Usûle Dair Kur'an Okumaları

Fatiha Suresini Kâinat Şahitliğinde Okuyorum-2

Fatiha Suresini Kâinat Şahitliğinde Okuyorum-2 | Ha-Mim

Kur’an okumaya başlamadan önce ne yapmak lazım?

Kâinatın bir Yaratıcısı olması lazım sonucuna varmak, Allah ile doğrudan insani bir ilişki kurmak için yeterli değildir. Aklen ulaşılan sonuçlar, kâinattaki düzene uymak zorunda olduğumuzu anladığımız durumlar dışında doğrudan hayatımıza etki etmez. Örneğin, bir ülkenin vatandaşı olarak, orada uygulanan kurallara uymaya özen gösterirsiniz. Bu kurallara uyduğunuz anların dışında hayatınızın geri kalanı sizin elinizdedir. Ülkede bir yönetim organı görmemiş olsanız da yöneticilerin var olduğundan eminsinizdir. Benzer şekilde, kâinattaki kurallara uyarak aslında kâinatın Yönetim birimi ile bağlantı kurarsınız. Buradaki hayatımızın sadece bir kısmını oluşturan belli ibadet biçimlerinin yanı sıra, Allah kavramı bütün hayatımıza nasıl nüfuz edebilir?

Kendimizi Yaratıcı ile nasıl ilişkilendireceğiz?

Bir örnekle başlayalım. Kâinat, bir resim tablosu ve ben bu resmin bir parçasıyım. Hem kendi varlığımın hem de resimdeki diğer kısımların varlığının bilincinde olma potansiyelim var. Tablodaki diğer kısımların özellikleri olduğunu görüyorum ve bunları incelemeye başlıyorum. Nasıl var olduklarını araştırıyorum çünkü bu sorgulama yeteneği bende var, bu yetenekle var edilmişim. Kâinattaki her bir varlığı araştırıyorum ve inceliyorum çünkü biz hep birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyoruz. Bu yüzden soruyorum: “Bu varlıklar nasıl böyle var olabilirler?” Bu soruyu sormak kaçınılmazdır. Araştırma arzum beni aşağıdakileri sorgulamaya sevk ediyor:

  1. Benim ve çevremdekilerin Varlık Kaynağı nedir?
  2. Burada şahit olduğum özelliklerin Varlık Kaynağı nedir?
  3. Şahitlik ettiğim tüm bu düzenin Varlık Kaynağı nedir?
  4. Düzen değişmemekle birlikte kâinatın içinde var olan her şey devamlı değişiyor, bu değişimin Varlık Kaynağı nedir?
  5. Resim veya evren bir düzen içinde var olduğu gibi gözlemlediğimiz değişim de bir düzen içinde gerçekleşir.
  6. Bu değişimin bilincinde olduğuma göre, bu bilincin Varlık Kaynağı nedir?
  7. Beynim kâinatın bir parçasıdır. Bilincim, beynimin görevini ve Varlık Kaynağını sorguluyor.

Bilincimi hür irademle kullanabilme hakkına sahibim. Benim varlık kaynağım beni bu irade ile donatarak var etmiş. Yani, varlıkları ve olayları hür irademle istediğim gibi yorumlayabilirim.

Şimdi, tablodaki varlıkları inceleyerek bunlardan birinin veya birkaçının tablodaki sürekli değişime neden olup olamayacağını araştırıyorum. Araştırmalarım sonucunda görüyorum ki:

  1. Kendi kendine var olan hiçbir şey yoktur. (La ilahe)
  2. Hiçbir şey, bir başka şeye varlık verme gücüne ve iradesine sahip değil; kâinatta her şey kâinatın yönetim kurallarına uymak zorunda, başka seçim hakları yok. (La ilahe)
  3. Belli bir düzen olduğu için her şey birbiriyle alakalıdır. Bu alaka yanlış biçimde “sebep ve sonuç” ilişkisi diye gösteriliyor. Halbuki hiçbir şey başka bir şeyin var olmasına sebep değildir. Örneğin, bir gözlüğün bütün parçaları hep birlikte gözlüğü oluşturur. Cam, çerçeve ve diğer kısımlar birbirini tanımaz, bilmez ama kasıtlı olarak hepsi gözlük olacak şekilde bir araya getirilmiştir. Hür irademi kullanarak camın gözlükteki herhangi bir şeyin varlık kaynağı olamayacağı sonucuna ulaşabilirim.
  4. Hiçbir şey bir başka şeyin var olmasına neden olmaz, sadece düzenin bir parçası olabilir. Örneğin, bir binanın birinci katının ikinci katın ayakta durması gerektiğini anlayıp, ona yardım etmek istemesi gibi bir özelliği var mıdır? Hayır, bütün katlar kasıtlı olarak binayı oluşturmak üzere bir hür iradesi olan bilinçli bir varlığın tercihi ile yapılmıştır.

Bu araştırma sonucunda, kâinattaki hiçbir varlığın kendi kendini var edemediği anlaşılır. Bir kitabın yazarının kitabın içinde olmaması gibi, evrenin sadece bir parçası değil tamamının Varlık Kaynağının bu evrenin içinde olmadığı aklen anlaşılır. Durum buysa, insan merak eder:

  • Ben neyim? Burada neler oluyor?
  • Bu kâinata kasıtlı olarak varlık veren ve onu sürekli biçimde yenileyerek var eden bir Dış Etken olmalı.

Bilincim, bu Dış Etkenin bana sürekli olarak evrende çalıştığını hatırlattığını anlıyor. Evren, her bir parçasıyla birlikte bu Dış Etkenin var etmesi sayesinde vardır. Şimdi, evrende gördüğüm şeylerin özelliklerini araştırmaya çalışıyorum. Kâinatta düzen, hikmet, fayda, gaye, uyum, ilim ve bağlantılılık (irtibatlılık) görüyorum. Bütün bu özellikler, kâinat veya onun herhangi bir parçası tarafından var edilemeyecek nitelikler (isimler)dir. Bu nitelikler, bu evren türünden olmayan bir şeye, yani kutsal kitaplardan bildiğimiz şekliyle Dış Etkene (Yaratıcıya) ait olmalıdır.

İrtibatlılık, varlıkların birbiriyle bağlantı kurup iletişime geçecek şekilde var edilmiş olmalarıdır. Görüldüğü kadarıyla hiçbir varlık bu bilinçli işi yapabilecek özellikte değildir. Varlıkların, birbiriyle irtibat kuracak şekilde hem kendileri hem de bu irtibatları aynı anda var ediliyor. Her şey doğrudan birbiriyle ilişkilidir ve bu nedenle her şey kasıtlı olarak düzenlenmiştir. Resmin veya evrenin bir parçası olarak kendime bakıyorum. Sayısız duygum var ve bu duygular evrenin parçacıkları türünden değil. Bildiğimiz her duygu ve nitelik, bu Dış Etken tarafından var edilir. Bu nitelikler ve duygular Dış Etkene aittir, yani Ondandır. Bu niteliklerin evrende de karşılığı olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Örneğin, şefkat duygusu. Bütün hayvanların da şefkat duyguları vardır. Merhamet duygum sadece kendimle değil, başkalarıyla da ilgilidir. Bütün bu nitelikleri tecrübe etme imkânı insana verilmiştir. Bunun gayesi de insanın, bu niteliklerin Varlık Kaynağı olan Dış Etkeni tanımasıdır. Bu yaratma aracılığıyla Dış Etken insana, “Beni bu nitelikler aracılığıyla tanı!” mesajını veriyor.

Bilinç, insana bu niteliklerin Dış Etkenle iletişim kurmaya aracılık ettiğini gösterir. İnsanın hür iradesi var ve bilincini istediği yönde kullanabilir. Örneğin, bilgisayarımı kırmakta özgürüm. Onu kırdığımda, bilincim yanlış bir şey yaptığımı söyler. Her şey mükemmel bir şekilde ayarlanmış ve insani niteliklerimi kötüye kullanmakta, korumakta, geliştirmekte veya bozmakta özgürüm. Bu evrendeki her özellik iyidir. Yanlış bir şey yapmayı seçersem, özgür irademi kötüye kullanırım. Bir şey yaptığımın farkında olmam, bilincimin beni asla yalnız bırakmadığı anlamına gelir. İnsanın dili, özgür iradeyi kötüye kullanmasını haklı çıkarmak için bir şeyler söylese bile, kendisi yanlış bir davranıştan dolayı derinlerde bir sıkıntı hisseder. Bu duygu ve huzursuzluk hissi, doğru yola geri dönmemiz için bize bir uyarıdır. Yanlış bir şey yaptığımda nasıl oluyor da böyle hissediyorum? ‘Allah, rahmetiyle sizi cezalandıracaktır.’ (Kur’an, 19:45). Bu ayet, cezanın bir rahmet olarak kullanılması bakımından garip gelebilir. Yani yanlış bir şey yaparsak, Yaratan tarafından yanlış bir şey yaptığımız için ikaz ediliriz. Ne Merhametli Biri!

Fatiha Suresini Kâinat Şahitliğinde Okuyorum-2 | Ha-Mim

Hepimizin farklı bilinç seviyeleri var, evrensel bir bilinç seviyesi var mı?

İnsan bilincinin göreceli değerlendirilmesinin veya ölçülmesinin, bilincin varoluşsal yönüyle hiçbir ilgisi yoktur. Bilinç düzeyi hakkında düşünmek yerine, bilincin varlığını düşünmek gerekir. Herkesin bilinç düzeyi içinde bulunduğu duruma göre değişir. Her şeyin niteliklerine varlık açısından bakmalıyız. Anlayabildiğimiz kadarıyla, bir kişinin ne tür bir bilince sahip olabileceğini bilmiyoruz ama bizzat kendimiz tecrübe ettiğimiz için insanın bilinçli olduğunu söyleyebiliriz. Evrenin içinde olmamasına rağmen kendi benliğim aracılığıyla varlığımın Kaynağı ile iletişim kuruyorum. Bu, benim resme insani ve mantıklı bir açıklama getirmemin sonucudur. Ressamı tanıyor muyum? Hayır. Ressamı tanıyan var mı? Hayır. Resmin bir parçası ressamı tanıyabilir mi? Hayır. Ama tablo, bir film şeridi gibi sürekli değişiyor. Ressamı tanımıyoruz ama neyi biliyoruz? Mutlaka Bir ressamın olması gerektiğini biliyoruz.

Kur’an, bazı ayetlerde “hiç kimse ‘gaybı’ yani Mutlak’ı bilemez” derken çelişkili görünebilir. Bazı ayetlerde, “Gayba inanmadıkça, mümin olamazsınız” diyor. Bunun anlamı dünyadaki görevinizi yerine getirmediniz demektir. Bazılarında da “Gayb’ı, kâinatın hiçbir parçası bilemez. Yani, sadece kâinat cinsinden olmayan ve kâinatın yaratıcısı olması zorunlu olan ve ‘Allah’ diye adlandırılandan başkası bilemez” diyor. Bu ayetlerden ne anlıyoruz? Açıkçası, bize ilk başta “bilinmeyen” olan Dış Etkeni tanıtıyor. Onun varlığını ve niteliklerini daha fazla tanımak için insani duygularımızı eğitmemiz gerekiyor. Kur’an kendisiyle çelişiyor mu? Gaybı kimse bilmiyor ama Kur’an gaybe inanmamızı tavsiye ediyor. Gaybın var olması gerektiğini bilmek, varlığın bir boyutudur. Gaybın mahiyetinin yani içeriğinin, bilgisine ulaşmak ise varlığın bir başka boyutudur. Resmin bilinçli parçası yani insan, ressamın varlığından emindir. Bu, ressamın bizzat kendisinin sanat özelliklerinin resimde yansıdığından başka mahiyeti hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığı halde onun varlığına inanmak gaybe imandır. Yani ressamı gözle görmeden de resimden dolayı onun var olduğundan emin olmaktır.

Gayb nedir? İnsanın, bir nesnenin varlığından çıkardığı ve o nesnenin görünen özelliklerinin ötesindeki manasıdır. Başka bir deyişle gayb, bir şeye bakıp şuurunuzu kullanarak onun kendisine değil de başka bir şeye işaret eden bazı niteliklerinin olduğunu anlamak demektir. Başka bir şeyin gayb ya da daha önce dış etken dediğimiz şey olmasıdır. Örneğin, bilgisayar ekranına baktığınızda orada yazılanlardan bir anlam çıkarabiliyor musunuz? Evet. İşte bu ekranda görünenin ötesinde çıkarılan manaya gayb denir. Önünüze bir kap yemek geldiğinde, bunu kim hazırladı? Diye sorarsanız, gaybden bahsedersiniz çünkü yemek kendi kendine hazır olmaz.

Şimdi bir çiçeğe bakalım. Çok güzel deriz. Güzellikten kastedilen nedir? Güzelliğin göreceli olduğu, bazılarına çirkin görünenin bazılarına güzel görünebileceği fikrini bir kenara bırakalım. Güzellik kavramı vardır. İhtiyaçlarınıza ve koşullarınıza bağlı olarak, güzeli diğerlerinden daha güzel tanımlayabilirsiniz. Görecelik bu dünya şartlarında kaçınılmazdır. Fakat herkesin hemfikir olabileceği şey, güzellik diye bir kavramın var olmasıdır. Bundan eminiz ve güzellik diye bir niteliğin var olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Bir şeye baktığınızda, onda tezahür eden nitelikleri fark ettiğiniz anda gayb ile iletişim kurarsınız. Örneğin, biri size bir demet çiçek verdiğinde bu sizi mutlu eder ve düğün hayali kurmaya başlarsınız. Burada, çiçeğin maddi varlığı üzerinden gayb ile iletişim kurarsınız.

  • Dış Etken, bizim açımızdan gayb yani bilinmeyendir ama Onun var olduğundan emin olabiliriz.

Evrendeki her şey, Dış Etkenin, “melekut” un özelliklerini yansıtır. Bu dünyada gördüğümüz bir demet çiçek veya bir miktar atom, O’nun “mülkünden” bir parçadır. Mesela çiçekleri kimin gönderdiğini ve bunun ne anlama geldiğini sorguladığımızda çiçeklerin maddi tarafının ötesine (mülk) yani mana tarafına (melekut) geçeriz. Mülk veya melekut varlıkların mana boyutunu ifade eder. Örneğin, bir bina sadece demir, beton, cam gibi malzemelerden oluşmuyor. Bu binanın varlığından ne manalar çıkarabiliriz? Bina, kasıtlı biçimde bir amaca uygun olarak tasarlanmış ve yapılmıştır. Binanın mimarı bu tasarım ve yapının sahibidir. Binanın mimarını gördük mü? Hayır. Bu binayı bilinçli olarak bir mimarın tasarladığından emin miyiz? Evet. Aynı şekilde kâinatı bir bina gibi kasıtlı olarak yapan da bu kâinatın Mimarıdır. Bu kâinatı kasıtlı olarak yapan, kâinatın Sahibidir. Kâinattaki her şey bir mana taşır ve her şey, her bir anda sürekli varlıklarının değişmesine rağmen her birinde hikmetli bir kasıt güdülmesinden dolayı kâinatın Sahibinin Mutlak olması gerektiğine işaret eder. Bu mantıki bir sonuçtur.

Fatiha Suresini Kâinat Şahitliğinde Okuyorum-2 | Ha-Mim

Şahitlik ettiğim sürece evrende tezahür eden her bir özellikle insaniyetimin içindeki özellikler aracılığıyla iletişim kurup onları onaylıyorum. Bu ne demektir? Bu kâinat tablosu içinde bilinçli bir varlık olarak yaratıldım ve bendeki özelliklerim aracılığıyla evrende tezahür eden özelliklerle irtibat kuruyorum. Evrende tecelli eden özellikleri bana verilen özelliklerle mukayese ederek ya kabul ederim ya da tamamen görmezden gelerek yok sayarım. Böylesi bir tercihi hiçbir delili olmadığı halde yapmakta serbestim; sonuçlarına ben katlanırım.  Özellikleri onaylayıp onları birbiriyle irtibatlandırmak suretiyle de Yaratanı tanımış olurum.

Bir elma üzerinden Yaratıcı ile nasıl iletişim kurulabileceğine bakalım. İlk önce insan bu elmanın nasıl var edildiğine dikkat kesilmeli ve sorgulamalı. Elmaya dikkatle bakmayan, varlığını merak etmeyen, sormayan bir insan, daha baştan bu elmanın varlık kaynağı nedir diye soran Yaratıcısını duymamak veya duymazlıktan gelmek veya muhatap almamak tercihini yapmış demektir. Burada problem, elma gibi varlıkların lisanı hal ile varlık kaynağına dikkat çekmek istemelerinin çoğu zaman insan tarafından farkına bile varılmamasıdır. İşte bu yüzden elçiler ve kitap, insanın dikkatini varlıklara çekmek üzere gönderilir. Bu elmanın varlık kaynağı nedir diye soran insan gidebileceği en son kaynağa kadar gitmelidir. Günümüzde bir insanın eline bir elma geçene kadar araya girenlerin sayısı ve etiketleri çok daha fazla ve çeşitli olduğu için bu sorgulama daha uzun sürebilir. Elmayı marketten aldım. Oraya halden geldi. Nakliyeciler getirdi. Hale bahçeden geldi. Bahçede ağaçtan toplandı. Ağaca topraktan geldi. Topraktan ağaca nasıl geldi? Modern insan zihni bunu doğal bir süreç olarak algılar. Evren başından beri kendi kendine bir düzen içinde işler. Doğal süreçler sonucunda elma ve diğer varlıklar oluşur. Bu noktada insanın insaniyetine mesaj veriliyor. Elma aslında belirli zaman ve şartlar altında kendi kendine hep var olan bir varlıktır. Bir defa var olduktan sonra insanlar ve diğer aracılar onu sana getirir. Tabi önemli bir husus daha var elmayı satın alacak kadar paran varsa onu alabilirsin. İnsan bu kendi kendine oluşu mantıklı bulmaz. Ama önemsemeden geçip gider ve elmanın lezzetiyle meşgul olur. İnsanın içindeki sorgu hissi susturulur geçici olarak. Ama soru devam eder. Acaba elma kendi kendine var olur mu? Ayrıca elmadaki tat, koku, renk, lezzet gibi özelliklerin insanda karşılıklarının olması da tesadüfle veya kendi kendine oluşla açıklanamaz. Elmayı insanın seveceği görüntüde, kokuda, renkte ve tatta Var Eden, insanın bu özelliklerini biliyor olmalıdır. Elmadaki ve insandaki bu özellikler birbirini çekecek ve tamamlayacak biçimde var edilmiş. İnsan elma tadı almak ister o tat ise elmada var. Diğer özellikler de hakeza. Tam bu noktada elma ve onunla beraber sonsuz sebebin hepsi var edilmek zorundadır. Bütün bunları var eden her ne veya kim ise elmayı da var eden odur diyen insan Yaratıcısı ile iletişim kurmak üzere faaliyete geçmiş olur. Yaratıcı hemen o anda insanın insaniyetine yerleştirmiş olduğu teşekkür, vefa, memnuniyet ve mutluluk gibi hisleri harekete geçirerek “Evet, doğru düşündün, doğru yoldasın, devam et.” diye cevap verir. İnsan bu cevabı aklen, kalben ve vicdanen rahatlama biçiminde alır. Elma burada Yaratıcı ile irtibat kurmaya vesile olan bir varlık oldu. İnsan bu şekilde tefekküre ve vardığı sonuçları tahkike devam ederse memnuniyet derecesi ve Yaratıcısından aldığı mesajların kapsama genişliği artar. Demek ki sadece elma değil bütün varlıklar ve var edilişler üzerinden insan Yaratıcısıyla irtibat kurarak Onu tanıyabilir, tasdik edebilir.

  • Bu irtibat, aslında her zaman bizimle konuşan Yaratıcımız ile sohbet etmek demektir.

Bina örneğindeki mimarı tanıyor muyuz? Hayır. Mimarla iletişim kurabilir miyiz? Evet. Çok garip! Tanımadığımız biriyle iletişim kuruyoruz. Bu, ‘gayba iman’ ile ‘gaybı bilmek’ arasındaki farktır. Mimarla iletişim kurmak ne anlama geliyor? Karanlıkta ışığı açmak gerekir. Binanın mimarı, elektrik sistemini kurarak ışık ihtiyacımıza cevap veriyor. Bize ışık ihtiyacını veriyor ve aynı zaman da bizim için ışık sağlıyor. Bu, binanın mimarının tercihidir. Aynı şekilde, kâinatı Yapan tarafından bize verilen özelliklerimiz aracılığıyla, tüm ihtiyaçlarımız karşılanır. Karşılık bulan tüm bu ihtiyaçlarımız, O’nu hayatın ve varlığın Kaynağı olarak kabul etmemiz için birer çağrıdır. Bu çağrıya olumlu veya olumsuz, önemsemezlik şeklinde cevap vererek mimar ile teşekkür veya onu reddetme ilişkisi kurarım. Mimar için benim teşekkürüm önemli değildir, fakat benim mimarı takdir edip elektrik sisteminin bana faydasından dolayı teşekkür etmem benim görevimdir. Bana iyilik yapan birisine teşekkür etmediğim zaman ben rahatsız olurum. Öyle var edilmişim. Duyarsızlıktan ve bencillikten dolayı rahatsız olmadığını iddia etmek de insanın hür iradesiyle yaptığı bir seçimdir. Fakat eğer mimar bu insanın yaptığı tercihi bilen birisi ise o zaman o mimar bir daha bu kişi için ev yapmaz. İnsan duyguları, her faydalandığının sürekliliğini arzulayacak şekilde var edilmiştir. Bu duygu bize sonsuz tatmin olma ihtiyacımızı hatırlatır. Mimara karşı duyarsız olan biri sonsuz duygularının tersiyle muhatap olur. Kendisini, öldüğü zaman yok olacak olan bir varlık olarak görür. Bunlar, mutsuzluğu sürekli yasayan ve kendilerine ölüm verildikten sonra da bu mutsuzluğu sürecek olan kişilerdir. Oysa, hayatı veren kim ise ölümü veren de odur. Kendi kendimize varlık veremediğimiz gibi kendi tercihimizle de varlığımızı ölümle sonuçlandıramayız. Evren anlamlıdır, hayatımız ise daha çok anlamlıdır. Anlamlılık, anlamsız tesadüfle açıklanamaz. İnsan mantığı bunu reddeder.

Varlık Kaynağı = Dış Etken, Bilinmeyen Etken veya Gayb demektir.

Kâinat, benim Varlık Kaynağımla irtibat kurmam için hazırlanmıştır, bu yüzden O’nu tanıyacak özelliklerle donatılarak var edilmişim. Kâinatın bu maksatlı düzenini kabul etmeyip onu görmemek veya Dış Etkene nankörlük etmek doğru olur mu? Hayır, yüz bin kere hayır! Evrenin bizim için kasıtlı olarak hazırlandığını fark ettiğimizde, onda tezahür eden özellikler üzerinden Varlık Kaynağımızı tanırız. Örneğin, susamak duygusu ve bu duyguyu tatmin eden suyun var edilmesi, insanın müteşekkir olması gereken sonsuz nimetlerden sadece biridir. Susamak ve suyu Var Edenin bu varlıkları yaratarak bize ne kadar yakın ilgi gösterdiğini anlayıp O’na teşekkür etmeliyiz.

Bu kâinatın her bir parçası, insan bilincinin kendindeki özelliklerle evrende tezahür eden özellikleri irtibatlandırması için hazırlanmıştır. Bu irtibatı kuran bir insan, varlığını evrende tezahür eden özelliklerin Varlık Kaynağıyla ilişkilendirmiş olur. Bu ilişkilendirme ‘iman’ etmek demektir. İman, insanın ulaştığı sonuçlara güvenip kendinden emin olmasıdır. İnsani tüm özellikler, evrende tezahür eden bütün özelliklerin Varlık Kaynağını tanımak ve onunla irtibat kurmak için kullanılmalıdır. İnsan, kendini kâinattan koparmamalıdır. Kâinat olmadan, insan Varlık Kaynağıyla irtibat kurabilir mi? Hayır, insan kendisinin vardığı sonuçlara delil bulmak için kâinatın şahitliğine ihtiyaç duyar.

•Kâinat olmadan hiç kimse Yaratan ile irtibat kuramaz.

Burada uzuvlarımız ve cildimiz dahil her şeyin varlıklarındaki özelliklerini algıladığımızda onların da bizimle konuşuyor olduğunu görürüz. O halde, her şeyi konuşur biçimde Var Edenin de konuşması gerekir. Hür irademizi kullanarak şahit olduğumuz yaratılışların canlılığını görebiliriz veya onları görmezden gelebiliriz. Ben konuştuğumda, Yaratıcım diyor ki: “Benimle kendi konuşman üzerinden iletişim kur”. Yani, konuşma ve anlama yeteneğin nasıl var edilmiş? Onların Varlık Kaynağının farkına vararak konuş.

Ayrıca, sözlü olarak konuşanın, yaratıklar gibi olmadığı için, konuşma özelliğinin de kendine has bir Varlığı olmalıdır. Bu Varlık, insanlarla sözlü olarak konuşmalı ki insan duyup anlayabilsin. İşte Kur’an gibi kaynaklar, O’nun konuşması olmalıdır. Yaratıcının bir konuşması olmalıdır, yoksa bu evrende hayranlıkla gözlemlenen özelliklerin var olması anlamsızlaşır. İnsan, Allah kelamı olduğunu iddia eden Kur’an ile tutarlı bir ilişki içinde olmalıdır.

Kur’an okumaya başlamadan önce Allah’a sığınmak, metinde konuşanın kim olduğunun farkına varmak içindir. Sadece “Allah” demek yetmez. Allah’a olan imanın insana mantıklı gelen bir izahı olmalı. İnsan bu temele dayanarak konuşanın Allah olduğunun farkına varmalıdır.  Şu an konuşan, bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah’tır. Onun özellikleri ve isimleri kâinatta tecelli eder. İnsan kendine verilmiş yetenekleri kullanarak bu özellikler üzerinden Allah ile irtibat kurabilir. Allah’a sığınabilmek için üç unsurun uyumlu biçimde işlemesi gerekir. Bunlar insan, kâinat ve konuşmadır. İnsan, her üç unsurla birlikte Allah’a sığınmak için uyum sağlayamazsa gerçekten Kur’an okumuş olmaz da onun yazılı formu olan ‘Mushafı’ okumuş olur. Gerçekten Kur’an okuyamayan bir insan, Yaratan ile insani bir ilişki kuramaz. Ayrıca insan kendini önyargılardan ve varlıkların varlık kaynağına aykırı düşüncelerden arındırmadıysa yine Allah ile insaniyetinin kapasitesine uygun bir ilişki kuramaz. Abdest alan insan, aslında hem azalarını temizler hem de birikmiş önyargılar, beklentiler ve duygularıyla çelişen fiilleri ortadan kaldırır. Abdestle insan, maddi yönünü kontrol altına alır. Yani maddi ihtiyaçlar örneğin, tuvalete götüren beden dürtüsü tamamen hakimiyeti ele geçirmişse insan abdest alarak bedeninin kontrolünü yeniden sağlar. Abdest almak, sembolik olarak bedenin kontrolünü yeniden bilince bağlamak demektir. Dolayısıyla insan ancak fiziki tarafını kontrol altına alıp bu evrenin maddi yönü ve varlıkların ne anlama geldiğine baktıktan sonra Allah’ın Kelamı ile insanca bir ilişki kurabilir. İnsan Allah’a sığınmazsa Allah’ın kelâmını okuyamaz. Yani, evrendeki her bir özelliğin Yaratıcısını tanımayan bir insan, kâinatın sözlü açıklaması olan Kur’an’ı anlayamaz.

*Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Fatiha– Part 2–06/01/17” başlıklı videonun transkriptinin çevirisidir.

Bölümler: 13 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın