesadüf’ diye izah etmek, imkansızlığa imkan veren bir anlayışın ürünüdür.
Nursi itme ve çekme kuvvetlerine hareket kelimesini de ilave etmek suretiyle tabiat kanunlarının anlaşılmasında iki ana temel özelliğe dikkat etmek gerektiğini özetliyor. Zıt özelliklere sahip olanların inanılmaz düzeydeki ittifakı ve bu ittifakın hiç durmadan kendisini yenileyerek fakat aynen değil, benzeriyle yenileyerek bu ittifakın daima gerçekleştiğini ifade eden Bediuzzaman, tekrar tekrar düşünen ve kendini gözlemleyen insanların düşünme alanına, kendi tefekkürünü sergiliyor. Kainatın bütün özellikleriyle var olmasını irade eden bir kaynağın tercihi sonucunda böyle bir alemin var olduğunu insan kabul edebilir. Adetullah, kainatın Yaratıcısının yaratma usulü/yaratma düzeni/yaratma kurallarıdır ve bu kurallarla hep tazelenecek şekilde yaratmayı gerçekleştirir. Bu kuralları “kendi kendine oluşmuşluk” ya da “rastgelelik” şeklinde izah etmek insaniyetten çıkmayı gerektirir.
Hareketi ihmal eden her hangi bir ‘kainatı anlama çapası’ yanlış olmak zorundadır. Çünkü yanlış bir sonuca ulaştırır. İster ‘Kainatın Yaratıcısı Allah’tır, kainat kendi kendine olmaz’ diyen birisi olsun, isterse ‘Böyle kendi kendine olup giden bir dünya görüyorum’ diyen birisi olsun eğer hareketi dikkate almayan bir varlık yorumu yapıyorsa yanlış olmak zorundadır. Ya Allah’ı inkar ederken yanlış yapacaktır ya da Allah’ı tanımlarken yanlış yapmak zorundadır. ‘Kainatın bir Yaratıcısı vardır’ görüşünü onaylayanların dünyasında ‘hareket’ varlık yorumunun ana teması olduğunu görürüz. Ortaçağ İslam düşüncesinin düşünürlerinin arasında bile bu konunun önemine dikkat çekilmiştir. Kendi çağının şartları dahilinde o çağın kullandığı kelimeler/terimler kullanılarak hareketin önemine dikkat çeken, analizler yapan güçlü bilim adamları, Kur’an’ın rehberliğiyle birlikte çok açıklamalar yapmışlardır. Ama günümüzde bu kelimeleri ve terimleri kullanmak suretiyle, geçmişteki bu insanların düşünce çabalarına ulaşılmadığını görebiliriz. Felsefi teoriler de dahil olmak üzere varlık sorununu inceleyen düşünce modellerinin temeline hareket kavramını oturtmuş insanlar çok nadirdir. Ama ortaçağ İslam düşüncesinde ciddi bir akım, ‘hareket’e dikkat etmek suretiyle kainat yorumunun en güzel şekilde insan tarafından yapılabileceğine dair katkılarda bulunmuştur.




İslam tarihini az çok okuyoruz ,sohbetler dinliyoruz,flmler seyrediyoruz. Fakat bu bilgi yığınını böyle anlamlı bir şekilde düzenleyip sıralayan bu sıralamadan,bu düzenden şu an içinde bulunduğumuz kaos için yol haritası çıkaran yazılara pek rastlayamıyoruz. Allah razı olsun. Tarihi değerlendirmekte usul arayışında olmazsak günümüzü düzene sokmak için de tabiri caizse paldır küldür davranıyoruz. Allah razı olsun . Ben yazıdan çok yararlandım.
Allah sizlerden de razi olsun.ali