Hangi peygamber olursa olsun, her peygamber bize Allah’ın mesajını iletiyor. Peygamberin deneyimi ve aldığı mesaj üzerinden mesajdaki belirlenmiş kriterleri bulmaya çalışmalıyız. Eğer biz İsrailoğulları isek (yani, vahye muhatap olmuşsak) bu dünyadaki deneyimlediklerimizi kullanmalıyız ve bu deneyimlerimizi vahyin öğretisiyle analiz edip sonucunun vahiy öğretileriyle uyumlu olup olmadığına dikkat etmeliyiz. (Bu noktada kendi hayat deneyimimizin kıymetsiz olduğunu söyleyemeyiz.) Rabbimizin bizim üzerimizde seçtiği kişinin bildirdiği vahyi almalıyız çünkü Rabbimiz, ona güzel bilgiler ve bedensel mükemmellik vererek bize herhangi bir pozisyonda bulunmanın ölçülerini de bildiriyor. O pozisyonun gerektirdiği ilmî ve bedensel, yani uygulama gücünün de mükemmel olması gerektiğini öğreniyoruz bu ayetten.
Allah tarafından kurulan düzenin gerektirdiği basamakları takip etmek zorundayız. Kâinatın düzenini takip ederken aslında Allah’ın iradesini takip ederiz fakat bu yeterli mi? Hayır. Kâinatın düzeninden edindiğimiz tecrübelerimizin sonuçlarını vahyin öğretileriyle bize sunulmuş olan hükümlerle kontrol etmeliyiz. Biz biliyoruz ki vahiyle kâinatın çalışması arasında tutarlı bir uyum var. Mesela, laboratuvarda bazı deneyler yapıyoruz ve kâinatın düzeninin nasıl işlediğinin çeşitli yollarla farkına varıyoruz.
Sonuç olarak, Allah tarafından yaratılan kâinatta bazı yaratılış prensipleri keşfediyoruz. Bu prensipler, Rabbimizin iradesinin evrende nasıl tezahür ettiğini gösteriyor bize. Bu keşiflerimiz ise bizim bedensel mükemmelliğimizi temsil eder. Bunların varlık kaynağı hakkında yapmış olduğumuz yorumları ise bizim bilgimizin düzeyini temsil eder.
“Bu kişi çok bilgili” diyoruz. Kime göre, neye göre bilgili? Bazı insanlar da “bilgi”ye sahip ama bu bilgiyle, yaratılmış olma gerçeğini göz ardı edip varlıkların kendiliğinden var olup geldiklerini iddia ederek Allah’ı inkâr edebiliyorlar. Bu sonuç, bilginin yanlış kullanımıdır çünkü insan özgür iradeye sahip olduğu için bilgiyi çarpıtabilir. Bu özellikleri, bilgileri Rabbimizin bize verdiğini inkâr ederek kendimize mâl edebiliriz. Sonuç olarak da varlıkların özelliklerinin kendilerine ait olduğunu iddia etmek zorunda kalırız. Bilgimizi, bilginin varlığının kaynağı olan Yaratıcı adına değil, kişinin kendisi adına kullanılmasının sonucu, tüm evrenin varlık kaynağını yanlış yönde görmeyi zorunlu kılar. Bilgiyle Yaratıcıyı reddetme hâli budur.
Mesela Tabiat yasası diye bir şey öğreniliyor ve Yaratıcı unutuluyor. Yasa kendiliğinden olamaz ve gerçekleşemez. Bu şekilde bir söylem doğanın bir şeyleri kendi kendine yaptığı anlamına gelir ki, bu imkansızdır, hiçbir delile dayanmaz! Fakat bu olsaydı bile, tehlikeli olurdu. Tesadüfi olan bir şey kâinatın yaratılışındaki yerleşik prensip olan bir düzen veya yasanın kaynağı olamaz. Onlar doğa yasası diyorlar, biz Allah’ın yaratma şekli olan Sünnetullah diyoruz ki bu Allah’ın iradesinin bir manifestosudur. Tamam, biz Allah’ın iradesinin bu dünyada nasıl tezahür ettiğini ortaya çıkardık, keşfettik. Peki şimdi ne yapacağız? Görevimiz çıkardığımız bu sonuçları yorumlamak… Bilim adamlarının yaptığı çalışmalar tam olarak bu noktada değer kazanıyor. Onlar bir şeyleri keşfettiler, takdir ediyoruz ve onlara müteşekkiriz ama hiçbir şeyi icat etmediler. Sadece orada ne olduğunu keşfettiler. O keşfedilenler zaten kâinatın düzeninde vardı. Bu yüzden herhangi bir insan için “mucit” (vücud veren, yaratan) kelimesini kullanmak sakıncalı bir durumdur. Var olanı ortaya çıkaran anlamında “keşfeden” demek gerekiyor.



